DİN VE İLAHİYAT*

 

Bugünün insanının ve belki de tüm zamanlardaki insanların ve özellikle de bizim insanımızın en büyük ya­nılgısı, “din” ve “ilahiyat” kavramlarını birbirlerine karıştırmış, dahası birini diğe­rinin anlamdaşı gibi göre gelmiş olmaları­dır. Günümüzde, çoğunluk için, iyi niyet ve hüsnü zan ürünü olan bu tutum, baş­langıcı bakımından belli bir niyet ve mak­sada dayanıyor gibime gelir, hep. Zama­nın bir yerinde insanların dinleri üzerinde egemenlik kurmak isteyenler, daha başka bir deyişle kendi dinlerini insanlara da din olarak benimsetip, böylece, onları boyun­duruk altına almak ya da boyunduruk al­tında tutmak isteyenler, insanları güdümlemeyi istedikleri “din”e elverici bir “ilahi­yat” oluşturmak cihetine gitmiş ve bu yolla da onların dinlerine, yani yaşamlarına, ya­şam biçimlerine egemen olmuşlar; böylece de sarsıl­maz ve karşı konulmaz bir egemenliği sürdürmek imkânını elde etmişlerdir.

 

İLK İNSAN, İLK PEYGAMBER

İnsanların bu yolla boyunduruk altına alınması düşüncesi, elbette ki, toplumsal yaşamın temellerini atan, bir başka deyiş­le “din”i gündeme getiren ilk kimsenin, bu işi üstlenen ve yürüten ilk insanın ay­nı zamanda ilk peygamber olmasından kaynaklanmıştır. “İman ediş” ile “yaşayış”ın birbirinin ayrılmaz parçaları olu­şundan kaynaklanan bu tutumun toplum yaşamı bakımından vazgeçilmez bir “ol­gu” olduğunun gözlemlenmiş olması, iş­te, toplumu kendince şekillendirmek, onun önüne yeni bir din koymak isteyenleri de oluşturmak istedikleri “din”e uy­gun bir “ilahiyat” üretmek zorunda bırak­mıştır.

Şu var ki, denetim ve güdümün tam ta­mına gerçekleştirilmesini ve öylece sür­mesini sağlamak için de, bir ön tedbir olarak “ilahiyat”ın da tekele alınması ihti­yacı doğmuş, böylece, kolay, açık, anlaşı­lır ve uygulanabilir bir “ilahiyat” yerine, karmaşık, gizemli, anlaşılması müşkül, uygulanması çetrefilli bir “ilahiyat” oluştu­rulmak cihetine gidilmiştir. İşte bu, “ruh­banlık” olayının doğup boy verdiği, kök salıp dal ve budaklarıyla tüm âlemi kuşa­tır hale geldiği noktadır. Söylemi buna uygun bir biçimde düzenlenen bu ilahiyat sayesinde, hem “ilahiyat” hem de doğal uzantı durumundaki “din”, yani “yaşama biçimi” tam tamına denetim ve güdüm al­tına alınmıştır.

Tamamı ileri boyutta totaliter düzenler olan geçmiş dönemlerin devletlerine ba­kıldığında çok karmaşık bir “ilahiyat”a dayalı “din”lerin görülmesi, bu “din”lerin rahiplerinin aynı zamanda devletin de başı olmaları ya da onun en yakın adamı durumunda bulunmaları bundandır.

 

PEYGAMBERLERİN SAVAŞIMI

Hemen hemen tüm peygamberlerin de bu devlet başkanlarına ve onların yakın çevrelerine, rahiplerden oluşan bu çevrenin güdüm ve yönetimindeki “din”lere zemin oluşturucu “ilahiyat”lara karşı çıkmaları sırasında ortaya koydukları açık seçik çağrılarda da bu durum kolaylıkla görülür. Peygamberler insanları boyunduruktan kurtarmak, onlara mutlu yaşayabilecekleri bir düzen edindirmek, dünya ve ahretin kurtuluş anahtarlarını vermek için görev alıp da harekete geçtiklerinde, bilindiği üzere ilk iş olarak yerleşik “ilahiyat”a karşı çıkıcı bir tavır sergilerler, insanları ilk adımda bu “ilahiyatın pençesinden kurtarmağa çalışırlar. Çünkü bu kurgulu, bu uydurma “ilahiyat”ın getirdiği bağımlılıktır ki, hem toplumun boyunduruğunun sürgitini,  hem de nemrutların, firavunların, şeddatların egemenliğinin ayakta kalmasını sağlamaktadır. Peygamberlerin gelişiyle birlikte “ilahiyat” bir başka “ilahiyat”a karşı savaşa başlamıştır.

Peygamberlerin getirdiği “din”in öngördüğü “ilahiyat”ın esasları yalın ve kolay anlaşılır türdendir. Yüce Allah’ın kendileri için “din” gönderdiği bütün kullarının, “deli” denilen öbeği oluşturan çok azınlıktaki kimseler dışındaki herkesin, ümmisinden aydınına,  cahilinden âlimine dek tüm insanların kolayca anlayacağı, kavrayacağı ve inanacağı türden bir “ilahiyat”tır, bu. Dolayısıyla da kimseyi bir başkasının boyunduruğuna girmek zorunda bırakmayıcı, anlamak ya da kavramak veya inanmak için bir başkasına ihtiyaç bırakmayıcı, kısacası insanların “ruhbanlar” eliyle ya da aracılığıyla güdülmesini gerektirmeyici bir “ilahiyat”…

Ama baştan da değindiğimiz üzere, insanları boyunduruk altına almak isteyenlerce bu “ilahiyat” karmaşıklaştırılarak “ruhban” sınıfının tekeline verilmiş, bu yolla bir başka “ilahiyat” oluşturulmuştur. Ve, peygamberlerce getirilen ise, bu oluşturulanları gidermek için savaşmış, ama uzun veya kısa bir süre sonunda ise “oluşturulmuş ilahiyat” peygamberlerin getirmiş bulunduklarını kendine uyarlamakta gecikmemiş, böylece de insanların tağutlar boyunduruğunda kalması olayı hep sürüp gitmiştir.

Sözünü ettiğimiz oluşturulma “ilahiyat”ın biri “gizem”, diğeri de “akıl yürütme” adlı iki kanadının bulunduğunu, bunlardan birinin “metafizik”, diğerinin de “varlık” kollarına vücut verdiğini belirttikten sonra hemen ekleyelim ki: Metafiziğe ilk felsefe denilmesi, felsefenin metafizikten doğmuş olması da bundandır. İnsanlardan bir bölümü “metafizik” kökenli, yönlü, kapsamlı, odaklı ve eksenli “ilahiyat”ın boyunduruğundan kurtulmak için “felsefe”yi oluşturmuş,  ancak başlangıçta birbirine karşı olan bu iki disiplin, sonunda yine aynı oyunun birer sonucu olarak birbirini besler, semirtir hale gelmiştir.  Böylece de bu bağlamdaki “ilahiyat” bunlarla ayakta kalmak, yayılmak ve bun­ları kullanarak peygamberlerin getirmiş bulunduklarını dönüştürmek, etkisizleş­tirmek yolunu bulmuştur Güne ve yere göre ayrı ekoller doğura doğura...

 

DİNLERİN DÖNÜŞÜMÜ YA DA BOZUNUMU

Hemen bütün dinler, bu yolla, iki yüz iki -yüz elli yılı geçmeyen bir süre içinde me­tafizik ve felsefi söylemlerle, bunların dine sızdırılması ya da dine özgü kavramların metafizik ve felsefenin verileriyle yorum­lanması yoluyla dönüşüme uğramış, böy­lece önce “ilahiyat” ruhbanların eline geç­miş, ardından da “din” egemen güçlerin isteğine uyarlanmıştır. Bu iki gelişmenin eş zamanlı olduğu da olmuştur. Nitekim son dinlerden biri ya da sondan ikincisi olan Hıristiyanlık iki yüz elli yıllık bir süre­nin sonunda tam dönüşüme uğratılarak “Kilise” ortaya çıkarılmıştır.

Son din olan İslâm ise, bazı kesimlerde ve mahfillerde aynı akıbete uğramış ol­makla birlikte, bazı kesim ve mahfillerde “metafizik” ve “mistik” söylemden korunabilmiş özelliğiyle, halen, “peygamberli dinler”in biricik örneği olarak yaşamakta­dır.

İşte, laisite/sivilleşme ya da sekularite/çağdaşlaşma olayının can alıcı noktası buradadır. Bu kavramlar “ruhban” tekeli­ne ve onların desteğindeki totaliter rejim­lere karşı çıkma eylemi olarak ortaya çık­mıştır. Dolayısıyla “Kilise”nin başlıca düş­manlarıdırlar. İslâm ise özde, temelde ve geniş çerçevede de uygulamada “ruhban” tekeline (henüz) tam tamına teslim olma­dığı için Müslümanların laiklik ve sekülarlık doğrultusunda/bağlamında bir savaşımı olmamıştır ve yoktur.

Ve işte, “metafizik” öğretileri benimse­miş olduğunu yazılarında gördüğümüz M. Nakip Attas’ın “laiklik” karşıtı görüşle­rinde yanıldığı nokta, kendi eğilimi ile me­tafizik söyleme bulaşmamış İslâm’ı aynı şey saymasından kaynaklanmakta olan bakış açısındadır.

Olaya bu açıdan baktığımızda, İslâm’ın gündeminde ne yandaşlık, ne de karşıtlık anlamında bir “laiklik” ya da “sekülarlık” sorunu olmadığını görürüz.

Ancak, laikliğin laisite/laik olma düzle­minden alınıp, ideolojik bağlamda “la­isizm” olarak “devlet dini” bazında daya­tılmak istenmesi sebebiyledir ki, bu kav­ram bizim için sorun oluşturmaktadır. Ki, bu tur bir laiklik anlayışına Batı’da laikler de karşı çıkmakta, karşı koymaktadırlar. Anlaşılıyor ki, laikliği irdeleyeceğimizde, ilkin “kendimizdeki İslâm”ı belirleyip, sonra konuya el atmamız gerekecektir.

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

15.11.1994