VEDA HUTBESİNDE EVRENSEL İLKELER VE MESAJLAR*

 

Değerli Kardeşlerim,

Hepinizi saygıyla selamlıyorum…

1961–62 yıllarında çokça önemsediğim ve gerçekleştirmek istediğim iki konu, benim açımdan gerçekleşmesi mümkün görünen iki büyük mesele vardı. Bunlardan biri, bir Mehmet Akif Ersoy ya da Safahat Enstitüsünün kurulmasıydı, diğeri de “Veda Hutbesi”nin etraflıca ele alınıp anlatılacağı bir kitabın, belki de kitapların yazılmasıydı. Enstitü için güç yettirebilecek pek çok kimseyle görüştüm ama sonuç alamadım. Yapabileceğim de bu kadardı. Çünkü tek başına yapılabilecek bir iş değildi.

“Veda Hutbesi” ile ilgili bir kitap oluşturmak için ise, şartlar ancak o zaman el verdiği için. 1967 yılında çalışmaya başladım. Epeyce de mesafe aldım. Ama “dava arkadaşlarım” beni birlikte mücadele verdiğimiz cemiyetten tasfiye ettikten sonra orada kullandığım daktilo makinesini de elimden alınca yazma işine ara vermek zorunda kaldım. Aynı sıralarda başörtülü bir öğretmeni savunmaktan ötürü öğretmenlikten ihraç edilip aylarca işsiz kalınca da konuya bir türlü dönemedim ve kimi zaruri ev değiştirmeleri, taşınmalar sırasında da yazdığım metin kaybolunca çok önemsememe rağmen olay orada kaldı.

Bursa Eğitim ve Yardımlaşma Derneğinden Burhanettin Ayanoğlu “Veda Hutbesi ile ilgili konferans” vermem için öneride bulununca, tam 50 yıllık bir hayalimi kitaplık çapta değilse de bir konferans çerçevesinde olsun gerçekleştirme imkânını bulacağım için memnuniyetle kabul ettim. Bu yüzden en büyük ve en eski hayallerimden birini gerçekleştirmeme fırsat tanıyan, imkân veren Bursa Eğitim ve Yardımlaşma Derneği yöneticilerine teşekkür ederek konuşmama başlamak istiyorum: Teşekkür ederim.. İlgilerinizden ötürü burada bulunan siz kardeşlerime de müteşekkirim…    

Üzerinde konuşacağımız metin yaygın bir biçimde “Veda Haccı Hutbesi” ya da “Veda Hutbesi” olarak bilinmekle birlikte, hemen belirtelim ki aslında tek bir hutbe değildir. İlki Arafat’ta, ikincisi Mina’da, kimi rivayetlere göre bir üçüncüsü de yine Mina’da irat edilen hutbelerden yapılmış rivayetlerin daha sonraları derlenmesiyle oluşturulan bir metindir.

Değerli Kardeşlerim,

Bu özelliği dolayısıyla eldeki metne ilişkin olarak öncelikle birkaç noktaya işaret etmemiz gerektiğini düşünüyorum:

Birinci nokta şu: Rivayetlerin çokluğu yanında çeşitliliği sebebiyle elimizde “mütevatir”, dolayısıyla da “bütünüyle değişmemiş sağlamlıkta” diyebileceğimiz bir metin yoktur. Bunun sonucu olarak da metnin bu haliyle Efendimiz âleyhissalatvesselama “olduğu gibi”/lâfzen isnat edilmesi mümkün değildir. Rivayet edenlerden her biri kendi duyduğuna göre duymuş, kendi anlayışıyla anlamış ve haliyle de kendi üslubuyla ifade ve rivayet etmiştir. Anlam Efendimiz âleyhissalatvesselama ait olmakla birlikte anlatımın en azından bir bölümü üslup olarak ona ait değildir.

İkinci nokta da şöyle: Türkçeye çevrilme aşamasında, yine, aktaranlardaki kültür ve birikim, özellikle de Arapça ve Türkçe dillerine vukufiyet/hâkimiyet dereceleri, olabilir ki, aktarılan metnin asli anlamında kaymalara yol açmıştır.

 Değerli Kardeşlerim,

Hutbe, daha doğrusu hutbeler Efendimiz âleyhissalatvesselamın Miladi 632 yılının Mart ayına denk gelen Hicret’in onuncu yılı hac ayında yaptığı ilk, son ve tek haccı sırasında irat edilmiştir. Yani bundan 1.379 yıl önce… Bu, Miladi Takvime göre.. Hicri Takvime göre aradan 1422 yıl geçmiş; demek ki Müslümanlar Ondan sonra 1422 kez daha Hac etmişler… (Hutbeler: 9-10-11 Zilhicce, 8-9-10 Mart; vefatı 82 gün sonra..)

Bu tarihsel saptama, özellikle, Hutbe’de değinilen konuların, dile getirilen ölçülerin, ilke ve mesajların önem derecesini kavramımız bakımından büyük anlam ifade eder.

Bu durumu yaşadığımız dönemden bir örnekle anlatırsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Bugün için hemen herkes evde, okulda, çarşıda, işyerinde, kısacası gerek özel yaşamında ve gerekse kamusal alanda konuşurken, kürsülerde nutuk atarken ya da gazetesinde, dergisinde, bloğunda, mailinde cümleleri peş peşe satırları alt alta sıralayıp yazarken “İslam, din, iman” ve benzeri şeyleri gayet rahat bir biçimde söyleyebilmektedir. Bu rahatlık içinde konuşup söyleyen, yazıp çizen kimselere çok eski zamanlarda da değil bundan çeyrek yüz yıl önce insanların ayni şeyleri söylemekte zorlandıkları, söyleyenlerin ve yazanların mahkemelerde süründürüldüğü, hapislerde çürütüldüğü anlatıldığında nasıl ki anlamakta zorlanırlarsa.. Haliyle de o yıllarda bunun davasını güdenlerin o gün söyledikleri bugünküler için çok da önemli gibi görünmezse, 1.400 yıl önceki bu hutbede değinilen konular da bugün için pekâlâ sıradanmış gibi algılanabilir.

Bu yüzden Hutbe’yi okurken, incelerken “ne söylediği” kadar “ne zaman” söylendiği ve özellikle de “kimlere” hitap ettiği noktasını gözden kaçırmamak gerekir.

Her türlü sefahatin, içkinin, kumarın, falcılığın olağan görüldüğü, faizin insanları, özellikle fakir fukarayı perişan ettiği, zinanın övünç ve övgü vesilesi yapıldığı, güçlünün zayıfı ezdiği bir zulüm çarkının döndüğü, köle edinilen insanlara havyanlara davranıldığından daha kötü muamele edildiği, kadınların ortak nikâhlar/nikâhlamalarla orta malı olduğu ya da bir mal olarak miras konusu edildiği, bu bağlamda da insanların kendilerine “miras” olarak kaldığını kabul ettiği babasının, oğlunun, şusunun busunun eşini kendisine eş olarak aldığı, kan davalarının toplumun kılcal damarlarına kadar yayıldığı, haliyle de aldatmanın, hilenin, yalanın, dolanın her türlüsünün yaşandığı, kimsenin kimseye saygısının kalmadığı bir toplum düşünün. Bu, İslâm öncesi Arabistan’ın üstünkörü bir fotoğrafıdır ve dünyanın diğer bölgeleri de bundan pek de farklı değildir. Söz gelimi Hindistan taraflarında kast sistemi, Avrupa’da feodalite, Kilisenin “kadın”lar hakkında insan olup olmadığını tartışması, vücut temizliğinin günah sayıldığı gibi olayları bu diğer bölgeleri tanıtıcı örnekler olarak saysak, sanırım diğer bölgeler hakkında da bir fikir vermiş oluruz.

İşte İslâm’a böyle bir yaşamın içinden gelmiş, böyle bir kültür içinde yetişmişken İslâm ile tanışmış ve ister başından beri isterse sonradan Müslüman olmuş yörelerden/diyarlardan gelen 124.000 kişi. Bunların içinde kendi kızını elleriyle diri diri toprağa gömenler var.. Bunların içinde küçük bir kusur işleyen kölesini -geçmişte- çölün sıcağında güneşin insafına terk edenler var.. Bunların içinde, cahiliye dönemindeyken babasının ya da oğlunun eşiyle evlenenler var.. Bunların içinde işret âlemlerinde şiirin fırtınası içinde yaşarken çıkıp gelmiş olanlar var.. Bunların içinde buyruk yeni geldiği için henüz faiz pisliğinden arınmamış olanlar var.. Bunların içinde kan davasının etkisini yüreğinden atamamış olanlar var.. Ve belki de az da olsa aralarında farkında olmaksızın putunu hala kalbinde taşımakta olanlar var…

Evet; bu 124.000 kişi Hutbe ile bir bakıma kendini yenileyecek, bunun da ötesinde bu hutbeden edindiklerini yalnız İslam’ı kabul edenlere değil, kabul etmemiş bulunanlara da aktaracak… Yani, bu Hutbe’den edindikleri şeyleri andığımız rezilliklerden henüz kurtulamamış insanlara ve topluluklara da ulaştıracaklar…

İşte Hutbe bunların karşısında ve bunların içinde bunlar için irat ediliyor. Söylenenler, bugün bir bölümünü yaşamımıza taşıdığımız, taşıyabildiğimiz değerlerden henüz haberdar olmamış olanların da içinde bulunduğu bir topluluğa söyleniyor.. En azından bu değerleri bütün bütün özümleyememiş, özümseyememiş olanların da aralarında bulunduğu kimselere..  Ve gerçekten de kapkaranlık bir Dünya’da, kapkaranlık bir dünyaya…

Değerli Kardeşlerim,

Çok açık ve özlü bir ifade ile dile getirmek istersek diyeceğiz ki, Dünya ya tanışmadığı ya da kısmen tanışmış olanların da unuttuğu bir değerler manzumesiyle tanışıyor, bu Hutbe ile…

Hutbe ile ilk tanıştığımda beni en çok çarpan cümlelerden biri şu olmuştu: “Zaman, döne döne Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü hale geldi…”

“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim. (5/Maide: 3)” haberini taşıyan ayetin indiği bir günde/sırada.. Evet, bu ayet Arafat Hutbesi’nden sonra, zamanla ilgili olarak andığımız cümlelerin yer aldığı Mina Hutbesinden önce inmiştir; böyle bir zaman aralığında.. Yüce Allah “dinin kemale erdiği”ni haber veriyor, Elçi de ertesi günkü hutbesinde “zaman ilk günkü haline döndü” buyuruyor..

Bir dönemin kapandığını haber veren ayetin hemen ardından “zamanın döne döne ilk günkü haline” gelmesi.. Bu tevafuk beni çarptı. Ve, “zaman”ın, zaman dönüşümü olayının ardını kovalamağa başladım.

Güneş ve ay’ın “zaman için birer hesap ölçüsü (6/Enam: 96)” oluşu ve Kıyamet’le ilgili olarak da “Güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.. (75/Kıyamet: 9)” haberinin verilmiş olması, kovaladığım olayı gökyüzü cisimlerinde aramam gerektiği düşüncesine yol açtı.

Öyle ya, “din ikmal edilerek” bir dönem taçlandırılmış ve zaman da ilk günkü haline dönmüşse, bunun belirtileri gök cisimlerinde olmalıydı.

İlk aklıma gelen husus, hani Kıyamet’te ay ve güneşin bir araya gelmesi gibi, o gün gök cisimlerinin “bir araya” gelmesi oldu. Bir tespihin taneleri gibi art arda sıralanmaları. Acaba bu hiç olmuş muydu ve daha önemlisi o gün de gerçekleşmiş miydi? Uzun süre içimde taşıdığım ve astronomiyle ilgisi olanlarla karşılaştığımda da sorup durduğum bu ukdeyi, sonunda ve yakın zamanda, internet sayesinde ulaşılan bilgilerle çözmek mümkün oldu. Elimin ulaşabileceği yere kadar yaptığım yoklamalar sonunda gök cisimlerinin bir hizaya geldiği zamanlar olduğunu, Astronomide “Sistemsel hizalanma” denilen bu halin gerçekleştiği zamanların hesaplamalarla belirlenebildiğini öğrendim. Ne yazık ki, 2000 yıldan beri gerçekleşen 30 hizalanmadan hiç biri o günlerde gerçekleşmemişti. 632 yılına en yakın olanlar 569 ve 710 yıllarındaki hizalanmalardı.

Bunun üzerine “söylemin kesinlikle gökyüzüyle ilgisi olduğu” düşüncemden vazgeçmemekle birlikte, klasik açıklamayla yetinme cihetine gitmek zorunda kaldım.

Değerli Kardeşlerim,

İnsanlık için çok önemli bir mesaja geçit vereceği için bu klasik açıklamayı da sizinle paylaşmalıyım: Biliyorsunuz Hicri takvimde kullanılan “Ay yılı” ile Araplarca bilinmekle birlikte günlük şartlar içinde kullanılmayan “Güneş yılı” arasında 10 günlük bir fark var. Bu da bu iki farklı “yıl” uygulaması sırasında üç yılda bir “bir aylık” farka yol açıyor. Ay takvimine göre hareket edilmesi halinde gerek -üzerinde az sonra duracağımız- Haram Aylar/”Eşhurul Hurum” denilen ayların ve gerekse Hac zamanının “istenmeyen mevsimler”e rastlaması söz konusu oluyor. Bir bakıyorsunuz haram aylardan biri tam da savaş için elverişli bahar dönemine rastlamış, bir bakıyorsunuz Hac mevsimi ya soğuk kış günleri ya da kavurucu yaz sıcaklarına denk gelmiş. Bu durumda da tam havasında savaşmak haram olmuş ya da sıcaklar veya soğuklar yüzünden Kâbe ziyaretçileri azalmış. Oysa Hicaz’ın kalbi orada atıyor; oradaki panayırların canlılığında…

İşte kendilerince böylesine “uygunsuz” gördükleri bu durumu ortadan kaldırmak için, tutup her üç yılda bir yıla bir ilave ay koymak biçiminde Nesi diye bir uygulama yapmışlar. Böylece hem Hac mevsimi aynı günlerde kalabiliyor, hem de Haram Aylar istenilen savaşlar için engel olmayacak bir sıralamaya oturtuluyor. Ancak 33 yıllık bir aradan sonra sahici Ay yılının ayları ile Nesi yapılan takvimin aylarının, yani Güneş yılı ile Ay yılının örtüştüğü bir uygulama. 33 senede bir gelen bu yıllarda Hac mevsimi her iki takvim bakımından da aynı günlere rastlıyor.

İşte klasik açıklama bu.. Veda Haccı sırasında bu 33 yıllık döngü tamamlandığı için her iki takvim örtüşmüş ve dolayısıyla da zaman döne döne ilk yaratıldığı günkü haline dönüşmüş. Açıklamaya göre, Efendimiz âleyhissalatvesselamın hutbesinde vurguladığı durum bu..

Bu vurgunun insanlık için büyük mesajı ise, “Haram Aylar” esprisinde..

Hutbe’de bu andığımız uygulamaların “inkârda aşırı gitmek ve doğru yoldan sapmak olduğu” vurgulandıktan sonra “Allah’ın katında ayların sayısı on ikidir, bunların dördü haram aylardır..” buyrulur. Ve Zilkade, Zilhicce ile Muharrem’in art arda geldiği, dördüncüsünün de Recep olduğu belirtilir. Kur’an-ı Kerim de bunu şöylece haber verir: “Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah'ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesap (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca/kesintisiz savaşması gibi siz de müşriklerle topluca/kesintisiz savaşın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir. (9/Tevbe: 36)”

 Ayetteki “Kendinize zulmetmeyiniz..” ifadesi kimi yorumcular tarafından “Müşriklerin yaptığı gibi Nesi yapmanın zulüm olduğu”,  kimilerince de Haram Aylara riayet etmemenin zulüm olarak işaret edildiği belirtilmişse de, zulmü “Bu haram aylarda cihadı bırakmak veya ertelemek suretiyle düşmanlarınızın size savaş açmasına meydan verip, kendinizi kıtale uğratarak nefislerinize zulmetmeyiniz!” yorumuna bağlayanlar da vardır.

Kur’an-ı Kerim’in savaş halinden bahseden “Haram ay, haram aya karşılıktır; hürmetler (de) karşılıklıdır. Öyleyse kim size saldırırsa, onun saldırdığı gibi siz de ona saldırın. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki Allah, muhakkak ki korkup-sakınanlarla beraberdir. (2/Bakara: 194)” mealindeki ayeti, andığımız bu son yorumun pek de tutarlı olmadığını, hatta Haram Aylara riayet edilmesi gereğini daha belirgin bir biçimde vurgular.

Bu ve benzeri ayetlerdeki haberlere bakıldığında çok açık bir biçimde anlaşılıyor ki, Haram Aylar bir saldırıya uğramadıkça savaşmanın ve kan dökmenin haram sayıldığı, yasaklandığı aylardır (Misal: 2/Bakara: 217) . Arap geleneklerinden olan bir uygulama Kur’an-ı Kerim ve haliyle de Elçi tarafından onaylanarak İslamî bir şiar haline getirilmiştir ve adına ister “evrensel” ister “insani” deyin insanlık için “kurtarıcı bir mesaj olarak” yaşama geçirilmiştir.

Birkaç günlük ateş kesmelerin, kısa süreli silah bırakılmaların bile çoğu kez insanlığın belası olan savaşların söndürülmesinde nasıl etkili ve yol açıcı olduğunu düşünürsek, bir yıl içinde üçü art arda, sonuncusu da altı aylık bir ara verişten sonra gelen “savaşsız” dört ayın, bu aylarda “haram” oluşu dolayısıyla silahların bırakılışının insanlığa getirisinin ne olacağı daha iyi anlaşılır. “Savaşmayın!” buyruluyor, savaştaysanız bile yıl içinde bir zaman diliminde bir ay için, bir diğer zaman diliminde de üç ay için “haram”a riayet ederek savaşı kesin denilmiş oluyor. Elbette saldırıya uğrama durumu dışında …

Veda Hutbesindeki bu vurgu, kaynağını elbette Kur’an-ı Kerim’den alan bu vurgu, evet sadece bu vurgu bile savaşları önleyici, kesip durdurucu ve söndürücü bir mesaj olarak insanlığa en büyük armağan ya da çağrı değil midir?

Bu bölümü epeyce uzun tuttum. Uzun tuttuğumun da farkındayım. Veda Hutbesi’ne ve orada vurgulanan ilkesel ölçülere, verilen mesajlara ilişkin yorumlamalarda “savaş” kesen bu olgu üzerinde pek durulmamış olması, işte, olaya böylesine bir ayrıntılı bakış atmamıza sebebiyet verdi.

Savaş ve insanlık ilişkisi çünkü üzerinde ne kadar çok durulsa da gerçekte yetersiz denilebilecek kadar az irdelenmiş bir konudur. Savaş insanlığın bünyesinde her an harekete geçmeğe hazır bir kanser urudur. Bu yüzendir ki, İslam’da savaş tebcil edilmemiş, savaş körükleyicisi tutumları dolayısıyla Yahudi’ler de kınanmıştır. Savaş dolayımlı “tebcil” edici ifadelere gelince.. Tebcil savaşın kendisine değil; saldırı, güvenlik, özgürlük, hak arayışı, zulmü gidermek ve benzeri sebeplerle zorunlu hale gelen savaşmaya ve bu amaçlarla savaşanlara yöneliktir. İlkesel bağlamda tebcil edilmeyen savaş, bu gibi durumlarda sadece teşvik değil, emir de edilmiştir.

Değerli Kardeşlerim,

“Veda Hutbesi”nin basılmış halde ellerde ve sayfalarda, çerçevelenmiş olarak duvarlarda ve şimdiki zamanda da ekranlarda dolaşan pek çok nüshasında/sürümünde üzerinde konuştuğumuz “zaman” ile ilgili bölümün yer almayışı gibi, “başlangıç” cümleleri de bulunmaz. Bunlar her hutbede bulunan neredeyse klişeleşmiş/kalıplaşmış giriş cümlesi olarak algılanıp, yerden tasarruf etmek için olsa gerek metnin üst tarafına oturtulması genellikle ihmal edilir.

Bu başlangıç kısmında, Efendimiz âleyhissalatvesselam Yüce Allah’a hamt ve senadan sonra “O’na döneriz..” buyurur. “Dönmek”, hemen belirtelim ki “iman” edişten daha ileri bir boyuttadır. İman kalplerde bulunurken/taşınırken, “O’na dönen” kimse Yüce Allah’ı, haliyle de bu imanın gereklerini yaşamına nakşetmeye azmetmiş bulunur. Sonraki cümlede kötülüklerden Yüce Allah’a sığınma ifadesi yer alır. “Dönebilmek” öyleyse kişinin kendi gücünün ötesinde.. Ancak, Yüce Allah’a sığınma ile mümkün. Nitekim hemen ardından gelen “Allah’ın hidayet ettiğini kimse saptıramaz; O’nun şaşırttığını da kimse doğru yola koyamaz”. Evet; insanoğlunun yapıp ettiklerinin karşılığını göreceği gerçeği değişmez bir hüküm olmakla birlikte, demek ki, bu yapılıp edilenler konusunda asıl irade Yüce Allah’ın. Bu can alıcı oluşum/dönüşüm noktasında kimseler kalkıp kendine pay çıkarıp da, “ben” demesin..  Hele de kullardan falanın ya da filanın, bu kullara Efendimiz âleyhissalatvesselam da dahildir, hidayette bulunabileceği, insanların imanını kurtarıp bu imanlara kefil olabileceği gibi bir gaflete düşülmesin.. Ve daha önemlisi hiç kimseler de Yüce Allah’ın kullarını dillerine dolamasın. O’nun neyi kimin için ve ne zaman takdir edeceğini bilemeyiz. Her şeyi aşkın ve her şeyden taşkın rahmetine sığınırız.

Şehadet cümlesinin ardından, Efendimiz âleyhissalatvesselam, “Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkmanızı ve O’na itaat etmenizi tavsiye ederim..” diye sözlerini sürdürür..

Ve, bu uyarının arkasından da mesajlar art arda gelir.

Kimi uyarıları “Ey insanlar” hitabıyla başlar.. Kimileri “Ey müminler”, kimileri de “Ey ashabım” diyerek…

Veda Hutbesi üzerinde çalışanlardan bir bölümü mesajlara bu farklı hitapların ardından gelen uyarıları göz önünde tutucu bir yaklaşımda bulunmuştur. Bir bölümü de yalnızca Hutbe’deki sırayı izlemeyi yeğlemiştir. Konuşmamızın başında da belirttiğimiz gibi Hutbe derleme olduğu için bu sıralamalara dayalı yaklaşım da ancak itibari olmuştur.

Ben, insanlardan her birinin bu hutbeye muhatap olmakla mümin adayı olduğu, müminlerden her birinin de zaten Efendimiz âleyhissalatvesselam için “sahabe”, sahabeden de öte “veli” konumunu edindiği (5/Maide: 55–57) yolundaki inancımdan ötürü, hitaplara göre bir bölümlendirme cihetine gitmedim.

Değerli Kardeşlerim,

Hutbede değinilen konuların, vurgulanan ilkelerin, verilen mesajların ayrıntısına girmeden önce bir noktayı daha dikkatlerinize sunmak isterim.

Biliyorsunuz, Kur’an-ı Kerim 600 sayfalık bir kitaptır. İslam’ın ilkeleri ve mesajları esas itibariyle bu kitapta yer almaktadır. Buna ek olarak Allah’ın Elçisi’nin önderliğinde ve örnekliğinde yaşanmış olan 23 yıllık bir sürenin birikimi vardır. Buna ilişkin kayıtlar ne kadar tutar, kendiniz hesap edin. Böylesine bir birikimin birkaç saatlik bir ya da birkaç Hutbeye sığdırılması elbette ki mümkün değildir. O yüzden Veda Hutbesi’ni, adına bakarak, en an alıcı ilkeleri ve mesajları taşıya bir metin olarak görmemeliyiz.

Hatta okunduğunda görülmektedir. Orada insan ve insanlık, daha doğrusu insan ve toplumları için en başat birkaç konuya değinilmekle yetinilmiştir. Değinilen konulardan birkaçı ise, ya yeni buyruklar olduğu için toplumun tam tamına özümseyemediği, ya insanların sosyokültürel olarak etkisinden kolay kutulamayacağı, ya “daha iyi” olmak amacıyla aşırılığa gidebilecekleri veya insanlık için gerçekten de çok çok yeni anlayışları vurgulayan hususları içermektedir.    

İnsanlık için mutlaka uyulması hatırlatılan temel değerler can, mal ve ırzın masuniyeti, bunların kollanması olarak bir arada anılmış ve bunlara riayetin öneminin büyüklüğünü vurgulamak için de anılan değerler yaşanmakta olan Hac döneminin ve Hac edilen bölgenin kutsallığı ile tanımlanmış; aynı kutsallığa sahip oldukları belirtilmiştir. İnsanların mallarını, canlarını ve ırzlarını kutsallıkla özdeşleştirici bir güvenlik şemsiyesi altına almış, böylesine bir güvenceye kavuşturmuş bir söylem…

Efendimize indirilmiş olan hükümlerle insanın sadece canı, malı, ırzı değil kendisi de, kendi özü de güvenliğe kavuşturulmuştur. “Bugün şeytan sizin bu topraklarınızda yeniden etkili olmak ve egemenlik kurmak gücünü ebedi olarak kaybetmiştir..” müjdesi, işte, “insan” denilen varlığın en büyük düşmanı olan şeytana karşı kavuşturulduğu güvenliktir. Buradaki “topraklarınızda” ifadesi özel bir yeri veya bölgeyi düşündürtmemelidir. O, müminlerin bulunduğu her yerdir. Tıpkı Yeryüzü’nün per yerinin mescit kılınmış olması gibi.. Ancak şu var ki, kimi küçük şeyler bile şeytanı sevindireceği için verilen güvencenin hemen ardından bunlardan kaçınılması da buyrulmuştur.

Peki, bu durumda biz gerçekten de şeytanın etki ve egemenliği karşısında güvencede miyiz? Cevap: Bu bize bağlı.. Eğer gerçek müminler olabiliyorsak ya da müminlersek, kesinlikle güvencedeyiz. Değilse, şeytan, küçük şeylerden başlayarak, daha doğrusu büyük şeyleri küçük göstererek bizi boyunduruğu altına almakta zorluk çekmeyecektir.

Söz buradayken Hutbe’den iki vurgu daha.. Birincisi, buyruklara uyanlar Cennet’e girecek.. İkincisi bundan daha dikkat çekici bir ölçü: Dinde aşırıya gidilmeyecek. “Çünkü” diyerek açıklama yapıyor Efendimiz âleyhissalatvesselam: “Sizden önceki ümmetlerin helakine din işlerindeki aşırılıkları yol açtı…”

İnsanlığın biri canına, diğeri malına musallat olan iki kanser olayı vardır. Kan davaları ve Faiz... Efendimiz çok net bir ifadeyle -kendi ailesinden birinin kan davasını kaldırdığını belirterek- bu uygulamanın sonlandırıldığını bildirir. Kan davalarını ortadan kaldırıcı bir ölçü olarak da sorumluluğun kişisel olduğuna vurgu yapar: “Hiçbir caninin işlediği suçun cezasını evladı çekmez ve hiçbir evladın suçundan ötürü de babası sorumlu tutulamaz..” Bu, hukukun bile çok çok sonraları kabul ettiği bir ilkedir.

Ne acıdır ki, sonraları yaşanacak, kendisinin hemen ardından gelen zamanlarda başlayıp da dönemler boyunca sürecek bir olaya da şöylece işaret eder: “Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boyunlarını vurmayınız…”

Ve, faiz.. Faizin yasaklanmasını da yine akrabalarından birinin faizini kaldırdığını belirterek, hatırlatır.

İzlemeye devam ediyoruz: “Yüce Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa onudur. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başka soy ileri süren soysuz yahut efendisinden başkasına bağlılık gösteren nankör Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine, Müslümanların ilencine uğrasın..” Mal güvenliği gibi ırzın/soyun korunmasına da işaret eden ifadeler.

Değerli Kardeşlerim,

Bu ifadedeki bir cümlecik sanırım dikkatinizi çekmiştir: “Efendisinden başkasına bağlılık gösteren nankör..”

Evet, Efendimiz âleyhissalatvesselam “köle”den söz ediyor ve kölenin efendisinden başkasına bağlanmasının nankörlük olduğunu belirtiyor. Hem da gazabı, laneti ve ilenci gerektiren bir nankörlük.. Ancak hemen belirtelim ki, Hutbe’de köleliğe ilişkin tek vurgu bu değildir.

Nitekim, “Kölelerinize gelince..” diye bir başlık açar Efendimiz âleyhissalatvesselam.. Ve deyim ne kadar yerinde olur bilmem ama, “Köle Haklarını” sıralamağa başlar. Bu adlandırmaya şaşırmayınız. Kölenin neredeyse hayvandan daha hor görüldüğü bir ortamda işte esamisi okunuyor ve kendisine ilişkin buyruklar dile getiriliyor. Buna “köle hakları” denmez de, ne denilir?

Evet, köle haklarını sıralamağa başlar: “Kölelerinize yediğinizden yedirmeğe, giydiğinizden giydirmeğe özen gösteriniz. Bir hata yaparlarsa, hoş görün; onlara asla eziyet etmeyin. Çünkü onlar da Allah’ın kuludur…”

Gerçi Kur’an’ın getirdiği buyruklar uzun vadede yani bir iki nesil süresince artık kimselerin köle olarak kalmayacağı bir toplumsal yapıyı öngörmektedir. Bu yüzden de yok olacak bir konum söz konusudur. Buna rağmen, Efendimiz, bu bir iki nesillik süreç içindekilerin bile haklarını vurgulamak gereğini duymuştur.

Bu hakların zikredilmesinden sonra İslam Âleminde kısa denilebilecek bir sürede fiilen gündemden çıkmasına karşın “ismen/hukuken” epeyce bir müddet daha süren “kölelik”, İngiltere ve ABD’de 1807’de çıkarılan yasalarla ortadan kaldırılmağa çalışılmış, onları Avrupa Ülkeleri izlemiş, Osmanlı yasal düzenlemeyi 1847 yılında yapmış; ancak 1926 yılındadır ki, yani Veda Hutbesinde kölelerin durumuna el atılmasından tam 1300 yıl sonradır ki Milletler Cemiyeti’nin bir kararıyla da yasaklanmıştır.

Yasal olarak bu böyle görünmekle birlikte şimdiki durum ne acaba; kölelik gerçekten kalkmış mı? Ya da varsa eğer fiili kölelerin durumu ne? Bu sorunun yanıtını Efendimiz âleyhissalatvesselamın kölelere ilişkin buyruğunu hatırlatarak sizlere bırakacağım: “Onlara yediğinizden yedirmeğe, giydiğinizden giydirmeğe özen gösterin. Hatalarını hoş görün, eziyet etmeyin!”

Ey işverenler, ey işçiler, ey onları izleyenler ve gözleyenler, gözetleyenler.. “Yediğinizden ve giydiğinizden ve hoşgörün” ölçüleri bağlamında bir değerlendirme yaparak yanıt verin: 1926 Yılında alınan kararla birlikte “kölelik” gerçekten de ortadan kalkmış mı? İslam âleminde fiilen biten köleliğin de, acaba yeniden başımıza tebelleş olmuş olması gibi bir durumdan bahsedilebilir mi?

Görünen şudur: İnsanlık köleliği gerçekten kaldırmak için Veda Hutbesindeki ölçüyü yaşama geçirmeye muhtaç durumda.. Kölelik kaldırıldı savına karşın hala 1300 yıl önceki buyrukların düzeyi yakalanamamış durumda…

Kölelik ile ilgili buyruk, anımsanırsa “Onlar da Allah’ın kuludur..” sözleriyle biter. Efendimiz bu vurgunun ardından “Sözümü iyi dinleyiniz, iyi anlayınız, iyi koruyunuz” uyarısının ardından insanlık için, bütün zamanların ve bütün mekânların en insanî, siz buna isterseniz en evrensel gibi bir tanımlama yapın, evet en insanî, belki de bütün insanlık halleri ve tutumları için temel niteliğindeki en insanı bir ilkeyi dile getirir:

“Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Âdem’densiniz. Âdem de topraktandır. Arap’ın Acem’e, Acem’in Arap’a üstünlüğü yoktur. Onur ve üstünlük ancak erdemle/takvayla elde edilir.”

Acem kelimesi, Arap olmayanları anlatan bir isimlendirme… Ve insan haklarının tavan yaptığı vurgu…

Gerçi biz “soy bağı” dolayısıyla “köle”nin anılmış olmasından ötürü “Köle Hakları”na giriş yaptık ama, Hutbe’de bunun öncesinde kadınlara ilişkin buyruklar vardır. Var olmasına vardır ya, ben yine de konuşmam sırasında sözünü edip etmemekte duraksadım.

Değerli Kardeşlerim,

Nasıl olsa herkesin kölesi/işçisi yok; bekâra kadın boşamak örneği bunlardan söz etmek kolay.. Ama kadınlar? Ülkemin insanlarını, kadınların durumunu, erkek kısmının kadına bakışını ve tutumunu düşününce duyduğum mahcubiyet beni duraksattı.

Efendimiz âleyhissalatvesselam “Kadınların haklarını gözetiniz..” buyuruyor. Onlara sevgi ve şefkat ile muamele etmemizi istiyor. Kadınların Yüce Allah’ın emaneti olduğunu belirterek, her türlü ihtiyaçlarının karşılanması gereğini vurguluyor. “Onlar hakkında Allah’tan korkunuz..” uyarısında bulunuyor. Ama O’nun ümmeti olmak iddiasındaki bizler bu buyruklara gözlerimizi ve kulaklarımızı kapatarak, “Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi yuvanıza alırlarsa onları (hafifçe) dövüp sakındırabilirsiniz..” ifadelerini yaşantımızda esas alıyoruz..

Bu; birçok cihetten “güleriz ağlanacak halimize” halidir.

Birincisi, Hutbe olduğu savıyla ortaya konulan pek çok metinde sanki Elçi yanlış konuşmuş gibi bu cümleler konuşmadan çıkarılıyor. Haydi diyelim ki, Hutbe’den çıkardın, aynı ibare Kur’an-ı Kerim’de de  da var (4/Nisa: 34), onu da mı değiştireceksin. Birinci ağlanacak halimiz bu.,..

İkincisi, orada “yuvayı başkalarına çiğnetme” şartı varken, ya maşallah erkekler yemeğin tuzu, şerbetin buzu gibi her bahane ile bunu uyguluyor.

Üçüncüsü, ibarede “vaDribu hunne” geçtiği halde “Darabe” mastarının “vurmak” anlamına göre yapılan çeviride doğrudan doğruya “onlara vurun” denilmesi gerekirken, gerek Kur’an-ı Kerim’in gerekse Elçi’nin ifadesi çok ağır bulunmuşçasına had aşılarak bu ifade “hafifçe vurun/dövün” şekline getiriliyor.

Kimileri bu “hafifçe” eklemesini, hiç de bağlantısı yokken, Eyüp âleyhisselam kısasındaki “Eline bir demet sap al da onunla vur; yeminini bozma..(38/Sad:44)” ayetine dayandırmağa kalkışıyor. Oysaki o ayette kadınla ilgili bir eylem değil; bir yeminin yerine getirilmesi için kimseyi incitmeyecek bir yol gösterme vardır.

Ama asıl ağlanacak hal ise, konuşmanın başlarında değinmiştim, hem Arapçaya hem Türkçeye, Arapça kadar Türkçeye ve Türkçe kadar da Arapçaya vukufiyeti olmayan kimselerin “çeviri” işine girişmesi. “Darabe”nin Arapçadaki 10’a yakın anlamı içinde “vurmak/dövmek” dışındaki anlamlarını bilmeyenlerin -öteden beri- çeviri işine soyunması..

Çevirenlerde vukufiyet olsa, ta başından itibaren kelimenin “dışarı çıkarın” anlamı çevride esas alınacak ve bütün bu “güleriz ağlanacak halimize” halleri yaşanmayacaktı. Vaktimiz dar olmasa, size bu konuda yaşadığım bir olayı anlatmak isterdim. Ama konuyu tam olarak açıklayabilmek için vaktinizi almak pahasına yine de anlatayım..

Hac mevsimi.. Medine’deyiz. Yılının önemi yok.. Hizmet çadırlarımızı garaja kurmuşuz. Ekip başkanımız garajın komutanı ile iyi bir diyalog kurmuş. Yakın dost gibiler. O yüzden kayrılıyoruz, ihtiyaçlarımız anında ve fazlasıyla karşılanıyor.

Erken bir gün komutan ekibimizi ziyarete geldi. Ekip başkanıyla oturdular. Aradaki tercümanın yardımıyla sohbet ediliyor. Başkan bir konu ile ilgili olarak komutandan bir ricada bulundu. Çözümü zor ve önemli bir konuydu. Komutan “Derhal” diyerek yardımcı olacağını belirtince ekip başkanı elini coşkuyla komutanın omzuna vurarak “Koçum benim!” diye seslendi. Ses tonundaki coşku ve el ile dokunuş gerçekten de komutanı çok memnun etmişti. Bu coşkuyu tam kavrayabilmek için dönüp tercümana baktı, “Ne diyor?” gibisinden. Ve tercümanın söyleneni çevirmesi ile birlikte komutan öfkeyle yerinden sıçradı, gitmeğe davrandı. Herkeste bir telaş, ne hata yaptık diye. Ben komutanın yolunu kestim. Yarım yorum Arapçam ile konuşmayı takip ederken, tercümanımızın “koç” kelimesini “ganem” diye çevirdiğini fark ettiğim için öfkenin neden kaynaklandığını anlamıştım. Komutan koyuna benzetildiğine haliyle bozulmuştu. Dilimin döndü kadar aradaki farkı ve “koç” kelimesinin Türkçedeki kullanımını anlatmam üzerine komutan gülümsedi, ekip başkanıyla kucaklaşıp yerine oturdu. Tercümanımız Ezher mezunuydu. Arapçaya tam hakim olsa bile Türkçeye vukufiyeti yetersiz kalmıştı.

Tercümelerde “böyle şeyler” olduğunu unutmamak lazım ve “Darabe”nin çevirisi de vakti zamanında böyle bir kazaya uğramış ve o günden bu güne bu alilve sakat haliyle gelmiştir.

Neymiş demek ki, erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları varmış, bu arada da kadın dövülmezmiş, onlar hakkında Allah’tan korkmak gerekirmiş, sevgi ve şefkat ile taşınır, her ihtiyaçları giderilirmiş. Ancak, yuvayı bir başkasına çiğnetirlerse ya da böyle bir durumdan kaygı duyuluyorsa, onlar dışlanabilir, Türkçesiyle def edilebilirlermiş. Ama, konuyla ilgili ayetin son bir cümlesi daha var. “Dışlayınız, dışarı çıkarınız” buyruğundan sonra bir cümle daha: “Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” Eh, artık bunu da unutmazsınız…  

 Değerli Kardeşlerim,

“Hutbe”nin asıl can noktası olan temel niteliğindeki mesaja geçmeden önce, Veda Haccı sırasında irat edilen bu hutbe/hutbeler kadar -özellikle dinsel bakımdan- önemli olan uygulamalardan da bir iki cümle ile söz etmek istiyorum:

Arafat’taki vakfe.. Rabbi bilmiş olmanın temsili.. Arafe, bilmek.. Müzdelife’deki vakfe, bu bilinene gönlün ısındığının temsili.. Kelime “gönlün kaynaması, için ısınması” ile aynı kökten geliyor. Mina gönül demek. Orada şeytan taşlanıyor. Böylece gönül şeytandan büsbütün temizleniyor. Harem, doygunluk makamı.. Artık iç içe olunan yer.. Kâbe’nin çevresinde pervane gibi döndüren doygunluk; gönül mest olmuş, kendinden geçmiş.. Ve, sa’y, çalışma/çırpınma; mest olan gönlü yeniden yaşamın içine çekme, çağırma.. Safa tepesinden başlanıyor. Safa, şeffaflığın, berraklığın sembolü.. Bu berraklıkla Safa tepesine çıkılıyor.. Ama, kalınamıyor.. Merve’ye doğru yürüyüş.. Merve’nin anlamı sağlamlığı bilinmeyen.. O yüzden sağlam kayalık olmayan zeminlere bu ad veriliyor.. Çakıl taşı anlamı da buradan. Demek ki Safa’daki gönül berraklığı Merve’nin çok da sağlam olmayan yapısına kayıyor.. Gidiş geliş, bir daha, bir daha.. Ve Sa’yin Safa’da bitmesi.. Gönül git-geller içinde çalkanıp durmuş ve sonunda Safa’daki saflık ve berraklık içinde teslimiyete ermiştir. Hac olayı, bu…

Ve, bilmem eklemek gerekir mi, bütün bu süreç içinde zamanı girdikçe, yeri geldikçe kılınan namazlar.. Namazsızlık, olmazzzzzzzzzzz…. Namaz Rabbin huzuruna çıkmaktır; orada okunan ayetler ise, tutunuz ki, emir tekrarı.

Ve, geldik Hutbe’nin “kemal” noktasına..

“Size bir emanet bırakıyorum ki, siz ona sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allahın kitabı Kur’an’dır…”

 İşte asıl mesaj, bu.. Çünkü O, bu mesajı insanlığa ulaştırmak için seçilmiş ve görevlendirilmiş bir Elçi. Bu emaneti inananlara emanet etmek için..

Bu cümlenin farklı sürümleri vardır. Her ikisi de “emanet”i birden ikiye çıkaran iki farklı sürüm daha.

Birinde, “emanet” olarak Kur’an-ı Kerim ile birlikte “Ehl-i Beyt” zikredilir. Diğerinde ise, “Sünnet”..

Aktardığım haliyle ifadeyi kabullendiğim yani tek emanetin Kur’an olduğuna kail olduğum için ben bu tartışmaya girmeyeceğim. Ancak merak edecekler için çok özlü bir araştırmanın adresini vermekle yetineceğim. Hikmet Zeyveli’nin “Memurlar.com” sitesinde de yayınlanan araştırması…

Değerli Kardeşlerim,

Tartışmayı böylece noktalamış olarak Kur’an-ı Kerim üzerine, Efendimiz âleyhissalatvesselamın temel ve esas mesajı üzerine birkaç şey, daha doğrusu iki şey söyleyerek konuşmamı bitireceğim:

Birincisi, şu: Bilinçaltı mesaj olayını mutlaka duymuşsunuzdur. Subliminal olarak da anılan bu teknikle verilmek istenen mesaj seslerin ya da görüntülerin arkasına gizlenir. Pazarlama ve propagandada kullanılan bu yöntemle insanlar bilinçdışı/bilinçaltı yolla kendilerine verilen mesajı bilincine varmaksızın almış olurlar. Daha doğrusu bu yöntemle yönlendirilirler.

“Bunun konumuzla ilgisi ne?” diye sorulabilir.

Bu sorunun karşısına şu soruyu koyuyorum: Önceki nesiller İslam’ın hükümlerini şimdikiler kadar bilmedikleri halde onların yaşamlarının ve kişiliklerinin bu günkü nesilden daha çok müslümanca olmasını nasıl açıklayabiliriz? Şimdikilerl ya maşallah ilmihaller de ne demek, mealler okuyor, tefsirler okuyor, fıkıh ve kelam kitapları okuyor, neredeyse geçmişin âlimlerine taş çıkaracak kadar da biliyor, ama o dönemin ulema sınıfı dışında kalan insanları yalnızca Kur’an-ı Kerim’i okudukları halde kişilikleri ve yaşamlarıyla şimdikilere göre neden daha müslümanca?

Ve sorunun yanıtı: Onlar bütün açık kalplilikleriyle Kur’an-ı Kerim okuyorlardı da, ondan…

İşte gizlenmiş bilinçaltı mesaj olayının konumuzla alakası bu…

Kur’an-ı Kerim’in iki ayetinde onun bir özelliği olarak “Mesani”den söz edilir.

“Allah, müteşabih, mesanili bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. (39/Zümer: 23)”

Ve “Andolsun, sana mesaniden (minel mesani) yediyi ve büyük Kur'an'ı verdik. (15/Hicr: 87)”

Mesani; ikişerli, tekrarlı, büklümlü anlamlarına geliyor. Subliminal mesajlarda iç içe büklümlendirilmiş olarak yapılan ikili kayıt gibi…

Haliyle de bütün kalbini açmış olarak Kur’an-ı Kerim’i okuyan kimse, Arapçayı bilmediği halde bir bilinçaltı algıyla Kur’an-ı Kerim’in mesajına muhatap oluyor. Ve Kur’an-ı Kerim bu mesajlarıyla onu dönüştürüyor, değiştiriyor, adeta yeniden inşa ediyor.

Nitekim andığımız ayetin devamında “Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların O’ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.”  Ayette geçen “zikir” Kur’an-ı Kerim’dir.

Andığımız ikinci ayet ise “Mesani”den 7 verildiğini buyuruyor. Allah bilir ya, bahsettiğimiz büklümlülüğün yedi boyutu vardır da, Kur’an-ı Kerim okundukça insan boyuttan boyuta geçebilmektedir.

Doğal olarak bu özellik Kur’an-ı Kerim’in meal ve tefsirinin değil aslının okunması ile ilişkilidir. Ona bir zikir” olarak devam edildikçe, bilgisinde olunmadan ve bilincine varılmadan o kendi özünü kalbimize ilka ederek bizi dönüştürmekte, geliştirmektedir. Onu okurken kulaklarımıza kadar ulaşan her hece, evet, Subliminal olayında olduğu üzere gizli bir kaydın bize ulaşması gibi bunu sağlamaktadır.

Ve kalbin Kur’an-ı Kerim’den emdiği bu anlamları bilgi olarak da edinmek istersek, elbette ya Arapça öğrenmemiz ya da meal ve tefsirlere başvurmamız gerekecektir. Çünkü mesani yoluyla bize ulaşan şey bir bilgi değil, anlamdır, özdür.

Bu; Kur’an-ı Kerim konusunda sizlere sunmak istediğim birinci nokta..

İkinci noktaya gelince:

Değerli Kardeşlerim,

Nübüvvet sona ermiştir (33/Ahzab: 40). Yeni bir Nebi gelmeyecektir.

Peki; nebi gelmeyeceğine göre, insanlar olarak biz geliştikçe (7/Araf: 69) bu gelişme çizgimize uygun gerçekleri nasıl öğreneceğiz? Kur’an-ı Kerim’in Kıyamete kadar kalıcı olan hükümlerinden zamanın akmasına ve değişmesine karşın nasıl yararlanabileceğiz?

Nübüvvetin sona erdiğini haber veren Kur’an-ı Kerim gerek bu haberden önce ve gerekse sonra indirilmiş olan pek çok ayetinde bunu nasıl gerçekleştirebileceğimizi ilan edercesine defalarca duyurur: Aklediniz.. Aklınızı kullanınız.. Doğayı gözlemleme ve inceleme yoluyla akletme konusundaki çokça buyrukları Kur’an-ı Kerim’i gerçekten de diğer semavi olan ve olmayan din kitaplarından ayırır. Kur’an-ı Kerim’in özelliklerinden biri de budur.

Evet, Kur’an-ı Kerim’in bu buyruğu gereğince tıpkı kendisinin okunması gibi akletme yöntemiyle “Doğa Kitabı” da okunacaktır, gerçeklerle tanışmak, buluşmak, anlaşmak için.. Bilgilenmek için, artık yol budur.

Buna şaşırmamalıyız. Şundan ötürü:

Gerçeklerin Âdem âleyhisselamdan bu yana insanlara açıklanması konusunda Kur’an-ı Kerim bize üç evreden söz eder.

Birinci evre Nuh âleyhisselamdan önceki “vahiy”siz dönem. Vahiy olayı Nuh âleyhisselam ile başlamıştır (4/Nisa: 163 ve 57/Hadid: 26). Bu dönemden bildiğimiz Nebiler Âdem ve İdris âleyhisselamlardır.

Kendilerini İdris âleyhisselama nispet eden ve onun geleneklerini izledikleri savını öne süren Bâtınîlerin uygulamalarına baktığımızda öğretinin yüz yüze gerçekleştirildiğini görürüz. Ders verircesine. Öğretmen, mürşit şu bu gibi adlar verilen kimseler, geleneği bir sır olarak elden ele, dilden dile aktarırlar.

Bu ders verme yöntemleri dolayısıyla o dönemi ben “tedris” dönemi olarak adlandırıyorum. Nitekim İdris adı da ders ve tedris ile kökteş bir kelimedir. Ders verenlerin en üstünü gibisinden bir anlamı vardır. Zaten mistikler tarafından da başöğretmen olarak anılır.

İkinci evrede, Nuh tufanından sonra insanların zihinsel kapasitesi genişletilmiş (7/Araf: 69) ve artık kendi başlarına algılayacak bir düzeye getirilmiş olduklarından ötürü nebilere vahiy gelmeğe başlamıştır. Nebiler bu vahiyleri insanlara tebliğ etmeğe başlamıştır. Bu dönemi “tebliğ” dönemi olarak adlandırıyorum. Nuh âleyhisselamdan Efendimiz âleyhissalatvesselama kadar süren dönem…

Bu süreçte oluşturulan yapılanmayla akledebilir, aklını kullanabilir bir düzeye gelmesi üzerine de, evet, indirilen Kitap ile insanın  aklını kullanmağa çağrılmasıyla birlikte Nübüvvetin hitam bulması, sona ermesi ile başlayan üçüncü evre.. İnsanlar Yaratıcının yarattıklarını idrâke çağrıldıkları için bu evreye de “tedrik” dönemi diyorum.

Ve, burada can alıcı bir soru: Nübüvvet sona erdiği için insanlar akılları ile idrâke çağrıldığına göre, bize emanet edilen Kur’an-ı Kerim’in hükmü ve yaşamımızdaki rolü nedir, ne olacaktır?

Bu sorunun yanıtını da Kur’an-ı Kerim’in kendisi veriyor.

İşte: “Ey iman edenler, 'Raina-Bizi güt' demeyin. 'Unzurna-Bizi gözet' deyin ve dinleyin. Kâfirler için acı bir azab vardır (2/Bakara: 104).”

İnsan artık hiç kimse tarafından güdülmeyi beklemeyecek. Birilerine bağlanarak güdülmeyi beklemek Nuh âleyhisselam öncesine ait ilkel bir davranış. Tebliğ döneminin başlamasıyla birlikte bu bitmiş, yerini “gözetme” almıştır. Kul güdülmeden yaşayacak ama gözetilecek; yanlışları olduğunda uyarılmak üzere..

Kur’an-ı Kerim’in hayatımızdaki yeri, bu…

Biz aklederken, akımızı kullanırken Kur’an-ı Kerim’in gözetimi altında olacağız.

Nasıl mı?

Onun yanıtı da aynı ayette: “Bizi ‘gözet’ deyin ve dinleyin..” Yani kalp kulağımız hep Kur’an-ı Kerim’i dinlemede olacak…

Zaten Efendimiz âleyhissalatvesselamın emaneti olan bu büyük, en büyük mesajı sürekli olarak okuyor olmaktan ötürü onun mesani özelliği bizi yapılandırmış bulunacağı için bu “dinleyin” buyruğuna uymak hiç de zor olmayacak…

Uzun bir konu.. Zorunlu olarak burada bu kadarıyla yetiniyoruz.

Efendimiz âleyhissalatvesselam Hutbe sırasında şunu söyler: “Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse burada bulunup da işitenden daha iyi anlar..”

Yüce Allah ondan işiterek bizlere iletenlerin hepsinden razı olsun. Onlar üstlerine düşeni yapıp bize ilettiler; bize düşen de iletilene sahip çıkmaktır.

Ve, Efendimiz âleyhissalatvesselam hutbesini bir soruyla bağlar: “Ey insanlar! Yarın beni sizden sorduklarında, ne diyeceksiniz?”

Ashap “Allah’ın elçiliğini yerine getirdin, seninle gönderileni tebliğ ettin; bize vasiyet ve öğütte bulunduğuna şehadet ederiz..” diyerek yanıt verir.

Efendimiz âleyhissalatvesselam bu yanıt üzerine şehadet parmağını göğe kaldırır, ardından orada bulunanlara doğru döndürür ve “Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab!” diyerek hutbesini bitirir..

Evet Rabbim, ben de şahidim.. Kulun ve Elçin Muhammed elçilik görevini yerine getirdi, emanetini bana kadar ulaştırdı.. Ben de şahidim ya Rab, ben de şahidim ya Rab, ben de şahidim ya Rab!.. Sana hamd ediyor ve senden mağfiret diliyorum, Rabbim…

Vesselam, kardeşlerim…

*Zübeyir Yetik

Bursa Eğitim Ve Yardımlaşma Derneğinin 24 Nisan 2011 günü

Bursa Ördekli Kültür Merkezinde düzenlediği konferansın metni..