27 MART’I BEKLEMEK NİYE?*

 

Çok üstünkörü bir anlatım biçimine başvurarak diyeceğiz ki, demokrasilerin güzel yanı onu oluşturan bireylerde her birinin iradesinin bir anlam ve değer belirttiğini vurgulaması; en çirkin, çirkinden de öte, en tehlikeli yanı ise, bu kutsanan iradelerin irade sa­hiplerince "vekâlet" yoluyla başka­larına bırakılması sonucunu vermesidir. Yönünü sen belirlemeli, yolunu sen çizmeli, sorunlarının çözümlerini sen bulmalı, kısacası kendi yaşamına kendin sahip olmalısın diye diye üst ayağa kaldırılan “yurtta”' kesimine, tam yerinden doğrulacakları sırada, "…Ve tüm bunları sizin adınıza biz üstlenelim..” deyip de, onları devre dışı bırakma üçkâğıtçılığının oluşturduğu çirkinlik, yol açtığı tehlike... Nikâhı “yurttaş” adına kıydırıp gerdeğe “vekil”lerin girmesi ve vekillerin bu gerdek meyvelerinden “iyi” olanlarını kendi “belinin kuvvetine” hamlederken, “kötü” olar­ı da “nikâh” bağını öne sürüp “yurttaş” kesiminin üzerine yıkma­sı biçimindeki kurnazlığa zemin oluşturması da “aldatma” ve “aldanma” sürecini “devridaim”e dönüştürücü büyük açmaz..

Herkes 27 Mart’ı bekliyor. Her­kes çeşitli beklentiler doğrultusunda büyük bir bekleyişe şartlandırılmış durumda. Ama eylemli, ama eylemsiz; herkes beklemede.. Olay öylesine bir hava içinde sunulmakta ki, sanırsı­nız, 27 Mart ile birlikte tüm ülkede büyük bir değişim yaşanacak, bütün dünyada yeni bir dönem açılacak.. 27 Mart’ta birileri gidip, birileri gelir ve kimi kimseler birbirleriyle nöbet değiştirirken bu yolla tüm beklentilere ulaşılacak.. Oysa, daha önceki 27 Martlardan ibret derlenecek olsaydı, bilinecekti ki, hamamcı değişse de “eski tas, eski hamam'” örneği asal ve temel ögeler ve yapılar ve tutumlar ve haliyle de sorunlar hep yerli yerinde kalacak.. “Yurttaş” hamama, aynı hamama “abone”liğini sürdürdükçe, “hamama gitme” dışındaki bir başka “temizlenme” yol ve yöntemini düşünmedikçe “hamam sahibi”ni değiştirmek pek bir şey ifade etmeyecek ve de “hamama giren terleyecek”, sorunlarıyla terlemeye, belki ecel terleri dökmeye devam edecek...

Artık bilmemiz gerekir ki, yaşamımızı bir sorunlar yumağına, bir çekilmez kahra, bir ağır dertler yığınına, bir cehennem ortamına dönüştüren sebepler ve de kişiler, bu işteki payları göz ardı edilemeyecek durumda olmakla birlikte, ne Göknel’dir, ne Sözen’dir, ne Karayalçın’dır, ne Çiller’dir; ve de onlardan önceki takımların elemanları olarak ne Dalan’dır, ne Yılmaz’dır, ne Demirel’dir, ne tarih içindeki uzantısıyla birlikte İnönü’dür, ne de başkaları.. Bunlar, belki, “hamam sahibi” gibi görünseler bile birer “araç”tır, birer “el”dir, birer şu ya da budur... Sorunun kaynağı bunları da içine alan, ama bunları aşan bir yerlerdedir. Buna ister Siyonist hegemonya, ister uluslararası Kapitalist çark, ister Localarda tezgâhlanan masonik oyunlar, ister bu oyunların “dindar” kesimde -aynı ellerce- sahneye konulanı olan “tarikat” maskeli uzantılar diyelim fark etmez, asıl “kuklacı” adını andığımız kimselerin dışında ve üstünde bir yerde, işte bütün bir dünyayı parmağında ve parmaklarıyla oynatmaktadır. Durumdan ve gidişten doğan memnuniyetsizliklerin yığılmasının önüne geçmek için de devlet, “demokrasi”yi kullanmakta sorunlarına çözüm araması gereken kitlelerin umutlarını 27 Mart gibi zaman bölümlerinin ya da yeni isimlerin ağlarına takarak onların kendilerine geliş süreçlerine yol verici başlangıçları sürekli bir biçimde erteleme başarısını göstermektedir. Yani ki, “demokrasi” kendi öz kimliği ile ne olursa olsun, sözünü ettiğimiz “mahfiller” eliyle kitlelerin oyalanması için işlevleştirilen bir tür “afyon”a dönüşmektedir.

Elbette denilebilir ve denilecektir de: İnsanların işlerini yürüten insanlar değil midir? İnsanların işleri zamana bağlı değil midir? Ve çözüme adım adım gidilerek ulaşılabilecek değil midir? Öyleyse de, insanların değiştirilmesinden, zamanların aşılmasından, adım adım yürünmesinden başkaca bir yol var mıdır?

Uzun söz gerektirici uzun sorulardır, bunlar. Üstelik, kitlelerin kendi kendilerini “mazur'” görmelerine ve göstermelerine yönelik bir tür savunma ve haliyle de oyalanma savları olmaktan öte bir değer de belirtmezler. Çünkü, kitleler gerçek kurtuluşa talip olduklarında, gerçek çözüm arayışlarına girdiklerinde, zaten böyle sorular sormaz, “araştırma” adına bu noktalarda kalmaz, bu zeminlerde dolaşmazlar.

Ne yaparlar?.. Yeni Dünya düzeni denileduran menem şeyin “para ekonomisi” mili üzerinde dönüp durduğunu, sürüp gittiğini fark etmiş olarak, bu gidiş içinde yer tutma doğrultusunda harcadıkları emek ve imkânlarını, tutup, bu kez “para ekonomisi”ni ret edici, dışlayıcı ve çalışamaz hale getirici, böylece etkisizleşti­rici bir doğrultuda kullanmanın yolla­rını bulmak için kullanmaya çabalar­lar. Bu, lâfla olmaz, oylamayla ol­maz, hatta örgütlenmeyle de ol­maz.. Fert fert tutum edinilerek, ta­vır takınılarak, uzak durularak, dışa çıkılarak olur. Bunun “Nasıl?"ı uzun hikaye.. Ve, çeşitli sohbetlerimizden de bil­mekteyiz ki “insanlar” buna pek de hazır değil. Hazır olunmayan bir or­tamda laflamak ise, "lâfı güzaf".. Belki de bir tür “malayani” olmakla, gereksiz ve uzak durulacak tutum...

Değilse.. “Düşmanın silahıyla si­lahlanıp onu vuracağız.” savlarıyla şu “para ekonomisi”nin oluşturduğu çark içine girilirse, görünüşte kimi noktaların ele geçirilmesine karşın, gerçekte bu çarkı kuranların güçlen­mesine katkıda bulunmaktan öte bir şeyler yapılmış olmaz. Çünkü, onların sahasında onların yöntemiyle “oynamak”la onları aşabilmenin yo­lu yoktur ve elde edilecek olan da, bilemediniz, onların izin verdiğiyle sı­nırlıdır. Buysa, ancak onlara katkıdır, onlara hizmet etmektir.

Diyelim, büyük şirketler kurarsı­nız.. Başarılar elde eder, holdingleşirsiniz.. Çeşitli alanlara el atarsınız.. Gazeteniz diğer gazetelerle yarışır duruma gelir.. Hatta televizyon kanalınız olur.. İnsanlara huzurlu bir yaşam sağlayıcı dürüstlük savaşımı vermenin savını bayrak edinirsiniz.

“Edinmek­teyken”, bir gün, birilerinin bir yolsuz­luğunu yakalarsınız, araştırır bilgi ve belgeler toplarsınız, yayına hazırlarsınız, hatta yayınlayacağınızı geniş kitlelere duyurursunuz. Ama, yayın günü geldiğine, işte birileri bir işaret çakar, programı yayından kaldırırsınız. Çünkü kaldırmazsanız, yayını yaparsanız borsada halka açılmak üzere yaptığınız çalışma tıkanacak­tır, parasal kaybınız olacaktır, şirket­leriniz çökertilecek ve belki de TV kanalınıza ambargo konulacak, ga­zetenize kağıt bulmakta zorlanacaksınızdır.. Bunlarla karşılaşmamak için yayından vazgeçecek ve böylece dü­rüstlük savaşımı savındayken. bir yolsuzluğu gizleyerek o yolsuzluğun bir tür ortağı olmak durumundasınızdır. Evet, onların silahıyla silahlanmak diyerek onların kartlarını kullandığınızda onların oyunlarına inkıyat etmek, bağımlanmak zorunda kalmış olacaksınız, çünkü... Çünkü, sınırlarınız ve imkânlarınız onların tanıdığının ötesine taşamaz..

Bu basit örneğin daha hafif ve daha ağırını her gün gözlemleyen kimseler olarak, görüntü karşısında aciz düşüp kıvranmaktansa, artık anmalıyız ki, daha ağır bir faturayı göze alıp, “Ben artık oynamıyorum!” deyip oyunun dışına çıkmak daha doğru görünmektedir. Evet, oyunun dışına çıkmak, bir yanıyla, yaşamın da dışına çıkmak gibi görünüyor. Ama, öyle değil. Tek kişilik bir oyuna ya da tek başına bir oyuna başlamaktır, bu.. Katılanlar mutlaka olacaktır. Göreceksiniz...

Öyleyse dürüst, tutarlı, namuslu ve hasbi bir ortam için, niye 27 Mart’ı bekliyoruz? Kendimizi bir "âlem" kabul edip, hemen bugünden başlayarak bu Yeni Dünyayı kursak ya... Zor, değil mi?...

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

25.01.1994