BIÇAK SIRTINDA ZORUNLU BİR GEZİNTİ*

 

Bu yazının yazıldığı sırada Mustafa Kaplan “içerideki” 6’ncı gününü yaşıyordu. Yayınlandığı şu gündeyse Mustafa Kaplan için, o kurtulmuş olacağın­dan ötürü, gün saymaktan vazgeç­miş olacağımızı umuyorum. Şu andaki ona yönelik “Yüce Allah, gönlüne genişlik ve sabır versin” duamızın, bu satırlar okunurken, “geçmiş olsun” cümlesine dönüş­müş olması dileğinde bulunuyo­rum.

Biliyorsunuz, Kaplan, 5816’nın ağlarına takılmış. Neler yazmış da bir durumla karşılaşmış, bil­miyorum. 5816’nın yoruma alabil­diğine açık ve olabildiğince yatkın oluşundan ötürü bahaneler üret­meye elverişli bir özellik belirtmesi yüzünden de, doğrusu ya, Mus­tafa Kaplan’ın ne yazıp ne söyle­diğini pek merak da etmiyorum. Nasılsa, olay, “kurt ve kuzu” öy­küsünün yeni bir versiyonudur, o kadar.

Arkadaşlarımızdan anımsayan­lar olacaktır: 8–10 yıl önceydi. Milliyet Yayınları arasında bir İn­giliz’in Atatürk’le ilgili kitabı çık­mıştı. Milliyet Gazetesi de, kimi alıntılar da yaparak, kitabı tanıtıcı bir yazı yayınlamıştı. O dönemin Milli Gazete yöneticileri, bu yazı­yı olduğu gibi “iktibas” etmiş; ne bir ekleme ne de bir çıkarma yap­maksızın sütunlarına aktarmışlar­dı. Kitabı çıkarmış olan Milliyet Yayınları ve de tanıtma yazısını hazırlayan ve ilk yayınlayan Milli­yet gazetesi ile ilgili hiçbir işlem yapılmamış olmakla birlikte, evet, bizim Milli Gazete yöneticileri bu “alıntı”dan ötürü ve 5816’ya dayanılarak takibata uğratılmış ve epey de bir uğraştırılmışlardı. Yine “kurt ve kuzu” öyküsü, ama, ni­çin?... Gizlemeye gerek yok; dindar kesim -nedense- Atatürk’ün potansiyel düşmanı sayıldığı veya sanıldığı için... Peki, öyle midir? Bu soruya sağlıklı yanıt verebil­mek için, oturup, uzun uzun “din­dar kesim”, “Atatürk”, “Atatürkçü­lük”, “Atatürkçüler”, “Atatürkçü ol­mayanlar”, “Atatürk’ü kullanan­lar” ve “Atatürk düşmanlığı ya da düşmanları” üzerinde irdelemede bulunmak gerekir. Buysa bir de­ğil, birkaç kitaplık iş.. “Best seller” üreticilerine duyurulur.

Bu satırların yazarı, kesintili de olsa 35 yılı aşkın yazı yaşamında ne bir yazısında ne de sayısı yirmi beşi bulan yayılanmış kitapla­rında Atatürk konusuna hiç değinmemiştir. Yakın tarihin -yazma konusunda- ilgi alanı içinde olma­masından olsa gerek. Buna, bir de, “yasalarla korunmuş bir kimlikle ilişkin sağlıklı düşünce üretilemeyeceği” kanısını taşımış bulunması­nı ekleyebiliriz. “Yasa”dan dolayı, çünkü, ya papağan olacak ya da böyle bir yasayı tutarlı görmemekten ötürü hırçınlık göstereceksiniz. Her ikisi de, evet, sağlıklı bir yazma olmayacak. En iyisi, susmak.. Bu susuşun tek “istisna”sı olmuş­tur, nitekim. Bundan 28 yıl önce, 1965 yılı 10 Kasım’ında gazetesi­ne yazdığı başyazıya “Ben Ata­türkçü Değilim” başlığını atmış ve yazı içinde de Atatürkçü olmayı­şının gerekçelerini birer birer sıra­lamıştır. O sıralar pek çok yazısı dava konusu olurken, garipsenecek bir biçimde hiçbir kovuşturma ve soruşturmanın konusu yapılmayan o yazı, bu yazarın, o güne dek varmış bulun­duğu yargı ve kanılarının bir özeti olduğu gibi, o günden sonraki çiz­gisinin de belirleyici bir önsözü durumunda buluna gelmiştir. O gün ne demişsek, aşağı yukarı, bu­gün de onu diyor bir noktadayızdır.

28 yıl önceki “Ben Atatürkçü Değilim” başlıklı yazıda, anımsa­dığım kadarıyla, Atatürkçülüğün “Altı Ok”la simgelenen “Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılâpçılık” ilkelerine değinerek, üç nokta üze­rinde durmuştum:

1. Bu kavramlar Atatürk’e ya da Atatürkçülüğe özgü değildir.

2. Bu ilkeler o günün ko­şullarına göre belirlenmiş birer po­litika olup, gerçek anlamda ilke niteliği taşınmamaktadır.

3. Bu il­kelere ad olarak alınan kavramlar o günden bu yana büyük anlam ve içerik değişikliklerine uğramış, dolayısıyla aynı kavramdan kay­naklanan pek çok fraksiyonlar doğmuş, hatta anlam ve anlayış farklılaşması yüzünden aynı kav­rama yandaş çıkanlar arasında bü­yük tartışma ve çatışmalar olmuş­tur.

Bu duruma göre, gerek “öz­günlük”, gerek “politika” olma so­nucu uygulanabilirlik bağlamında­ki değişiklik ve gerekse zaman içindeki anlayış farklılaşmaları yü­zünden ortaya çıkan “kavram" içeriklerindeki belirsizlik yüzün­den, tam tamına ve sahici bir bi­çimde “Atatürkçü” olmak mümkün değildir.

Nitekim zamanın akışı da bizi haklı çıkarmıştır. Günümüz Atatürkçüleri onun kurduğu Cumhuri­yeti ve dolayısıyla Cumhuriyetçilik anlayışını tartışmaktadır. Değişim ve İkinci Cumhuriyet tartışmaları bunun yalnızca bir örneğidir. Yine aynı çevreler, Milliyetçileri, kafa­tasçı ve benzeri adlarla damgala­yıp yıllar yılı baskı altında tutmuş, hırpalamışlardır. Bugün de “Milli­yetçilik” tartışma konusudur. Hem ilke hem de içerik olarak.. Halkçı­lık, içi boş bir kalıptan başkaca bir anlam belirtmemektedir. Devletçi­lik berhava edilmiştir ve artıkları­nın da kazınması için çaba göste­rilmektedir. Laiklik, anlamı üze­rindeki tartışmalar dolayısıyla kırk parçaya bölünmüş, herkes elindeki parçayı nalıncı keseri gibi kullan­ma eğilimindedir. İnkılâpçılık ise eğitim, hukuk, sosyal yaşam ve benzeri alanlarda işlevini bitir­miş, tarihe mal olmuş, dolayısıyla güncelliği kalmamış bir durumda­dır.

Daha doğrusu yeni yeni “dev­rim” söylemleri Atatürk’ün getir­diklerini ve oturttuklarını değiştir­me doğrultusunda buldozer gibi yürümektedir. Medeni Kanun’dan tutunuz da Tevhidi Tedrisat Yasası’na dek nice düzenlemeler Atatürk İnkılâplarını tanınmaya­cak duruma getirmiş; kala kala or­tada bir “Şapka Kanunu” kalmış­tır. Ki, kimi aklı evvel Müslümanlar da bu kanuna muhalefette bu­lunmak adına Hindu sarığı ve ben­zeri başlıklar taşımayı İslâm’la özdeşleştirip kamuoyunda İslâm’ın dibini oyarak, işte kendilerince hü­ner göstermektedir. “Atatürk’e muhalefet”e bakın hele...    

İşin garip yanı şudur ki, Atatürk’ün ge­tirmiş bulunduklarını değiştirme çabası içinde bulunanlar hep Atatürkçü geçin­mekte; nitekim, Atatürk Devrimlerinin çapına yakın büyüklükte değişikliklerle onun düzeninin neredeyse tamamını de­ğiştirmiş bulunan liderler her cümlelerine Atatürk’ün adıyla başlamaktayken.. Atatürk adını anmamaya büyük özen gösteren ve kamuoyunda da Atatürk düş­manı olmasa bile Atatürk karşıtı olarak bilinen kimseler de onun bütün ilke ve eserlerine (adını anmaksızın) sahip çık­makta, bekçilik etmekte ve hatta ona ait “Askeri ve siyasi zafer elde edilmiştir, şimdi sıra ekonomik zaferde..” gibi cüm­leleri bile inanarak tekrarlamaktadırlar. Evet; Atatürkçü olduğunu söyleyenler onu bırakmışken, ona karşı bilinenler ve görünenler (ve de öyle olduklarını sanan­lar) onun eserlerine, üstelik onun anlayı­şını da aynen benimsemiş olarak, sahip­lik etmektedirler. Devletçiliğe, Halkçılı­ğa, Cumhuriyetçiliğe, üstü kapalı Milli­yetçiliğe, nalıncı keseri işlevli Laikliğe ve hatta bazı yönleriyle ve bir dereceye ka­dar da İnkılâpçılığa...

Hey Mevlâ’m, sen nelere kadirsin ve senin şu kulların “ebe­min dediği” diye yol alırken ne garip ko­numlanma ve konuşlanmalar içine giri­yor, sokuluyorlar...

Atatürkçüyüm diyenlerin neredeyse Atatürk’le tüm bağlarını kestiği, Atatürk karşıtlarının da onun eserlerine ve ilkele­rine (ona ait olduğunun farkına varmak­sızın) dört elle sarılıp, sahip çıktığı bu tuhaf ortamda, bir de, Atatürkçülüğü bir saldırı silâhı olarak kullananlar vardır. Ki, bunlar gerçekten de insanlık için yüz­karasıdır. Çağımızın yobazlarıdır. Çağlar boyunca kılık değiştirerek gelen yobazlı­ğın son temsilcileridir. Osmanlı döne­minde işine gelmeyenleri ortadan kaldır­mak için “Şeriat”ı silah edinenlerin Şeriat ve gerçek İslâm’a nispeti neyse, bu tür Atatürkçülerin, Atatürkçülüğü silah ola­rak kullanan bu yobazların da sahici Ata­türk ve Atatürkçülükle ilgileri de işte odur, o kadardır. Yobazlığın güncel uzantıları­dır, bunlar.

Ya Atatürk düşmanları? Onlar da var elbette... Ve, onlar da, ger­çekten, birer uzantı; bir başka türlü uzan­tı... Atatürkçü olduğunu söyleyip onu terk edenler ile Atatürk karşıtı bilinip ona (eser ve ilkelerine) dört elle sarılanların boy gösterdiği bu tuhaf ortamda bir yo­bazlık uzantısı olarak Atatürkçülüğü âlet edinenler ile birlikte Atatürk düşmanlığı­nı âlem edinenler de cirit atmakta, işte... Kör dövüşü dedikleri budur işte.

Ya, Atatürk? O da var... Madem onu silâh olarak kullananlar var... Madem ona düşmanlığı çıkarları için verimlendirenler var.. Yani, iki yönlü istismarcıları var... Madem onun yaptıklarını değiştir­me çabası içinde olanlar ile bu çabalarına karşın “Atatürkçüyüm” diyenler var... Madem Atatürk’ü hiç anmamalarına kar­şın onun eser, ilke ve politikalarını izle­yenler, sahiplenenler var... Tüm bunlar var olduğuna göre, elbette, Atatürk de var....

Bunun ötesinde, bir de, yadsınamaz bir tarihsel kimlik olarak Atatürk var... Alparslan nasıl varsa, Fatih nasıl varsa, Atatürk de -işte- öylece var. İsteyen, kimi olaylardan yola çıkarak, Firavun nasıl varsa, Neron nasıl varsa, o da öyle vardır da diyebilir. Nitekim biz de, öylece, kimi olay ve uygulamalardan yola çıkarak, Atatürk‘ü, Alparslan ve Fatih’le birlikte anmaktayız. Alparslan, nasıl ki, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kalıntısı üzerine, Anadolu’da, yeni bir devletin te­mellerinin atıcısıysa, Atatürk de Osman­lı’nın kalıntısı üzerinde yeni bir devlet kurmuştur. Fatih, nasıl ki, Bizans’ın siya­sal, sosyal ve ekonomik uygulama ve ör­gütlemelerini alıp, Osmanlı’da uygulamaya koymuşsa, Atatürk de bugünkü Batı’nın kimi sosyal, siyasal ve ekono­mik uygulamalarını alıp uygulamıştır. İş­te, biz de bu benzerliklerden ötürü, öbür benzetmeleri yapanlara da bir şeycikler demeksizin, Atatürk’ün tarih içindeki varlığını, Alparslan ve Fatih ile birlikte anmaktayız. Lütfen diş gıcırdatmayın... İkinci Beyazıt’ın tahta çıkar çıkmaz Fatih dönemi uygulamalarını, üstelik de “Şeri­ata dönüş” adını vererek, birer birer orta­dan kaldırmış olduğunu anımsayın ve ta­rihte neyin ne olduğun üzerinde yeni baş­tan düşünmeye başlayın. Bu konuda Ata­türk tek örnek olmadığı gibi, Fatih de tek örnek değildir ve tüm tarihimiz, gerçek­ten de, “Batılılaştırıcı”larla doludur. Ne ise, konumuz bu değil....

“Peki, kimi uygulamalarından çıkarak, Atatürk’ü -alışıla geldiği üzere- şu ya da bu kişiye benzetmek varken, niye ille de Alparslan veya Fatih’le benzerlikleri bağ­lamında ele alıyorsun?” diye sorulursa, ya­nıt şudur: Âdil olmak için...

İbrahim âleyhisselamın babasının putçuluğu göz ardı edilerek, Atatürk’ün babasının şu ya da bu olduğu... Nuh ve Lût âleyhisselamların karları göz ardı edilerek, Atatürk'ün karısının, anasının, şusunun, busunun şöyle veya böyle oldu­ğu... Bunlar söylenir de, Atatürk’e karşıt­lık böylece yürütülürse, bilmek gerekir ki, bu kof bir uğraştır. Öncekilerin yakın­larının durumları kendilerinin bırakınız kişiliklerini, peygamberliklerine bile za­rar getirmemişken, berikinin anasıyla, babasıyla yargılanmak istenmesinin, bu gibi gerekçeler üretilerek aleyhinde bu­lunmayı haklı göstermeye kalkışmanın adaletle bağdaşır yanı yoktur. İçkinin, es­rarın ve harem dışına kadar taşan zampa­ralıkların, keyfi hapse attırıp baş kesme­lerin failleri düzinelerle Osmanlı padişa­hını göklere çıkaranların aynı gerekçeleri öne sürerek Atatürk’e muhalefet etmele­rinin de âdil yanı yoktur. Bunlar, bu tür söylemler ve sözler, Atatürk karşıtlığı ve ona muhalefet değil, halkı rehavet, atalet ve hamakata sürükleyici bir dedikoducu­luktur. O kadar...

Ben, yineliyorum, Atatürkçü değilim. Atatürk’ü şu ya da bu bağlamda aklama ve sevdirme çabasında hiç değilim. Ama, Müslümanlığını gereği, “Ebu Cehil” adlı kitabımda Ebu Cehil’e, “Belâm” kita­bımda Belâm’a, “Siyasal Katılım” kita­bımda Abdülmelik’e, Ömer b. Abdülaziz’e, Fatih’e ve daha başkalarına âdil bir yaklaşımda bulunduğum gibi, Atatürk konusunda da âdil olmak istiyorum. Ve, özellikle adalet talep etme konumunday­ken âdil olmamızın bir zorunluluk oldu­ğunu vurgulamak istiyorum. Hepsi bu kadar…

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

05.10.1993