ATATÜRK FONKSİYONUNUN BİRKAÇ TÜREVİ*
Fonksiyon, matematikte, belli bir bağıntıyla bir ya da birden daha çok sayıda değişkene bağlı olan ve bu değişkenlerle birlikte değişen bir büyüklük oluyor. Değişkenlere farklı değerler verildikçe, fonksiyon konumundaki büyüklük de farklı değerler alır ve bu farklılık o fonksiyonun dönüşümü ya da yansımasıyla ortaya çıkan türevleri de farklılaştırır.
Bu bağlamda fonksiyon da bir tür değişken sayılabilir. Şu var ki, salt değişken istenildiği gibi değiştirilebilirken, fonksiyonun böyle bir değişime uğraması, ancak, değişkene verilen değerden ötürüdür ve bu da fonksiyonu, bir yanıyla, doğrudan değiştirilemeyen göreceli bir değişmezlik içinde görmemizi gerektirir. Bir bakıma, o kendisine yönelen ya da yöneltilen değişkeni alır, kendi gücüyle değiştirip, dönüştürüp “işlenmiş” duruma getirir ve bu arada kendisinde de değişken doğrultusunda bir değişiklik ortaya çıkmış olur.
Gerçi, hiç değişmeyen fonksiyonlar da vardır. “Constant” denilen bu değişmez fonksiyonların özelliğiyse, türevlerinin sıfır olmasıdır. Sıfırın toplama işleminde “etkisiz”, çarpma işlemindeyse “yutucu” olduğu düşünülecek olursa, işbu sabit fonksiyonların “kalıcı” bir takım türevlerinin söz konusu edilemeyeceğini söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Anlaşılıyor ki, kalıcılık, sonuç alıcılık ya da etkileyicilik “constant” fonksiyonlar için değil de, ancak, normal fonksiyonlar için düşünülebilir. Osmanlıcada birinin "sabite", diğerinin ise "tabi" olarak adlandırılmış olduğunu anımsamak, sanırım, olayı biraz daha açık kavramamıza yardımcı olacaktır.
Sosyo-politik bir yaklaşımla baktığımızda “Atatürk Olgusu”nun tam tamına bir “fonksiyon” olduğunu görürüz. Normal fonksiyon...
Çünkü, onu değişkenlikten arındırmak adına bile olsa “sabit fonksiyon” saymak, sonuçta türevlerini sıfırlamak olacaktır ki, bu de gerçeklerle bağlaşmaz.
Böyle bir durumda “Atatürk Olgusu” bugün de işlev veren bir konumdan çıkar, tarihe mal olmuş bir olaya, bilemediniz kendisinden günümüzde de söz edilen bir mite dönüşür. Buysa yanlış bir çıkarım olacaktır.
“Atatürk Olgusu” fonksiyonunun başat olarak dört türevi gündemdedir. Bunlar üzerinde ayrı ayrı durmaya çalışalım:
ATATÜRK
Atatürk, tarihsel bir kimlik.. Doğmuş, yaşamış, ölmüş. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu.. Yalnız siyasal bağlamda da değil. Her yönden. Denilebilir ki, tümüyle devlet, Misak-ı Milli sınırları için gerçekleştirdiği savaşları da göz önüne alacak olursak, onun eseri. Devraldığı materyalden yepyeni bir yapı oluşturmuş. Parçalanmış bir imparatorluktan yeni bir devlet çıkarışıyla Alpaslan’ı, devlet yapısında gerçekleştirdiği Batı yönelimli değişiklikler dolayısıyla Fatih Sultan Mehmet’i, insanımızın kafa yapısında oluşturmak istediği değişimden ötürü Sultan İkinci Abdülhamid’i, kabuk üstü bağımlılıkları yüzünden dinlerinin özünü ve gerçeğini yitirmiş Müslümanlara yönelik tutumlarıyla (Hindistan Türk İmparatoru) Ekber Şah’ı anımsatıyor..
Bir kavganın ortasına gelmiş. Tutucular ile yenilikçiler arasındaki kavganın. Her iki yandakilerin de aydını kadar yobazlarının da bulunduğu bir ortamda iş omuzlarına düşmüş ya da eline geçmiş. Hamidiye Mekteplerinde okumuş olmanın kazandırdığı bir mantaliteyle bildiğince yürümüş. Tarih yazmıyoruz. Ayrıntı konuyu boğabilir. Ama, can alıcı nokta şudur ki, yalnız tekke ve zaviyeleri kapatmakla kalmamış, karşıt kolun yuvası durumundaki Mason Localarına da kilidi vurmuş. Karşı çıkıcılardan yalnızca din adamlarını bertaraf etmemiş, masonluğun eylem taburu İttihat ve Terakki’nin de elemanlarını ayıklamış. Elimiz vicdanımızda konuşursak, kılıç, iki yanlı çalışmış.
Olabilir ki, dindar kesim “hazırlıksız” yakalandığı için, “yürüyüş kolu”nda zaman içinde diğerleri ağırlık kazanmış. Ama, bu arada, Müslümanlığı “Kara Davut Müslümanlığı”ndan. Kur'an ve Hadis Müslümanlığına dönüştürmek için de gereken adımların atılmasından geri durulmamış. Halka “kaynak” kitapların verilmesi için Meclisten kararlar çıkmış, yetkin kimselere siparişler verilmiş, şu olmuş bu olmuş. Fakat en önemlisi, içten içe sürüp gelen Osmanlı Döneminin mirası “kavga”, zaman içinde, “Atatürk” eksenli bir kanala dökülmüş ya da akıtılmış. İşte şimdilerde de bu eski kavga, aynı bağlamda sürüyor ya da kimilerince, daha doğrusu kavgalaşmaktan başka bir hüneri olmayanlarca sürdürülüyor.
Dini ya da tutuculuğu veya şunu yahut bunu “bertaraf” etmek isteyenler “Atatürk” adını kalkan edinirken, sahiplenmek istedikleri din konusunda yetersiz kalanlar da kendilerini aklamak adına beceriksizliklerini Atatürk düşmanlığıyla örtbas etmeye çalışıyorlar. Böylece, dine karşı olan Atatürk istismarcılarının da ekmeğine bilmeden ve belki de bilerek yağ sürüyorlar. Sanki kimselere bırakmaya yanaşmadıkları İslâm’ın gerçeğini anlayacak, yayacak, asal konumuna oturtacak bir dehanın sahibiler de Atatürk kendilerine engel olmuşçasına..
“Atatürk türevi”, “Atatürk Olgusu” fonksiyonunun uzantısı olduğu kadar ve belki de daha fazlasıyla bu fonksiyonun asal değişkenlerinden biridir. Kendini Atatürkçü olarak tanıtanların emellerinin ne olduğu bilindiğine ve Atatürk’ü bu emellerine uygun biçimde tanıtmaktan vazgeçmeyeceklerine göre, bu ülkenin gerçek aydınlarını çıkaran Müslüman kesimden birileri, kesinlikle, Atatürk ve dönemini ve üstelik zaman ve mekân bağlamındaki ortamı içinde araştırıp, incelemelidir. Ta ki, gerçekler ortaya çıksın da, Atatürk, böylece hem hedef edinenlerin hem de silah gibi kullananların alanı dışında gerçekliğiyle bilinip, tanınsın... Böylece "Atatürk Olgusu” fonksiyonu da sağlıklı olarak, işlevlenebilsin.
ATATÜRKÇÜLÜK
“Altı Ok”la simgelenen Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, İnkılâpçılık, Cumhuriyetçilik ve Laiklik... Bu ilkelere dayalı bir ideoloji... Yeni devlet için temel ve amaç edinilmek istenen ilkeler. O gün için, kesinlikle, olmazsa olmaz türünden bir gereklilik sayılmış. Uygulamada kimi aşırılıklara düşülmüş olsa da, bu böyle.. Ama, zaman içinde çarkın tersine işleyişine tanık oluyoruz. Özellikle Milli Şef dönemi ve hatta sonrasında, ilkelerin tümü birden amacına ters bir biçimde işleve girmekte ve böylece sürüp gelmekte..
İttihat ve Terakki döküntüleri ile bu döküntülerin döktükleri tohumun verimlerinin ellerinde “Cumhuriyetçilik” çoğunluğa karşın yönetme aracı, “Halkçılık” halkı sürüleştirme eğilimi, “İnkılapçılık” kendini inkâr yolunda baskı silahı, “Milliyetçilik” kopkoyu bir Nazi tutumu, “Devletçilik” devlet imkânlarını arpalık edinme vesilesi ve de "Laiklik" dine azgınca saldırma silahı.. Tüm bunlar, bu ilkeler Atatürkçülük ilkeleri olduğu için, Atatürk kalkanının arkasına sığınılarak yapılmakta üstelik.
Yepyeni bir devlet kurma ve ona atılım yaptırma vasıtaları nadan ellere geçtiğinde böylesine bir tasavvuru bile güç dönüşüme uğratılıyor. Kimilerinin büyük bir hokkabazlıkla Atatürk’ü sahiplenerek onu takdime kullandıkları kalıp, “İlkeler”i böyle bir dönüşüme uğratabiliyor. Değişken, fonksiyonu farklılaştırınca, işte, “türev” de bu akışa giriyor...
“ATATÜRK TÜRKİYESİ”
Yurdumuz.. Devletimiz.. Yaşamımız... Her anlamda ve her bakımdan bir “imkânlar” ortamı.. Her bakımdan genç... Bütün baltalamalara karşın hâlâ sürüp duran güçlü köklerinden aldığı canlılık, her an, büyük atılımlar yapabilir durumda. Çünkü, “çağdaşlık” aşısıyla “yenilenmiş” ve gerçekleştirdiği değişimle bambaşka bir gençliğe sahip olmuş.. Şahlanma alışkanlığında bir at ki, iş, binicisine kalmış; kişnetir de, kösnütür de...
Sözgelimi, Turgut Özal gibiler, tarihiyle, coğrafyasıyla, sosyal yapısıyla ülkeyi ve insanını ve de tüm geçmişi, günün dengeleri ve geleceğe yönelik dinamikleriyle dünyayı tanıyor olmanın önünde açtığı geniş bakış açısıyla Atatürk’e de, Atatürkçülük’e de “çağdaş yorumlar” getirdiğinde, bu at, Adriyatik kıyılarından Çin Seddi’ne dek uzanan bir alanda şaha kalkabileceğini gösterirken... Aynı at, “katı Atatürkçü” olduğu savındaki Kara Murat’ların dizginleri ele geçirdiğinde kösnümekle kalmıyor, huysuzlanarak tırnaklarıyla yeri eşelemeye başlıyor. Kara Murat'ların tutucu kafası atı da tutuklaştırıyor, tutsaklaştırıyor ve bu kafada yer etmiş yobazlık dalga dalga yurda yayıldıkça diğer beyinlerin köşelerinde kalmış yobazlıkları da hortlatıyor, dünyayı kuşatmaya hazır “potansiyel”, birden kardeş kavgalarının güç kaynağı olma doğrultusunda değişime uğruyor. Bu ortamda başbakanlar bile bu ülkenin yurttaşlarını “ak’lar” ve “kara’lar” dercesine ikiye ayırabiliyor. Ve, işbirliği için birbirine uzanmış olan eller, birden, yumruğa dönüşüyor. Ülke iki kampa ayrılmış bulunuyor..
Bu birbirine zıt her iki durum da “Atatürk Türkiyesi”nde ve üstelik Atatürk bağlamlı olarak gündeme gelebiliyor.
Değişkene verilen “değerlik” Özal’ın geniş ufuklarıysa eğer, “Atatürk Olgusu” fonksiyonu çağdaş ve güçlü, gelecek vaat eden bir “Atatürk Türkiyesi”ni türevlendiriyor. Değerlik Kara Murat’ların katı yobazlıkları olduğundaysa, “Atatürk Olgusu”, işte şimdi yaşadığımız üzere, insanların kamplara bölündüğü ve diken üstünde oturduğu bir “Atatürk Türkiyesi”ni türevlendiriyor. Atatürk, “Atatürk Türkiyesi”ne öcü ya da umacı yapılmak isteniyor.
ATATÜRKÇÜLER
Otobüs firmalarında sizin de dikkatinizi çekmiştir. Sözgelimi “Güven” diye bir firma kurulur. Tutununca, birileri hemen “Özgüven”i kurar. Ardından da “Hakiki Öz Güven” ve daha başkaları.. Sahtesi, genellikle, hep öz ve hakiki olma etiketini gözler önüne serer.
Bu ülkede, elbette, gerçek Atatürkçüler vardır. Ama, Kara Murat örneği her fırsatta Atatürk etiketini takınanlar ve de hele hele bu etiketin önüne sahici, gerçek, katı, asıl, esas gibi kelimeleri oturtanlar, bilmek gerekir ki, Atatürkçülük sahtekârıdırlar. “Atatürk Olgusu” fonksiyonunu çarpıtmak için çarpık değişkenler üretiyorlar. Amaçları, bu adı silah gibi kullanarak terör estirmek, halkı boyunduruk altında inletmektir. Atatürk ilkelerini yalamalaştıranlar da bunlardır. Bunların yalamalaştırması yüzündendir gençliğin başka başka ilkeler uğruna bin bir organizasyon içine girmesi..
Nitekim şu sıra da, Özal zamanında handiyse gerçek anlamına kavuşan ve sahici işlevini üstlenen, üstlenmeye başlayan “Laiklik” ilkesini tornadan geçirmenin, törpüleyerek yalamalaştırmanın ya da sivrileştirmenin peşindeler. Halkı bununla sindirmek istedikçe, bilmiyorlar ki, tepki çekecek ve kendileriyle birlikte bu ilkeyi de çıkmaza sokacaklar. Halkı “çıkış” arayışına itecekler.
Siyasal ihtirasa güdümlü bu oyuna gelmemek için hep birlikte uyanık olalım.
●
*Zübeyir YETİK,
Vakit Gazetesi,
03.05.1994