BÂTINÎLİK ÜZERİNE*

 

Başta Efendimiz âleyhissalâtvesselam olmak üzere Yüce Allah’ın tüm elçilerine, bütün müminlere ve bu cümleden olarak sizlere selâmlarımı sunarak konuşmama başlıyorum.

Konumuz, bilindiği gibi, Tarih Boyunca Bâtınîlik..

Usuldendir, herhangi bir konu irdelendiğinde, ilkin konuya ad olan kelimenin sözcük ve kavram olarak anlam ve açılımları üzerinde durulur. Bu yaklaşımla baktığımızda, Bâtın sözcüğünün, Arapçada pek çok açılımlara ve anlamlara yol verici Be-Tı-Nun sesleri ile oluşan “batana” kök kelimesindeki Be harfine bir uzatma Elifi eklenmesiyle türetilmiş olduğunu görürüz. Bu yüzden söylenirken Be harfinin Baa dercesine biraz uzatılması, yazılırken de, TDK’nın kurallarına pek uygun olmasa da, a harfinin üzerine şapka konulması gerekir.

İşte böyle bir kelime olan Bâtın, sözlük bağlamında “iç, içyüz; gizli, görünmeyen; içteki, içyüzdeki” gibi anlamlara gelir

Bâtın sözcüğünün Bâtınîler tarafından belirlenen kavramsal anlamını ise, “yalnızca belli yetenekleri olan kimselerce anlaşılabilen gizli anlam, sır, içyüz” diye ifade edebiliriz.

Prensipte böylesine bir sırrın, bir gizli anlamın, bir içyüzün var olduğu ve asıl gerçekliğin orada bulunduğu savından çıkarak, bu savlama doğrultusunda da Kutsal Kitapların açık anlamlarına önem vermeyip, gizli anlamlarını araştıran, bu doğrultuda yaptığı yorumlarla yaratılışın, yaratılmışların ve dolayısıyla da Yaratıcının gizemlerine, sırlarına ulaşılacağına kail olan ve bunun sonucu Yaratıcıyla birleşeceğine, bütünleşeceğine, böylece tanrılaşma imkânını yakalayacağına inanan kimselerin bu inancına da Bâtınîlik adı verilir. Batı dillerindeki deyişle Ezoterizm…

Neyin nesi olduğuna ilişkin olarak ilerleyen dakikalarda kimi ayrıntılar vereceğimiz bu inanç, nerede ve ne zaman ortaya çıkmış? Bu sorunun yanıtını verebilmek zor… Zaman olarak tâ Şit Âleyhisselam dönemine kadar götürülebilecek kimi ipuçlarına sahip bulunduğumuz bu inancın, mekân olarak çıkış yerini belirleyebilmek ise imkânsız; bütün bir Yeryüzüne, Yeryüzünde yaşayan bütün topluluklara yayılmış durumda. Yalnız bugün değil, dünlerde de bu böyle..

Belli ki, tâ ilk insan topluluklarından, hatta ilk insan topluluğu olan Âdem Ailesi zamanından bu yana hep insanlığın gündeminde. Oradan, insanların dağılışına paralel olarak, bütün bir Yeryüzü’ne yayılmış bulunmakta…

Elimizdeki göstergeler böyle bir kanıya el verici olmakla birlikte, ben, olayın bunun da ötesinde, tâ Yeryüzüne gelişimizden daha önceki zamanlara dek uzandığı düşüncesindeyim.

Biliyorsunuz, Yüce Allah, Yeryüzünde halife olsun için Atamız Âdem âleyhisselamı yaratmağı irade buyurmuş, yaratmış ve onu Cennete yerleştirmiştir. Atamız ve Annemiz, “eşyanın isimlerinin bilgisine sahip” olmaları dolayısıyla bu yaşamakta oldukları ortamla ilgili şeyleri de elbette bilmektedirler. Diledikleri şeylerden diledikleri gibi yiyebilecekleri, ancak oradaki ağaçlardan birine yanaşmamaları gerektiğini de… Bu, onlar bakımından apaçık bir bilgidir.

Fakat birden Şeytanın onlara musallat olduğunu görürüz. İnsanlara sağlarından, sollarından, arkalarından, önlerinden yanaşarak onları oyunlarıyla ve askerleriyle yoldan saptırma konusunda Kıyamete dek izinli bulunan Şeytan.. Onlara yanaşır ve fısıldar “Ey Âdem, sana ebedîlik ağacını ve sarsılmaz bir saltanatı göstereyim mi?” Ve, bunları elde edebilmeleri için Yasak Ağaçtan yemelerini önerir. Bununla kalmaz, ağacın yasaklanması ile ilgili bir de “gerekçe” olduğunu öne sürer: “Bu ağaç, sırf melekleşmeyesiniz ve kalıcı bir yaşama kavuşmayasınız diye size yasaklandı…” Ve, söylediklerinin doğruluğuna inandırmak için de yeminlerde bulunur.

Âdem âleyhisselam duraksar.. Kendisine “eşyanın isimleri öğretilmiş”, gerekli bütün bilgiler verilmişken, işte şimdi, bilmediği bir şeyden söz edilmekte, başkaca bir “bilgi”nin varlığı ile karşılaşmaktadır.

Aman Allah’ım, düşünebiliyor musunuz, bir ağaca ilişkin sadece “yasaklanma” bilgisine sahip bir kimse, yasaklanan ağacın melekleşmeyi, kalıcılardan olmağı, sarsılmaz bir saltanatı ele geçirmeği sağlayacağı yolunda bir bilgi, hem de “gizlenmiş” bir bilgi elde etmek üzeredir.

Ve, üstelik öyle bir bilgi ki, bununla meleklerden olmak, kalıcı bir yaşama kavuşmak ve sarsılmaz bir saltanatı ele geçirmek imkânını bulacaktır. Yani, tanrılaşabilecektir.

İşte “Bâtınî”, yani gizli bilginin insanoğlunun gündemine ilk girdiği ân ya da yer burasıdır. Ve, bu bilginin aktarıcısı da Şeytandır.

Bildiğiniz gibi, bu öğrenilen yeni ve gizli “bilgi” doğrultusunda Yasak Ağaca yaklaşmışlar yaklaşmasına da, yedikleri meyve sayesinde kalıcılık, melekleşme, sarsılmaz bir saltanat elde etmeği umarken, umduklarını bulamamaları bir yana, Cenneti de yitirmişlerdir.

Bugün de, Bâtınî Öğretinin insanlara “melekleşme, kalıcılaşma ve sarsılmaz bir saltana sahip olma”, kestirme bir deyişle tanrılaşma vaatlerinde bulunduğunu parantez içinde aktararak sözümüze devam edelim.

Bu süreçte dikkatimizi çeken bir nokta daha var: Atamızın kendisine yönelmesi üzerine ona Tevbe için kelimeler veren Yüce Allah, Yeryüzüne indirilme aşamasında onlara “yol göstericiler” göndereceğini bildirmiş, Şeytanın fısıltılarından uzak durmalarını buyurmuştur.

Demek ki, Yeryüzü yaşamında, bir tarafta Yüce Allah’ın elçilerinin yol göstermeleri, onların getirdiği haberler olacak, öbür yanda da Şeytan fısıldamalarına devam edecektir.

Artık, Yeryüzündeyiz.. Hem de Şeytanla birlikte…

Şimdi de, insanlık âleminin bir tek aileden ibaret bir topluluk halinde bulunduğu ve bu ailenin reisinin de Elçi olduğu ortamı gözleriniz önüne getiriniz. Bu ortamı yaşamakta olan iki kardeş konuşuyorlar, konuşmalar tartışmaya dönüşüyor.

Evet; Habil ve Kabil’den söz ediyorum. Kabil, Habil’i kendisinde bulunan bir şeye çağırıyor; yeni bir şeye. Habil, direniyor. Kabil baskı yapıyor. Yarar sağlamıyor, baskılar. Kabil, “Kurban adayalım..” önerisinde bulunuyor, Habil’i ikna için. Öyle yapıyorlar. Kabil’in kurbanı kabul edilmiyor. Ve sonuçta Kabil, Habil’i öldürüyor.

İsrailiyat etkisiyle kimilerinin “kadın” ya da şu veya bu şekilde bulaşıp sonradan dönüş yaptığı Marksizm etkisiyle yakın zamanlardaki kimilerinin, birinin çiftçi diğerinin çoban olmasına dayanarak, “üretim biçimleri” ile ilişkilendirdiği Habil ve Kabil olayının, evet, gerçekte bir inanç kavgası olduğu kanısındayım.

Kabil, Şeytanın güç, kuvvet, kudret, saltanat sahibi olacağı, tanrılaşacağı doğrultusundaki fısıldamalarına kanmış ve bunları sağlayacağına inandığı “gizli bilgi”ye kardeşini de çağırmıştır.

Çok mu abartılı bir yorum? Daha Cennetteki yaşama döneminde iken ve açıkça bilgilenmiş bulunan bir kimseye tanrılaşma bilgisini/yöntemini öneren Şeytanın, sizce, Yeryüzünde ilk bulduğu fırsatta ilk elverişli gördüğü kimseye aynı öneride bulunmasını var saymak abartma mı olur? Kaldı ki, az sonra değineceğim kimi rivayetlerin bu varsayım için dayanak olabileceğini de göreceğiz.

Bu olayda, sonraki zamanlarda da Bâtınî söylemin sürekli kullandığı yöntemler arasında bulunan iki noktaya daha değinmek istiyorum.

Birincisi, Kabil’in haklılığını ispatlamak için “kurban” sunmayı önermesi… Şeytanın Cennette Atamız Âdem âleyhisselama yanaşmak için “Yemin”in kutsallığını kullanması gibi, Kabilin de Kurbanın kutsallığını kullanması..

İkincisi ise, Kurbanının mutlaka kabul olunacağına kail olabilecek ölçüde hak üzere bulunduğuna inanması.. Kardeşini çağırdığı kendi inancının kesinlikle hak olduğunu düşünmesi…

Öldürme olayından sonra, Kabil, baba yurdunu bırakıp gider, bırakıp gitmek zorunda kalır. Yeni yerleşimler gerçekleştirir. Habil’e kabul ettiremediği egemenliğini buralarda sağlar, kurar. Artık o bir sultandır. Yeryüzünde halife olsun diye yaratılan ve ilk insan olması dolayısıyla da Yeryüzü’nün ilk halifesi olan bir kimsenin oğlu, Yeryüzündeki ilk sultan olmuş; kurduğu egemenlikle de inançlarını kökleştirmeği başarmıştır.

Bu gelişmeyle ilgili ayrıntıyı, Corci Zeydan’ın tarihinde yer alan, Kitabı Mukaddes’ten yapılmış bir alıntı ve buna dayandırılan yorumu aktararak sunacağım. Corci Zeydan, Kitabı Mukaddeste geçen “Tanrı’nın oğulları yeryüzüne inerek Âdem’in kızlarıyla evlendiler” ibaresini, “Şit âleyhisselamdan önce bazı kimseler dağlara çekilerek ibadet ve riyazetle meşgul oluyor ve özellikle kadınlardan uzak duruyorlardı. Bu zahidane tutumları sebebiyle de kedilerini ‘tanrının oğulları’ diye tanıtıyor, öylece anılıyorlardı. Şit Âleyhisselam onların üzerine gitti, dinini tebliğ etti, onlar da dağdan ovaya inip evlendiler” biçiminde bir yoruma bağlıyor. Kimi Müslüman rivayetçiler de, dağlarda yaşayan bu kimselerin Kabil’in nesli olduklarını, Şit Âleyhisselamın onlarla savaştığını aktarırlar. Elimdeki Kitabı Mukaddeste bu olay, Tekvin Kitabı’nın 6’ncı Babının ilk 4 ayetinde aktarılmakla birlikte, burada “dağdan ovaya inme” vurgusu yoktur ve olay, Nuh Tufanı öncesi zamanların yalın bir haberi olarak aktarılır.

Ola ki, Corci Zeydan’ın gördüğü metinde dağ ve ova söz konusu edilmiştir; nitekim Daniken’in “Tanrıların Arabaları” başlıklı kitabında aktardığı ibare de Corci Zeydan’ınki gibidir. Ve ola ki, Şit âleyhisselamın tebliği ile salaha eren bu kimseler zaman içinde yeniden sapkınlığa düşerek Tufan’a müstahak hale geldiklerinden Kitabı Mukaddes’te bu haber Nuh Tufanı öncesi zamanların bir olayı olarak anılmıştır.

Görüldüğü gibi, tanrılık/tanrılaşma savında bulunan kimi insanların ta Şit âleyhisselam zamanının öncesinde de yaşadıklarını ve bunların Kabil’in nesli olduklarını söylemek için, yeterli dayanağımız vardır. Şit âleyhisselamın Atamız Âdem âleyhisselamın çocuklarından biri, yani Habil ve Kabil’in yaşça küçük kardeşleri olduğunu hatırlarsak, Bâtınî inancın başlangıçlarının vardığı zamanı daha kolay tasavvur edebiliriz.

Bu olaylarda dikkatimizi çeken iki nokta vardır. Birincisi, “Allah’ın oğulları” olma savının içerdiği insanın tanrılaşabileceği inancı; ikincisi ise, bu “oğullar”da görülen kadınsız bir yaşama ilişkin uygulama. Bunlar, aslında birbirlerinin tamamlayıcısı olgulardır. Kadından istiğna tutumu ile tanrılaşma inancının birbirleriyle olan ilişkisini iki olguya dikkatlerinizi çekerek biraz daha aydınlatabiliriz:

Bu olgulardan ilki, Yeryüzündeki en geniş şemsiyeli Bâtınî örgüt olan Kilise adamlarının “kadın”ı hayatlarından çıkarmış olmaları. Ve, ikincisi ise, Yeryüzündeki en şerir gizli örgüt olan Tapınak Şövalyeleri’nin keza, aynı tutum içinde bulunuşu. Siz bunlara, belki, daha başkalarını da ekleyebilirsiniz.

Burada önemli bir ayrıma işaret etmiş olmak için üzerinde durmamız gereken bir başka nokta da, âleyhissalâtvesselâm Efendimizin “nikâh” için “Elçilerin sünneti” vurgusunu yapmış olması..

Evet; nikâh ya da kadın, daha doğrusu eşli yaşam, insanın tanrılaşacağı savındaki Bâtınî Öğretiler ile Yüce Allah’ın kullarına buranın ve ötenin kurtuluş ve mutluluğu için yol gösteren Nebevî Öğretinin en başlıca ayıraçlarından biridir.

Çünkü yaratıklar ve haliyle insan “çift” olarak yaratılmıştır. Buna riayet, yaratılmış olduğunu ve dolayısıyla da yaratıcısının bulunduğunu ikrardır. Nitekim Yüce Allah, Kitabında bu olguyu “hamd” sebebi olarak anmıştır. Nikâhı terkte ise, basamaklandırılmış olarak ilkin cinselliği hayatından çıkararak melekleşmek, ardından bir başınalığa talip olarak “tek” olan tanrı gibi olmak, tanrılaşmak güdüsü vardır.

Şit ve Nuh Âleyhisselamlardan, onların dönemlerinden söz edilince, elbette, arada bir de İdris âleyhisselamın varlığını hatırlamak gerekir. Nitekim, rivayetler, İdris Âleyhisselamın yoldan çıkmış olan Şit âleyhisselamın ümmeti ile savaştığını da aktarmaktadır.

İlk bakışta pek de gerekli gibi görünmeyen ve hatta tam tamına da yerine oturmamış izlenimini veren bu ayrıntıyı, evet, izlediğimiz süreçte yer alan yeni bir basamağa zemin olsun diye aktarıyoruz.

Şöyle ki:

1. Gördüğümüz üzere Atamız Âdem âleyhisselamın oğulları döneminde bir takım kimseler, başta evlilik ilişkisi olmak üzere birçok mubahtan el çekip dağlara yerleşmiş, kimi yöntemlerle kendilerini kendilerince geliştirerek “Allah’ın oğlu” olma düzeyini yakaladıkları inancına kapılmışlardır.

2. Şit Âleyhisselam onlara tebliğde bulunup, bu sevdadan vazgeçmelerini sağlamıştır.

3. Ancak bir süre sonra, yeniden bir bozulma olmuş olacak ki, İdris âleyhisselam da onlarla savaşmak zorunda kalmış; elbette bir düzelme de olmuş ve fakat..

4. Ve, fakat, Onun da sonrasında bozulma ve sapma o boyuta varmıştır ki, Tufan gibi bir toplu ve kökten temizlik gerekli görülmüştür.

Bu yaşanmış olan bir süreç. Ancak biz bu süreç üzerine bir başka kurgulama yapıyor ve bu kurguyu da adı geçen ve kendilerini selâmla andığımız iki Elçinin adına izafeten oluşturulmuş bulunan öğreti ve uygulamalara, bu öğretileri sürdürenlerin varlığına dayanarak gerçekleştiriyoruz.

Bunlardan ilki, kendilerini Şit Âleyhisselama nispet eden ve varlığını halen Mısır’da bir tarikat, ama gizli bir tarikat olarak sürdüren, yani Bâtınî olan Şisî’lerin varlığı.

İkincisi ise, bütün Mistik ve haliyle Bâtınî şu ve bu özellikli öğretilerin halen Hermetizm adı altında ya da ona iliştirilmiş olarak, İdris Âleyhisselama nispet edilmesi..

Kabil’in Habil’e yönelik tutumuna ilişkin söylediklerimizi, belki yalnızca bir “yorum” olarak değerlendirip, izlediğimiz süreç bağlamında hesap dışı gibi görsek bile, birer Bâtınî kol olarak sürüp gelen Şisîlerin ve Hermesçilerin, yani savlara dayalı adlandırma ile İdrisîlerin varlıkları, bu inancın başlangıcını onların dönemlerine dek götürmemiz için yeterli bir kanıt durumundadır.

Bâtınîlerin kendilerini nispet ettikleri (selamla andığımız) bu iki Elçi’den biri olan Şit Âleyhisselamın adı Kur’an-ı Kerim’de geçmez.

İdris âleyhisselamdan ise, bildiğiniz gibi, çok kısa bir şekilde, ikisi birbirini izlemekte olan üç ayrı ayette söz edilir. Bunlardan birinde o, hepsini de selâmla andığımız birkaç Elçi ile birlikte “sabredenlerden” olarak anılır. Diğer yerde ise, ilk ayette doğru bir insan, bir Elçi olduğu vurgulandıktan sonra müteakip ayette “Onu üstün bir makama yücelttik.” buyrulur.

Bu ifade, bir onurlandırma ibaresi olarak başkaca Elçiler için de kullanılmış olmakla birlikte, Tevrat kayıtları onun gökyüzüne çıktığını, üstelik betimleyerek, haber verir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu yüceltme/yükseltme ibaresi, olayı Tevrat’taki bilgilerin ışığında yorumlayan kimilerince bir “miraç”, kimilerince de İsa âleyhisselam örneği “göğe alınma” olarak yorumlanır. Tevrat, bu göğe yükselişin dönüşünden söz etmediği için de, Müslümanlar arasında “İsa âleyhisselam gibi göğe çekilmiştir ve onun gibi halen berhayattır, yaşamaktadır” rivayeti daha ağırlık kazanır.

Ama, bizim üzerinde duracağımız, hepinizin de mutlaka muttali olduğu, bu yükseltilme sırasında Ona gökyüzünün tanıtıldığı ve gök cisimleri ile ilgili bilgilerin verildiği yolundaki rivayetlerdir. İbrahim Âleyhisselama göklerin ve yerin melekûtunun gösterildiğine dair açık ayet bulunmasına karşın, İdris Âleyhisselam ile ilgili böyle bir haber yok iken, üstelik Tevrat’ta aktarılanlar da böyle bir yoruma açık değilken, ona gökyüzünün melekûtunun gösterildiği yorumlarının kaynağı nedir diye baktığımızda ise, pek çok kimselerin Sabiî diye bildiği Harranîlerin aktardıklarıyla karşılaşırız.

Onlar, İdris âleyhisselama indirilmiş olan kitabın kendi ellerinde bulunduğu ve kendilerinin de onun ümmeti oldukları iddiasındadırlar. Harran’daki gelişmiş gök bilimleri ve diğer konularla ilgili bilgilerin bu kitapta bulunduğuna ve bu bilgilerin İdris Âleyhisselamın göğe yükseltilmesi sırasında kendisine verildiğine dair savları, işte, andığımız bu yorumlara yol açmıştır. Hermes ile İdris âleyhisselamın ayrı kimlikler olmaları ihtimaline karşın bu ikisini özdeşleştirenler de, ola ki, yine bu kimselerdir.

Peki, nedir bu Harranîlerin savları?... Ayrıntıyı bir yana bırakıp, üç can alıcı özelliğe dikkat çekeceğiz.

1. Gökcisimlerine tapınırlar/taparlar. Çünkü gökyüzünde insanlığın kurtuluş için ihtiyaç duyduğu düzenleme vardır ve bu düzenlemenin unsurları işte bu gök cisimleridir.

2. Sahip bulundukları inancın köklerinin ta ilk insana uzandığını belirtirler. Onlara göre, ilk insan yeryüzüne indirildikten sonra Işık Elçisi gelip, ona mutlak hakikatin bilgisini vermiş ve bu bilgi nesilden nesle aktarıla gelmiştir. İdris yahut onların söyleyişiyle Hermes, bu aktarım sürecinde daha bir iki kişi ile birlikte baş öğretici durumundadır.

3. Bu bilgi, yaratılışı sırasında ruhu bedenine tutsak düşmüş olan insanın ruhunu bu tutsaklıktan kurtarmasını sağlayıcı çok özel bir bilgidir.

Sözümüzü sürdürebilmemiz için, burada, işbu “yükseltgenmesi gereken ruh” savı ve “ruh”un mahiyeti ile ilgili epeyce bir ayrıntıya girmek ve öylece devam etmek durumundayız:

Deniliyor ki, Yaratıcı, insanı yaratmak istediğinde Yeryüzü toprağından aldı, onu şekillendirdi. Ardından da ona ruhundan üfledi ve böylece “insan” denilen varlığın yaratılışı tamamlandı. Yaratıcıya özgü tümel/küllî ruhtan intikal ettirilen tikel/cüzî ruh insanın yaratılışını tamamlayan öge oldu. Şu var ki, üflenen ruhun yüceliği dolayısıyla topraktan alınan bedeni yükseltmesi gerekirken, bu gerçekleşmedi. Tersine, ruh, bedene tutuklanarak düzey kaybına uğradı. Ve, insan, bedeni tarafından tutsak kılınmış bulunan ruhunu bu tutsaklıktan kurtarıp, onu yine küllî ruha eriştirmek, böylece tanrıya ulaşmak ve hatta tanrılaşmak için Yeryüzüne gönderildi. Öyleyse, insana düşen çeşitli yöntemlere başvurarak bedensel zayıflamayı sağlayıp, böylece ruhunun “küllî ruh” ile birleşmek yönündeki gidişatını gerçekleştirmektir. Bu yolla küllî ruha erişen kimseler kurtulacak, ruhunu beden hapsinden kurtaramayanlar ise, “evrendeki karmaşa” içinde sürüklenerek sonsuza dek acı çekeceklerdir.

Bu aktardığım genel ve ortak şablondur ve ana çizgiden çıkmaksızın bunun versiyonları olarak pek çok söylemler/öğretiler oluşturulmuştur.

Peki, bunu yalnız Harranîler mi söylüyor? Hayır…

Eski Mısır dinleri söylüyor, Kelt’lerin dinleri söylüyor, Kızılderililerin dinleri söylüyor, Şamanlar söylüyor, çağımızda da Hinduizm başlığı altında toplanan dinlere inananlar söylüyor. Ve onlarla birlikte bir de Müslümanlığı kabul etmiş olduğunu belirterek Abdülvahid Yahya adını alan Fransız mistiği Renè Guènon’un başını çektiği bizde de hayli taraftarı olan “Gelenekçi Akım” yanlıları söylüyor. Aynen mi? Ana çizgileri ile aynen… Bu ana çizgi çevresinde, her bir ortama, zamana ve dine göre oluşturulmuş varyantlar var elbet. Söz gelimi, Hindular, andığımız “evrendeki karmaşa içinde sonsuza dek acı çekmek” yerine, ruhun ta küllî ruhla birleşebilecek arılığa erişinceye dek -ki, buna Nirvana diyorlar- çeşitli hayvan ya da alt kastlardaki insan bedenlerine girerek acı çekeceğini öne sürüyorlar. Çeşitli söylemlerin/öğretilerin aralarındaki fark bu kadar, bunun gibi.

Ve, elbette ki bu söylem size Kur’an-ı Kerim’deki Âdem Âleyhisselamın yaratılış sürecini de çağrıştırıyor. Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü, bu bütün Nebilere haber verilmiş olan bir gerçektir.

Öte yanda da konuşmamız sırasında zaman zaman değindiğimiz ve değineceğimiz Bâtınîlere özgü bir uygulama vardır. Dinlerden aldıkları bilgileri kendilerince yorumlayarak, dinî kavramların içini boşaltıp kendi inançlarını bunlara yükleyerek, yani dinleri çarpıtarak, yozlaştırarak, böylece hem söylemlerini geliştirmek, hem öğretilerini dindar kimseler arasında yaygınlaştırmak, hem de bu yolla kurdukları egemenliklerini ve sömürülerini kesintisiz sürdürmek imkânını sağlayıcı bir uygulamadır, bu. Adına hermenötika/yorumlamacılık denilen işlem.. Hemen İdris âleyhisselamdan sonra onun getirdiği dini dönüştürmek için başlatılıp da bu güne dek süren bir uygulamadır, yaygın kabule göre. İşte, Bâtınî öğretinin dinlerin inanç ve kavramlarını kendilerince dönüştürmeleri dolayısıyla bu benzerliklerin ortaya çıktığını işaret etmekle yetineceğiz.

Bu türden bir gelişmeyi Müslümanlar bağlamında irdeleyecek olursak göreceğimiz şudur: İslâmiyet’in yayılması sürecinde, Müslümanlar ulaştıkları ülke, bölge ve yörelere kendi inançlarını taşırlarken diğer yandan da ulaştıkları coğrafyada karşılaştıkları kültür ve inanç birikimlerinin etkilerinden, özellikle zahidane yaşayış örneklerinden kendilerini her zaman koruyamamışlardır. Buna ayrıca Abbasiler döneminde gerçekleştirilen çeviri çalışmalarının oynamış bulunduğu rolü de eklememiz gerekiyor.

Bu aşamada, Müslümanlardan bir bölümü, karşılaştıkları ve kendilerince çekici ya da uygun buldukları inanç, düşünce, söylem ve uygulamaları Kur’an-ı Kerim’in mihenk taşına vurarak değerlendireceklerine, o söylem, düşünce, inanç ve uygulamaları teyit için dinin temel kaynaklarından onaylayıcı ifadeler/ibareler araştırmak yoluna gitmişlerdir. O yörede yaşayanlardan Müslümanlığı kabul edip de, kendi inançlarından kopamayanların bu doğrultuda yaptıkları yorumlarla Müslümanları etkileyişlerinin payını da burada unutmamak gerekiyor. İslâm’ı kabul ettiklerini belirterek Abbasî Saraylarında seçkin bir yer edinen Harran Sabiîlerinin Müslüman düşünce ve inancına sokuşturdukları aykırı görüşlere karşı kelâmcıların verdiği mücadeleyi, bu konuda, bir örnek olarak zikredebiliriz.

Bu süreç içinde Yüce Allah konusunda ortaya atılan Vacib-ül Vücut, Vücud-u Mutlak, Vahdet-i Vücut; yaratma/yaratılış konusunda öne sürülen sudur, tefeyyüz, taayyün; mutlak gerçeklikle bilgilenme konusunda vurgulanan marifet gibi kavramlardan/söylemlerden biri de, işte, insanın cismanî ve ruhanî yanlarının bulunduğu görüşü olmuş ve bu görüş, doğal olarak beraberinde “ruhun arındırılarak cismanî güdümden kurtarılması” doğrultusundaki inancı kültürümüze taşımıştır, Hani şu çokça duyduğumuz ruh ile nefsin savaşımı söylemi..

Hem az sonra söyleyeceklerime bir zemin oluşturmak, hem de düşünce yoğunluğundan doğan havayı biraz hafifletmiş olmak için, bir hikâyecik aktardıktan sonra sözlerimi sürdüreceğim:

Yanılmıyorsam, Abbasî Hükümdarlarından Me’mun olacak.. Bir sefere giderken, yolu Harran’a düşüyor ve oradakilerin o güne dek duyup işitmedikleri bir inancı yaşadıklarını görüyor. Bunun üzerine, o günün devletler hukuku doğrultusunda bir uyarıda bulunuyor, Harran’ın ileri gelenlerine: “Bu sizin dininiz bizim bilmediğimiz bir dindir ve topraklarımızda bu dine yer yoktur. Ben seferden dönünceye kadar ya topraklarımı terk edecek, ya Müslüman olacak, ya da Ehl-i Kitap dinlerden bir dini benimseyerek cizye vereceksiniz”

Tabii Harranlıları bir telaş alıyor. Binlerce yıldan beri bağlı bulundukları inançlarını da, topraklarını da bırakmak istemiyorlar. Onlar çare düşünürlerken, bir fakih yüklüce bir ücret karşılığında kendilerine çözüm önerebileceğini söylüyor. Onlar da kabul ediyorlar.

Derken, Hükümdar sefer dönüşü Harran’a geldiğinde şöyle bir savla karşılaşıyor: “Hükümdarımız sizin ilk teşrifinizde biz Kitabınız olan Kur’an-ı Kerim’i bilmediğimiz için size tutarlı bir yanıt verememiştik. Sizden sonra yaptığımız incelemede gördük ki, bizim dinimiz de sizin kitabınızda anılıyor; biz, Kur’an-ı Kerim’de anılan Sabiî dinindeniz.”

Ve paçayı kurtarıyorlar.

Bu olayı daha açıklığa kavuşturmak için, kısa bir bilgi aktarmam gerekiyor:

Kur’an-ı Kerim’deki iki ayrı ayette Ehl-Kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlarla birlikte bir de Sabiîler’den söz edilir. Şu var ki, Hicaz yöresinde Yahudiler ve Hıristiyanlar tanındığı halde, Sabiîler hakkında isimleri dışında bir şey bilinmemektedir. Bunun sebebi de, el-Cezire yöresinde yaşayan ve Mandenler olarak da bilinen Yahya âleyhisselam’a bağlı bulunan bu topluluğun önce Yahudi, sonraları da Hıristiyan baskıları dolayısıyla kendini çok gizli tutmuş olmasıdır. İsim olarak bilinen, topluluk olarak da kimsenin tanımadığı bir halk..

Böylece, bir bilgi eksikliği ve gözü açıklık sonucu, Harranlılar Sabiî olarak bilinmiş ve gerçekte yıldızlara tapan bu topluluğu Ehl-i Kitap’tan saydıracak kanıtlar için de pek çok rivayetler üretilip, kitaplara geçirilmiştir. Ta, büyük Seyyah Birunî’in gerçek Sabiîleri bulup da, İslâm Âlemine tanıtmasına kadar. Ancak ondan sonradır ki, durum fark edilmiş; o güne dek Sabiî dininden sayılmaları için kılıflar üretilen Harranîler, “müşrik” sayılmağa başlanmıştır. Ama, ne var ki, bu süre içinde atı alan Üsküdar’ı geçmiş; Harranîler Müslümanlar arasına epeyce kendi inançlarını yerleştirmişlerdir.

Bu sapık inancın Kur’an-ı Kerim’deki bir ismi kendine kalkan edinip, o ismin kılıfına girip İslâm Âlemine sızma olayında olduğu gibi kendini Müslümanlara benimsetmek isteyen daha pek çok Bâtınî söylem ve savlar da benzeri yolları izlemekten kaçınmamışlardır.

Söz gelimi, yukarıda andığımız “insan ruhunun bedene girmesi sonucunda düzey yitirdiğini, yaratıldığı düzlemi yakalayıp tümel/küllî ruhla birleşebilmesini sağlama yolunda çaba gösterilmesi gerektiğini” vurgulayan inanç sahipleri bu inançlarını Müslümanlara aşılayabilmek için, Kur’an-ı Kerim’deki az sonra üzerinde duracağımız insanın yaratılışı ile ilgili pek çok ayeti kullandıktan başka, “ruhun arındırılması” iddiaları için de Tin Suresindeki “Biz insanı en güzel yaratılışla yarattık, sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık” ayetlerini kendilerine dayanak olarak öne sürmüşlerdir.

Hikâyeyi duymuşsunuzdur: Bektaşi’ye sormuşlar: “Baba erenler, niçin namaz kılmıyorsun?” Bektaşiler, malûm, hazır cevap ve nüktedan kimseler..Yanıtını hemen vermiş: “Kur’an-ı Kerim’de namaza yaklaşmayın buyruğu var da ondan..” Cevaba şaşıranlar “Nasıl olur?” Deyince de, açmış Kur’an-ı Kerim’i, yerini göstermiş. Gösterdiği, “İçkiliyken namaza yaklaşmayın.” Buyruğu. Ne var ki, Bektaşi, “içkiliyken” kısmını eliyle kapatıp, “namaza yaklaşmayın” cümlesini gösteriyor.

Tin Suresinin yukarıda andığımız ayetlerini kanıt olarak kullanmak isteyenler de, Âdem âleyhisselamın topraktan yaratılması ve ona ruh üflenmesi hakkındaki ayetleri dayanak edinmeğe kalkışanlar da, aynen Bektaşi gibi, elleriyle surenin bir bölümünü kapatarak doğruluklarına kanıt getiriyorlar. Çünkü gösterdikleri ayetlerin hemen ardından gelen “Ancak, inanıp iyi iş işleyenler bunun dışındadır.” Ayetini gizliyorlar; görmezden geliyorlar. Bu ayetin vurguladığı gerçeğin Hadis açılımına bakarsak, konu daha iyi anlaşılır. Efendimiz Aleyhissalâtvesselâm buyuruyor: “Kişi, İslâm fıtratı üzere doğar; ancak ebeveyni onu sonradan başka bir dine döndürür.” Demek ki, insan, dünyaya geldiğinde öyle esfeli safilin, aşağıların aşağısı bir durumda değil. İman eder, iyi amelde bulunursa karşılığını alacak; değilse, işte o zaman aşağıların aşağısına yuvarlanmış olacak..

Gelelim “insanın bir cismanî ve bir de ruhanî yanının bulunduğu” ve ruhanî yanının ilâhî bir kökeninin olduğu savına. Savı bir cümle ile tekrarlayalım, önce: “Yaratıcı yeryüzü toprağından şekillendirdiği insan bedenine kendi ruhundan üfledi; şu var ki, ruh bedeni yükseltgeyecekken, bedene hapsolup, düzeyinin düşmesi gibi bir durumla karşılaştı..”

Evet, Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde Yüce Allah’ın insana kendi ruhundan, kendinden olan bir ruhtan üflediği haber verilir. Ve, andığımız savların sahipleri de bu ayetleri kullanırlar. Ancak, bunu kullanmalarının önünde iki büyük engel, bu kullanımın tutarlı olmadığı, daha doğrusu Kur’anî olmadığı gerçeğinin oluşturduğu iki engel vardır.

Bu engellerden esas olanını sonraya bırakıp, ikincil durumda olanına işaret edeceğiz önce.. Şayet Kur’an-ı Kerim’de insana ruh üflenmesi olayı yalnızca Âdem âleyhisselamın yaratılış aşamasını anlatan ayetlerde geçse idi, andığımız sav sahipleri bu ayetleri belki kendi inançları doğrultusunda kullanabilirlerdi. Ama, Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki, Yüce Allah Meryem Anamıza da ruhundan üflemiştir. Hayır, bu Âdem âleyhisselama üflenenden ya da ona üfleniş şeklinden daha farklı değildir.

Şöyle anlatayım: “Ruhun üflenmesi” ibaresi, Kur’an-ı Kerim’de 5 yerde geçer. Bunlardan ikisinde Âdem âleyhisselama, ikisinde Meryem Anamıza, birinde de insan soyuna ruh üflendiği haber verilir. Bu beş ayetin beşinde de kullanılan kelimeler ve ibare aynıdır: “(Onun) içine kendi ruhumdan/ruhumuzdan üfledim/üfledik” (A. için 15/29 ve 38/72, M. için 21/91 ve 66/12, İ. için 32/8)

Görüldüğü gibi, ruh üfleme olayı, yaratılış sürecindeki anlamı ile insanı ruh ve beden ikiliği bağlamına oturtucu bir olgu değildir.

Bu; andığımız yorumları ayetlere dayandırma çabalarının önündeki ikincil engel.. Birincil, yani esas engel konusuna geçmeden önce çok garibinize gidecek bir hususu daha aktaracağım. İnsanın ruh ve madde ikilisinden oluşmadığını gösteren bir ikincil konuyu daha…

Hani, günlük hayatımızda ölen kişiler için “Ruhunu verdi/teslim etti ya da Azrail ruhunu aldı” Diye bir ifade kullanırız ya.. Bu da, andığımız savların günlük hayatımıza sızdırdığı bir inanç.. Felsefî anlamlandırma doğrultusunda bir kullanım. Çünkü, Kur’an-ı Kerim’de tanımlanan ölüm olayının yine Kur’an-ı Kerim’de geçen “ruh” kelimesi ile bir bağlantısının olmadığını görüyoruz. Kur’an-ı Kerim’i dikkatle okuduğumuzda, ölüm olayının “vefat ettirdi, vefat ettirirken” sözleriyle anlatıldığını görürüz. Türkçesi ile, aldı; bütünüyle aldı.. Alınan ne; üflenmiş olan ruh mu? Hayır, nefis…

Kur’an-ı Kerim’deki, ölümden sonraki diriliş ve Cennet’e girişle ilgili haberlere baktığımızda da alınanın ruh değil, nefis olduğu sonucuna varırız.. İnsanların uyuduklarında nefislerinin alındığı, eceli gelenlerin tutulduğu, gelmeyenlerin ise ertelendiği (39/42) olayını anlatan ayet ölüm olgusunun nefis bağlamını; yeniden diriliş aşamasında nefislerin eşleştirildiğini/birleştirildiğini (bu amellerle birleşme diye yorumlanır) haber veren ayet (81/7) kıyametteki kalkışın nefisle olduğunu; “ey mutmain nefis cennetime gir” mealindeki (89/27-30) ayet ise cennete girenin de nefis olacağını vurgular..

Görüldüğü gibi ölümde de, yeniden dirilişte de, Cennete girişte de “ruh”tan bahis yok; yalnızca “nefis” söz konusudur. Peki, nefis ne?.. İnsanın insan olarak kendisi, kendi varlığı, kendi kişiliği.. Hani Yüce Allah için de, sıfatlarından söz edilirken, “kıyam binefsihi” diye belirtilir ya.. “Kendi nefsiyle, zatıyla var olan; kendiliğinden var olan” İşte, nefis, budur. İnsan için kullanıldığında insanın kendisi ve üstelik bir bütün olarak, parçasız, yekpare bir bütün olarak kendisi.. Tabii ben bunları anlatırken, sizin hafızalarınızda “ruh” ve “nefis” karşıtlığına ve mücadelesine ilişkin bildikleriniz canlanıyor.. Ama, ne yazık ki, işte onlar, Kur’anî bir dayanağı olmayan ve andığımız Bâtınî savların, felsefî söylemlerin inancımıza, toplumumuza sızdırıp, benimsettiği şeyler..

Zihninizde, “tamam da…” diye başlayan düşünceler/sorular ortaya çıkabilir, bu noktada: Ölümde, mahşerde, ahirette olay nefsin çevre ve çerçevesinde gerçekleşiyorsa, hadi buna “tamam” diyelim de, peki, bugüne dek bu işlevi üstleniyor gördüğümüz “ruh” nerede ve nedir?

İşte, bu sorunun sorulmasıyla birlikte, geldik birincil, esas konumuza; “ruh” konusuna…

“Ruh nedir?” diye sormak istediğimizde, bakıyoruz, birileri bizden çok önceleri bu soruyu sormuş. Hem de kime? Efendimiz âleyhissalâtvesselama.. Soranlar kimler?.. Yahudiler.. Aktarıldığına göre, pek çok sorunun sıralandığı bir listenin başında bu konu yer alıyor.

Yine aktarıldığına göre, Efendimiz âleyhissalâtvesselam soruyu, konuyla ilgili vahiy geldikten sonra yanıtlıyor. Yanıt olan ayetin meali şöyle: “Sana ruhtan soruyorlar; de ki: Ruh, Rabbimin emrindendir; onun hakkında size çok az bir bilgi verilmiştir..”(17/85)

Bu çok az diye nitelenin bilgiye ulaşabileceğimiz tek kaynak olan Kur’an-ı Kerim’e baktığımızdaysa “ruh”un çok çeşitli bağlamlarda kullanıldığını görüyoruz. Bâtınîliğin ruhunu alabilmek için “ruh” konusuna epeyce eğilmemiz gerektiğinden, bunlara kısaca da olsa göz atacağız:

Kur’an-ı Kerim’de ruhun doğrudan doğruya vahiy anlamında kullanıldığı ayetler vardır. Bunlar üç ayettir. (40/15, 42/52, 16/2). Yukarıda andığımız “ruh üflenme” haberlerindeki “ruh”u da, ki böyle bir yorum gayet uygundur, vahiy anlamı içinde değerlendirirsek, ayet sayısı 8’e çıkacak demektir.

Kur’an-ı Kerim’de “Ruh”un belli bir kişiliği bildirmek, tanıtmak üzere “isim” olarak kullanıldığı ayet sayısı ise, 9’dur. Bu “isim”, bu ayetlerin dördünde (2/87, 2/253, 5/110, 16/102) Ruh-ul-Kudüs, birinde Ruh-ul-Emin (26/193), kalan dördünde ise, doğrudan doğruya “Ruh” olarak geçer. Cebrail, Mikail, Azrail ve İsrafil âleyhisselamların dışında ve hatta bunlardan daha büyük bir melek bulunduğu ve “Ruh” adının ona ait olduğu şeklindeki kimi zayıf aktarmalar bulunmakla birlikte, burada anılan isimlerin Cebrail Âleyhisselama ait olduğu doğrultusunda neredeyse bir ittifak vardır.

Nitekim bu ayetlerde anılan “Ruh”, doğrudan doğruya kimi eylemlerin öznesi durumundadır. Meryem âleyhisselam Annemizle ilgili haberlere baktığımızda “ruh” kavramları ile ilgili olarak vurgulamağa çalıştığımız bu farkı daha iyi görürüz: Meryem Suresi 17’nci ayette kullanılan ifade, mealen, şöyle: “Derken/sonra biz ona Ruhumuzu gönderdik de, o kendisine bir insan kılığında göründü..” Dikkat edilirse, burada ruhun üflenme olayı yoktur da, doğrudan doğruya Ruh adlı meleğin Meryem Annemize insan şeklinde görünmesi vardır.

Tahrim Suresinin 12’nci ayetinde ise, mealen, “Ona ruhumuzdan üfledik.” İbaresi kullanılır. Anlaşıldığı üzere Ruh adlı melek insan suretinde görünmüş ve bu görünmeyle birlikte ve görünen aracılığıyla Yüce Allah, Meryem Annemize “ruhundan” üflemiş…

Nisa Suresinin 171’inci ayetine baktığımızda olayı daha kolay kavrayabileceğimiz bir açıklık görürüz: “İsa Mesih, sadece Allah’ın elçisi, Meryem’e atmış/ulaştırmış/ilka etmiş olduğu kelimesi ve O’ndan/kendisinden bir ruhtur..”

Dikkat edilirse, olayda, Ruh’un (ki bu anlamıyla meleğin adı) Meryem Annemize insan şeklinde görünmesi; bir de, bu meleğin Ona Yüce Allah’ın bir “kelimesini” yönlendirmesi/ulaştırması var. İsa Mesih, Yüce Allah’ın, Cebrail aracılığıyla Meryem’e eriştirdiği, ilka ettiği bir kelime, ve Yüce Allah’tan bir ruh.. Yüce Allah’ın “Biz ona ruhumuzdan üfledik.” Diye haber verdiği bir ruh.. Demek ki, “Ruh” Kur’an-ı Kerim’in bu ayetlerindeki kullanımıyla özelde meleğin adı, genel kullanımda ise, üflenen şey..

Dikkat edilmesi vurgusunu yaptığım bu olayda asıl dikkat edilmesi gereken ise, “ruh” ve “kelime” kavramları; bunların kullanım bağlamları.. Meryem Annemize “kelime ulaştırılıyor”.. Meryem Annemize “kendi ruhundan üflüyor”.. İsa âleyhisselam “ulaştırılan kelime” ve “O’ndan bir ruh”…

İşte bu geldiğimiz nokta, “Sana ruhtan soruyorlar; de ki: ruh rabbimin emrindendir..” Diye başlayan ayetle ilgili aydınlığı yakalayabileceğimiz ve dolayısıyla geleneksel/mistik/felsefi ruh anlayışı/inanışı ile Kur’an-ı Kerim’de geçen ruh kavramının farkını belirleyebileceğimiz yer..

Yukarıda geçen “Bu soruyu soranlar kimlerdir; Yahudilerdir; peki niçin soruyorlar:” vurgumuza dönüş yaparak, konumuzu sürdürelim:

Çünkü, Yahudi Bâtıniliğinin temel öğretisi olan “Kabbala”da da yukarıda andığımız “Gelenek” diye adlandırılan Bâtınî öğreti yer almaktadır. Zaten Kabbala’nın kelime anlamı da “gelenek”tir.

Burada biraz ayrıntı vermemiz, “Gelenek” adıyla sürdürülen öğretinin, yukarıda andığımız Tin suresine kendilerince anlam yükleme örneğinde olduğu gibi, dinlere ait kavramları nasıl istismar ettiklerini görmemiz bakımından önem taşıyor.

Kabbala’nın kendini takdimde temel savı şu: Musa, ümmetinin önüne Tevrat’ı koyarken, diğer yandan da asıl gerçekliğin gizil bilgisini beraberindeki 70 kişiye öğretti. Onlar bu sırrı, ağızdan kulağa aktararak yaşattılar.

Bu sözlerindeki gerçek olgu, böyle bir 70 kişinin varlığı. Nitekim, hem Tevrat’ta (Çıkış/24-1), hem de Kur’an-ı Kerim’de (7/155) bu 70 Kişiden söz edilir. Musa âleyhisselam ile birlikte Tur’a çıkıp, (belli bir uzaklıkta durarak) Yüce Allah’ın tebliğini duymuşlardır.

Gerçek olmayan ise, mutlak gerçekliğin yalnızca bu yetmiş kişiye öğretildiği.. Bu bir kere, peygamberliğin umumî oluşu prensibine aykırıdır. İkincisi, kendilerine ait bu sözlerini yine kendileri yalanlamaktadır.

Nitekim, Kabala öğretisinin en önemli iki kitabından biri olup da, 2. Yüzyılda yaşamış Simeon Bar Yahoi tarafından kaleme alınan Zohar kitabında, bu kişi, bir mağarada 13 yıl boyunca yaşadığını ve kitabının kendisine ilham edildiğini belirtir. Çevir kazı yanmasın… Yahudiler tarafından kabul görmek için kendini önce 70’lere nispet edeceksin, ardından da kendi ilhamını gündeme getireceksin.

Şu ilham konusu da, ayrı bir uydurma.. Çünkü, gerek o kitapta, gerekse Geleneğin diğer kollarına ait söylemlerde dile getirilen öğretinin ucu, ta, Babil’e kadar gidiyor. Nemrut’un ülkesine.. Yani, İbrahim âleyhisselamın karşısında mücadeleler verdiği inanca.. Hatta, belirtmiştik, Kardeş Katili Kabil’e…

Bu söylemin konusu olan öğretide de, hepsinde olduğu gibi, “ruhun doğası, iyilik ve kötülük ve de ruhun arındırılması ya da kurtarılması, tanrıya ulaştırılarak tanrılaşma imkânının yakalanması” konusu geniş bir yer tutar.

İşte, bu “Gelenek” inancını taşıyan Yahudiler soruyor. Bu; öğrenmek için değil de, “yoklamak” için sorulan bir sorudur. “Acaba, O’nun vereceği yanıttan kendimize bir tutamak bulabilir miyiz?” Umuduyla.. Tutamak bulacak ve bu tutamakla da Nebevî Öğreti’yi “Gelenek”leri doğrultusunda yorumlayıp, bozunuma uğratıp, kullanacaklar.. Nitekim, İsevîliği aynı yöntemle bozmuş ve gerçekte geniş şemsiyeli bir tasavvuf ekolü, bir tarikat olan “kilise dini”ne çevirmişlerdir.

Burada, bir ara soru üzerinde durup, sonra devam edeceğiz: Niçin bunu yapıyor ya da yapmak istiyorlar? Kısa yanıtı şu; Yüce Allah’ın kullarını kendilerine kul edinmiş oldukları düzenlerini devam ettirebilmek için. Ayrıntıya girmeden belirteyim. İnsanlar iki gruptur, bunlara göre: Er kişiler, her kişiler. Er kişi olan kendileri mutlak hakikatin bilgisini sahip kimseler olarak, zahirle oyalanmağa mahkûm bulunan her kişi kategorisindeki kimselerin ensesine binip, saltanatlarını sürdüreceklerdir. Nitekim, Roma Sezarları da, komutanları da, Firavunlar da, “Corc Dabulyu Buş” da dâhil, tiranların hepsi, bu “Gelenek” öğretili tarikatların bağlılarıdır. Ve, Resuller de, bu inançları ortadan kaldırmak için gelmişlerdir. Ve, her Resul’den sonra, onlar yine yeni gelen dinden kendilerine yontacak hükümler bulmuşlar, gemilerini yüzdürmüşlerdir. İşte, bunun yoklaması yapılıyor, sorulan soruyla… Soruya yanıt, vahiyle veriliyor: “De ki, o Rabbimin emrindendir; size ancak az bir bilgi verilmiştir.” (17/85)

Ruh, emirdendir.. Emir, Arapça’da, buyruk, söz, iş, eylem, yetki, etkinlik gibi anlamlara gelir.

Bu ne demektir, bunu nasıl anlayacağız?

İlkin Geleneğin ruh inancına bakacağız anlamak için. Geleneğe göre, “ruh”, şeylerden bir şeydir; bir fenomen, kendi kendisiyle bir varlıktır. Küllî olanı yaratıcıdadır, yaratılan insana da cüzi olarak aktarılmıştır,

Kur’an-ı Kerim’in bu ifadesine göre ise, ruh, “şey”, yani bir “varlık” değildir. Tabii burada yukarıda da aktardığımız özel isim bağlamındaki kullanımı bir yanda tutarak söylüyoruz. Evet, o yalnızca, bir söz ya da buyruk veya yetkidir. Nitekim değinmiştik, Kur’an-ı Kerim, ruh kelimesini doğrudan doğruya vahiy anlamında da kullanır.

Demek ki, İslâm’da Bâtınî Geleneğin ruh anlayışına ve haliyle de buna dayalı öğretilere, uygulamalara yer yoktur. Ne insanın ruhunun arındırılmasına, ne nefsinin baskı altına alınarak böylece ruhun özgürleşmesini sağlama yöntemlerine, ne şuna ne de buna…

Haliyle de insanı bu doğrultuda eğitecek, yönlendirecek, aklayıp paklayarak cennetlik melek haline getirecek, yücelmesi ve tanrıyla birleşmesi, tanrılaşması yolunda önderlik yapacak öğretmenlere, öncülere, yol göstericileri de yer yoktur.

Görüldüğü üzere bu inanç, esas itibariyle, Dinler Tarihinde Animizm diye anılan ve her şeyde bir ruh bulunduğu ve bu ruhların birliği temel inancı üzerine kurulan ilkel dinin, Pozitivist anlayış sahiplerinin savlarına göre “ilk din”in, bir uzantısı, zaman içinde söylemi geliştirilmiş bulunan bir uzantısıdır; hatta söylemi geliştirilmiş olan bir Animizm’dir. Bu yanıyla da, her şeyi madde ve maddenin birliği ile izah eden materyalizmin negatif bir yorumu, bir tür negatif materyalizmdir.

Klasik yöntemi bir yana bırakarak inançların kaynağını, daha doğrusu bu inançların kaynağa yaklaşımını göz önüne aldığımızda ise, dinlerin daha farklı bir kümelenme ile iki grubu girdiğini görmekteyiz. Buna dayanarak biz, Semavî Dinleri ‘iletilmiş dinler” başlığı altında toplarken, onların söylemlerini çarpıtarak yorumlayan andığımız inançları da “türetilmiş dinler” başlığı altında topluyoruz Ve, semavî dinlerin öznel adı nasıl ki, İslâm ise; ötekilerin topluca adı da Bâtınîliktir diye düşünüyoruz. Çünkü ilk grupta Elçiler eliyle getirilen haberler vardır, ikincilerde ise marifet yoluyla bilginin kaynağına gidilerek gerçekliğin oradan öğrenildiği savı bulunmaktadır.

Bununla birlikte bu inanç Müslümanlar arasına da girmiş midir?

Evet; girmiştir… Nasıl girmiş, nasıl gelişmiş, nasıl yayılmış, nasıl yerleşmiş, hangi maskeleri kullanarak bu başarıya ulaşmış ve daha önemlisi hem bireylerde, hem dini anlayışlarda, hem toplumda ne gibi tahribatlar yapmış diye sözü açacak olursak, sanırım en azından yeniden bir buçuk, iki saatinizi almam gerekecek.

Kaldı ki, en temel noktasından itibaren irdeleyerek Bâtınîliğin batıl ve battal olduğunu belirlediğimize göre, bundan sonrası da zait, fazladan bir söz olacaktır.

Bununla birlikte önemli, gerçekte bu konulara eğilmemizi zorunlu kılan bir nokta daha vardır ki, o noktaya değinmeden konuşmayı sonuçlandırmak, bütün söylenenleri boşlukta bırakacağı için, biraz daha sabrınızı rica edeceğim.

Konuşmayı hazırlarken adını bir türlü hatırlayamadığım Batılı bir tarih felsefecisi, insanlık tarihinin gizli örgütlerin birbirleriyle mücadelesinden ibaret olduğunu söyler. Muhtemelen o gizli örgütlerin birbirleriyle mücadelesini kast ediyordur, ama, biz bunu “birbirleriyle ve Yüce Allah’ın Elçileri ile mücadeleleri” diye okuyabiliriz.

Ve bizim açımızdan, ikinci vurgu daha da önemlidir. Nitekim konuşmamın içinde Musevîliğin dönüşme sürecine şöyle bir değindim. İsevîlikte de benzeri bir süreç yaşanmıştır. İslâm Âlemindeki dönüştürme girişimlerinden biri olan Harranîlerin Tercüme faaliyetleri ile oynadıkları role de değinmiştik. Kelâmcılar ve Mutezile başlığı altında anılan mezhepler, bunların söylemlerine karşı İslâmî argümanlar oluşturdular. Büyük çapta bir çarpışma oldu. Bu çarpışmalar sırasında kendini iyice felsefî yöntemlere kaptıran kimi mutezilî kollarda veya o çatı altında yer alan bazı kimselerde ifratın da ötesine varan tutumlar ortaya çıkmakla birlikte, Harranî öğreti büyük ölçüde sarsıntı geçirdi; handiyse etkisi görülemez oldu. Ancak, bu durum Bâtınî eğilimli İhvan-ı Safa hareketinin çıkmasını ve yayılmasını önlemeğe yetmedi. Ve bunun da ucu biliyorsunuz başta Karmatîlik olmak üzere pek çok terör olaylarına kadar uzandı. Olaylar sırasında Müslümanların çektikleri bir yana, sonrasında da İslâm Âlemi -belki de Kıyamete dek uzlaşamayacak biçimde- bölük bölük parçalara ayrıldı.

İslâm’ı dönüştürme konusunu dile getirirken sözü Harranîler ile açmamız, konuşma sırasında bu inanç sahiplerinden bahsetmiş olmamız dolayısıyladır. Gerçekteyse, bu doğrultudaki girişimler ve eylemler onlardan çok daha önceleri ortaya çıkmıştır.

Hatta ilk adım, Dırar Mescidi ile atılmıştır. Bilindiği gibi Medine’de bir takım kimseler “Yağmurlu ve fırtınalı havalarda Mescit’e gelmek zor oluyor; öte yakaya bir mescit inşa ettik” diyerek Efendimiz âleyhissalâtvesselamı orada namaz kılsın diye davet etmişler.. O da bu davete sefer dönüşü icabet edeceğini bildirmiş; ancak, dönüş yolunda gelen bir vahiy doğrultusunda bu mescit yakılıp yıkılmış; kurucular da Medine’yi terk edip kaçmışlardır.

Tarihler bu olayı “Orada Bizans adına casusluk yapanlar barınıyordu, hatta ayaklanma için silâh yığınağı yapılmıştı” sebebine bağlarlar. Ancak, kurucuların İslâm’dan önceki dönemde “zahit” olarak tanındığı ve bu eğilimlerini Müslümanlar arasında da yayma girişiminde bulunduğu gerçeğini göz önüne alırsak, Dırar Mescidinin Bâtınî öğretiler için bir merkez oluşturmak amacıyla kurulduğunu kolayca belirleyebiliriz. Ayrıntıya girmeksizin olayı burada bırakarak, sonraki basamaklara kısaca göz atalım.

İkinci adım ise, Emevîler döneminde…

Yönetimden memnun olmayan Müslümanlar arasında zühde yöneliş kapısının kullanılması ile gerçekleştirilen, bugün adına tasavvuf dediğimiz hareketin başlatılması. Keşişler gibi “sof” giyinerek uzlete çekilip, kurduğu tekkede zahidane bir yaşam biçimini yeğleyen Ebu Haşim (öl: 767) ile başladığı öne sürülen oluşum.

Bu oluşum Tasavvuf Tarihi disiplini içinde ele alındığında gerek dönemlere ve gerekse gelişmelere ilişkin farklı yaklaşımlarda bulunulur. Biz bunları bir yana bırakarak, sadece Bâtınî Öğretiyi Müslümanların gündemine sokan bir iki isimden söz etmekle yetineceğiz. Şöyle:

Bâtınî ilmini semboller kullanarak sözle anlatan ilk kişi, Zunnun el-Mısrî’dir (öl: 859). Bu zat, aynı zamanda Mısır Hiyerogliflerini de çözen ilk kişidir…

Bu ilmi gizlice öğreten ilk kişi, Cüneyd el-Bağdadî (öl: 910),

Bâtınî ilimleri kürsüde söz konusu eden ilk kişi, Ebubekir el-Şiblî (öl: 945),

Zahir ilmini “yol”, Bâtın ilmini ise varılacak “menzil” olarak betimleyen ilk kişi, Gazalî’dir (öl: 1111).

Bâtın ilmini sistemleştirip bir öğreti haline getiren ilk kişi, Muhyiddin el-Arabî’dir (öl: 1240). “Velayet, Nübüvvetten üstündür” savını öne süren ve bu savını da “Veliler bilgileri resullere vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar.” Sözleriyle gerekçelendiren kimse… Dikkat ediniz, Nebiler melekten alıyor; veliler ise melekten de değil, meleğin bilgiyi aldığı kaynağın kendisinden alıyor. Meleğe bile ihtiyaç duyulmuyor. İbni Teymiye, bu ifade ile Bâtınî ilimlerin vahye denk tutulduğuna işaret eder. Oysa, görüyoruz ki, aradan melek de çıkarıldığına göre “vahiyden daha ileri” bir bilgilenme savı var, burada.

Bâtınî ilimler merkezli ve çevreli bir öğreti olan Tasavvuf Tarihi ile ilgili araştırmalarda, Veysel Karanî (öl: 657) ile başlayıp, Rabia Adviye (Rabiat ül Adeviyye, öl: 801) isimli kadın sofîde son bulan bir “Züht Dönemi”nden söz edildikten sonra, tasavvufun 9. yüzyıldan itibaren, iki kola ayrıldığı belirtilir ve bu kolları izleyenlerle birlikte aralarındaki görüş farkları üzerinde durulur. Öyle ki, kollardan biri Bâtınîliği izlemişken, diğerinin neredeyse İslâmî bir “disiplin” sayılması gereken bir çizgide kalabildiği öne sürülmüş olur.

Biz bu ayırımı onların kendi içinde birer fraksiyon olarak kabûl etmekle birlikte, bu aklama-paklama gayretinin yanlış olduğunu düşünmekteyiz. Bu yüzden de, bu kollardan birini “İslâm’ı Başkalaştıranlar” olarak adlandırırken, diğerini de “İslâm’da Başkalaşanlar” diye anmaktayız.

Bu ayırım bağlamında yapılabilecek en iyi niyetli yorum şu olabilir:

İlk koldakilerin, tarih boyunca her Nebinin getirdiklerine yaptıkları gibi, kavramların içini boşaltarak kendi anlamlarıyla yükleme yapmaları gibi, diyelim ki, ikinci koldakiler bunun önüne geçmek ve olayı İslâm’ın dairesine çekmek için bu kez onların kavramlarını alıp, İslâmî inanca göre yükleme yapmak istemişlerdir.

Ama bu tutum, niyetler bu olsa bile, gerçekte, tasavvufun meşrulaştırılmasına, meşrulaşmasına, daha doğrusu öylece görülmesine/görünmesine yol açmış; böylece, Tasavvuf, Müslümanlar arasında daha kolay yayılmış; Bâtınîlik bu açılan kapıyı kullanarak inançlara daha fazlaca ve kolayca sızabilmiştir.

Kaldı ki, iki noktaya işaret ettiğimizde bu “iyi niyet” ürünü yaklaşımın pek de tutarlı olduğunu söylemek de pek mümkün değildir.

Birincisi, “ikinci kol” içinde zikredilen ve Sünnî Müslümanlar arasında tartışmasız bir yeri bulunan Gazalî’nin zahirî ilme yalnızca bir yol gözüyle bakarken, menzil olarak Bâtınî ilmi göstermesi.. Ya da, seyrü sulûk sonunda insanın tanrılaşabileceği savını rahatlıkla ileri sürebilmesi…

İkincisi ise, bütün tasavvuf kollarında, tarikatlarda Bâtınî ilimlerin sistemleştiricisi Muhyiddin Arabî’nin “ismet sahibi” imişcesine konumlandırılmış bulunması.. Onunla ilgili olarak yaptıkları en uç değerlendirmenin “Bizim aklımızın alabileceği konular değil.” Cümlesiyle ifade edilmesi.. Bu, tam teslimiyet, tam iman demektir..

Bütün bunları bir yanda tutarak, sonunda, kıymetli zamanlarınızı almama yol açan asıl konuya geliyorum:

Yeryüzü günümüzde de Bâtınî örgütlerin egemenliği altındadır, Komplo teorilerine ilişkin yazı ve kitaplarda okuduklarınızın tamamı “boş” şeyler değildir. Bunlara siz kendi yanınızdan aktab-ı kutupları, kutupları, üçleri, yedileri, kırkları da ekleyebilirsiniz. Bu son saydıklarımın dünyayı idare ettikleri doğrultusunda müritlerce söylenen sözler boş değildir; bir gerçeğin ifadesidir. Ama, şu andaki kutup kim derseniz bilmiyorum. On yıl öncesi Malta Şövalyelerinin Senyörü olan zattı. Dünyanın her tarafında vakıf, dernek, loca, tarikat, tekke, zaviye, manastır ve daha bilmem ne adları altında gerçekleştirilen kurumlaşmalarla insanlar kullanılıp sömürülmekte, kullanıcı ve sömürücüler ise, ne gariptir ki, kullanma ve sömürme güçlerini aynı insanların imkân ve kaynaklarını kullanarak sağlamaktadırlar. Çünkü, onları Bâtınî yöntemlerle kendi çevrelerinde halkalandırabilmekte ve içlerinden elverişli olanları da yapının sürdürücüsü kadrolara dâhil etmektedirler.

Bunlar için tarih boyunca en büyük tehdit ve tehlike nasıl ki Nebevî Öğreti olmuşsa, bugün için de en büyük korkuları bir bölümü ile de olsa sağlıklı bir Nebevî anlayışa sahip Müslüman toplumudur, Müslüman topluluklardır; Müslümanlardır.

Nitekim, 19’uncu yüzyıllara gelindiğinde Müslümanların topraklarının sömürgeleştirilmesi, Osmanlı’nın zaafa uğraması ve özellikle de İslâm’ın hakikatinin neredeyse unutularak, tüm coğrafyalarda “İslâm” adı altında tasavvufî inançların yerleşmesi, tasavvufa bulaşmamış olanlarda da “Din”in yalnızca bir “kültür”e dönüşmüş olması, bu korkuyu ortadan kaldırmışken/kaldıracakken, 1894 Yılında toplanan Mekke Kongresi ile birlikte, bu “korku” yeniden başlamıştır.

Biliyorsunuz, İslâm Âleminin içinde bulunduğu durumdan kurtulması için çareler aramak üzere, Sultan İkinci Abdülhamit’in buyruğu ile Cemalettin Efganî’nin organizasyonunu gerçekleştirdiği bu kongreye Dünyanın her yerinden Müslüman âlimler çağrılır. Kongrede alınan kararı, çalışmalara katılmış olan Mehmet Akif Ersoy “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm”ı mısralarıyla özetler.

İslâm Âleminin her yanında akademiler kurulur, dergiler yayınlanır, kitaplar yazılır/basılır, örgütlenmeler olur. Bu, Akif”in de vurguladığı gibi Kur’an-ı Kerim’in dönüşü, yeniden güçlü bir biçimde hayata girişi olayıdır.

Doğal olarak Bâtınî kesimde de bir canlanma baş gösterir. Tarikat faaliyetleri hızlandırılır, yaygınlaştırılır. Uzağa gitmeğe gerek yok. Sözgelimi, Ülkemizde tekke ve zaviyelerin kapatılmasına karşın, tarikat faaliyetlerinde azalma değil, artış gözlenir. Dahası, Celalettin Rumî, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi isimlerin şemsiyesi altında bu çalışmalar genç dimağlara varıncaya dek toplumun her kesimine yaygınlaştırılır.

Ama, bir sorun vardır. Muhyiddin Arabî ile doruğu tutmuş olan Bâtınî Öğreti, çağdaş Müslümanlara, özellikle Kur’an-ı Kerim ile tanışır gibi olanlara yetmemektedir.

Bu durumda İslâm’ın Kur’an-ı Kerim’e dönüşle kendini yenilemesi gibi, Bâtınî Öğretinin de yenilenmeğe ihtiyacı vardır. Ta ki, Yüce Kitaba muhatap olmağa aday genç beyinlerin önü kesilebilsin.

İşte, bu süreçte ortaya Mason locası mensubu bir Bâtınî çıkar: Fransız René Guénon… Abdülvahit Yahya adını alarak Müslüman olduğunu beyan edip, öteden beri Bâtınîliğin en önemli merkezleri arasında yer alan Mısır’a yerleşir. Bâtınîliğin yeni versiyonunu “Gelenek” adı altında piyasaya sürer. Kitapları inanılmayacak bir hızla tercüme edilip, İslâm Âleminin her yanına ulaştırılır. Genç beyinler, artık, yozlaşmış çağımız uygarlığına karşı çıkış için oraya kanalize edilecek; Kur’an-ı Kerim’in kendisi yerine Guénoniyen yorumuna muhatap olacaklardır.

Hatırı sayılır bir yol da alınır alınmasına, ama Kur’an bir kez ortaya çıktıktan sonra onun yolunu kesmenin imkânı da yoktur. Ve bütün desteklemelere karşın geleneksel tasavvuf gibi, Gelenekçi yorum da acze düşer… İslâm’ı ılımlılaştırma girişimleri de sonuç vermez.

İşte bu acze düşme noktası, 11 Eylül Olaylarının ve bu olay bahane edilerek Müslümanların üzerine topla, tüfekle, uçakla, füzeyle ve daha bilmem neler ile saldırıya geçildiği yerdir.

Petrol de, Irak da, Afganistan da, El Kaide de, öteki de beriki de birer bahanedir ve böyle bir bahaneye sahip olmak için bütün düzenlemeler de kesinlikle Bâtınî Merkezlerde gerçekleştirilmiştir/gerçekleştirilmektedir. Bush’un da bir “ehl-i tarik” olduğunu hatırlarsak, neyin ne olduğu daha kolay anlaşılır.

Amaç, Yeryüzünde yeniden boy gösteren Kur’an-ı Kerim’in önünü kesmektir. Madde Âleminin Sultanları ile Mana Âleminin Sultanlarının Bâtınî merkezlerde yapa geldikleri işbirliklerinin önüne bir engel olarak çıkan Kur’an-ı Kerim’i bertaraf etmektir… Bugün yaşanmakta olan olayları bu yaklaşımla irdelediğimizde pek çok şeyin anlamı/sırrı daha kolay çözülebilecektir.

Konuştukça konu uzayacak.. Sözlerime son noktayı sizleri Kur’an-ı Kerim’e sarılmağa çağırarak koyuyorum.. Çünkü Yüce Allah’ın kullarını kendine kul edinme doğrultusunda var gücüyle savaş başlatmış olan Bâtınilikle başa çıkabilmenin biricik yolu da, yordamı da oradadır; gerekli güç de ondan alınabilecektir.

Efendimiz âleyhissalâtvesselam, Elçilerin tümü ve sizlerin de arasında bulunduğu mümin kardeşlerim için selâm dileklerimi iletiyorum…

· 
*01.05.2007 Tarihinde Bursa Haraççıoğlu Medresesi'nde Verilen Konferansın Metnidir.