DOSTUM AKİF’İ HATIRLAMAK*
Akif İnan ile ilgili söyleyeceklerime başlarken iki noktaya dikkat çekmem gerekir:
Birincisi, Akif ile ilgili olarak söyleyeceklerim bir eleştirmen ya da edebiyat tarihçisi sıfatı ile söylenmiş değildir de, yalnızca onun dostu oluşum dolayısıyladır; sözlerim dost olarak bir dostumun hatırasını yad etmekten ibarettir..
İkincisi, “onlar” nasıl düşünüyorlardı, zaman zaman farklı düşündükleri oluyor muydu ya da bu düşünce yalnızca bana mı aittir bilemem ama, ben, Akif İnan’dan ya da Nihat Armağan’dan söz etmem gerektiğinde onları “münferit” olarak göremiyor ve her ikisini bir arada algılayıp, kendimle birlikte bir “üçlü” olarak saymaktan başka türlüsünü yapamıyorum.
Çünkü, lisenin ilk yıllarında her birimiz kendi bildiğimiz yol üzerinde yürürken, bir rastlantı sonucu “aynı yolun üzerinde” olduğumuzu öğrenmiş, anlamış ve o günden sonra da, üçümüz de, bildiğimiz ve inandığımız “davamız” için çırpınmış; bir ömrü öylece geçirmiştik..
Bizi birleştiren ya da esasen birlikte olduğumuzun farkına vardırtan rastlantı, okul bahçesinde elimdeki dergiyi okuduğum sırada Nihat Armağan tarafından görülmem ve ardından benim ile Akif'i tanıştırması şeklinde olmuştu. Bu tanışmadan sonra üçümüz yanımıza birkaç arkadaşı da alarak çok sıkı bir kendimizi yetiştirme, geliştirme süreci içine girmiştik..
Lise sonrasında, Yüce Takdir gereği, Nihat'ın payına İstanbul, Akif'inkine Ankara, bana da İzmir düştü.. Yıllarca oralarda çırpındık, davamız için.. Onlar hep bulundukları yerde iken, ben İzmir’den sonra kısa bir Ankara, uzunca bir Urfa durağı yaptıktan sonra İstanbul’da karar kılabildim..
Nihat, ta baştan itibaren ve hep yayıncılıkla uğraştı; kitaplar yayınladı ve daha önemlisi hem kendi yayınladıklarını, hem de başkalarını genç insanlara okutmak için büyük bir azimle çırpındı.. Bir dönem “okumuş” olanların büyük bir bölümünün Nihat'ın sabırlı takibi sayesinde okumuş olduklarını söylemem abartı olmayacaktır.
Akif, bir süre Hilâl dergisini yürüttükten sonra Türkocağı Genel Merkezinde görev aldı, oraya gelen gençlerle ilgilendi.. Üniversiteyi bitirdikten sonra, öğretmenliğe başlayarak “insan kazanma”yı bu alanda sürdürdü.. Daha sonra Edebiyat ve Mavera dergilerinin yayınına katkıları oldu.. Bu arada açık oturumlara katıldı, konferanslar verdi, günlük köşe yazıları ve kitaplar yazdı..
Ben ise, gazetecilik yaptım, İzmir Türkocağı’nı bir “okul”a dönüştürüp, sonra bu “okul”un Buca Eğitim Enstitüsü ve Üniversite’ye dek uzanmasına çalıştım, daha geniş bir şemsiye ve daha kucaklayıcı bir kuruluş düşüncemin ve çabamın ürünü olarak ortaya çıkan Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği ile daha geniş kitlelere ulaşmağa çabaladım..Ve, o gün için bizim kesimdeki bütün dergilerde yayınlanan makalelerimle yazmağı sürdürdükten başka üç ayrı derginin de yayınına katkıda bulundum.. Sonraki Urfa yıllarımda ise, yazıyı da bırakmaksızın, kurduğum üç dernek ve bir sendika ile, sonradan Urfa’ya, sonra Türkiye'ye damgalarını vuracak genç bir ekibin yetişmesine katkıda bulundum. İstanbul’a Milli Gazete’nin başına geldikten sonra da konferans ve seminerlerle davamı anlatabilmek için hiç bir fırsatı kaçırmadım..
Dikkat edilirse, benimle ilgili paragraf iki dostumunkinden uzun…
Çünkü, Nihat diğer “ikimiz”e göre daha tedbirli; Akif ise, diğer “ikimiz”e göre daha temkinli idi.. Bana gelince, ben onlara göre sanki daha tevekküllüydüm, ataktım ve o yüzden daha çok dal üzerinde dolaşıyordum ve bu da –işte gördüğünüz gibi- paragrafı genişletiyordu..
Bu yapı farkımız dolayısıyladır ki, Nihat hep soran, sorgulayan ve bunun sonuçlarına göre de “öneren” kişiydi.. Akif, “sohbet” ehliydi ve özellikle edebî konulardaki sohbetine doyum olmazdı. Ben ise, eylemden yana yapım dolayısıyla “tartışan” kişiydim, tartışarak anlatmağa çalışan..
Ve yine aynı sebepten ötürü, ben, dernekçilikten büyük fayda ummuş, ileride kurulacak bir partinin zeminini oluşturur umuduyla Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin doğumuna yol açan “şemsiyesi daha geniş bir dernek” fikrinin hayata geçmesi için çırpınmış, Urfa’dayken bile derneklerle bir dirilişi yakalamağa çalışmış; dahası, İzmir'de henüz Demirel’i genel başkan yapmamış olan AP’nin çalışmalarına katılmış, daha sonra Millî Nizam için olsun, Millî Selâmet için olsun koşuşturmuş, Öz-Metal-İş’i kurarak bizim kesimde sendikacılığı başlatıp, HAK-İŞ Konfederasyonunun kuruluşunu gerçekleştirmiştim..
Bunları yaparken, her iki dostumdan da eleştiri almıştım.. Onlar, biri tedbir diğeri temkin gereği, benim bu çıkışlarımı pek de onaylamıyor; özellikle fikrî çalışmalara ağırlık vermemi istiyorlardı.. “Elbette haklılardı, ama, ben fikrî çalışmayı da boşlamıyor, yazıdan kopmuyordum..” diyebilirim, bu bir gerçek; ama, asıl gerçek onların haklılığıydı..
Nitekim, kitap yazma dönemim bu çalışmalardan uzaklaşmam, hatta günlük yazıyı bırakmam ile başladı.. Ve, dahası, yeniden “hizmet” aşkıyla İSKİ'nin önerisini “evet” dememle birlikte bu dönem sona erdi.. Tekrar başladığım memur sendikacılığı ise, bu gerçeğin tuzu biberi olmuştu…
Nihat'ın hiç itibar etmemesine karşılık, bu etkinlikler ile Akif'in ilişkisi üç ayrı zamanda ve üç ayrı biçimdedir. İlki Türkocağı dolayısıyla olmuştur. Ama orada etkin üye ya da dernek yönetiminde değildir de, önce kütüphane, sonra da Genel Merkez Müdürüdür. Gençlerle ve daha başkalarıyla ilişkisi bu yolla olmuştur. İkincisi, Ulaştırma İşverenleri Sendikası’nda uzman olarak çalışmasıdır. Burada, denilebilir ki, “sendikacılık” stajı yapmıştır. Üçüncüsü de, ilkin Eğitim-Bir-Sen’i, ardından da Memur-Sen Konfederasyonunu kurarak fiilen sendikacılık yapmağa başlamasıdır.
Bütün bu süreç içinde, belirtmek gerekir ki, Akif yazı ve çiziyle, özellikle de edebiyat ve şiirle ilişkisini hiç kesmemiştir; Memur-Sen Genel Başkanlığı yaptığı sürece şiire yeteri kadar zaman ayıramadığından hep yakınmış olsa da..
Aralarındaki coğrafî mesafelerin uzaklığına karşın bu “üçlü”, diyebilirim ki, hep bir arada ya da bitişik de değil, “yapışık” gibi, yek vücutmuşçasına yaşamışlardır; ta son zamanlarına dek..
Son zamanlara yakın bir dönemde Akif İnan’ın tarikatlardan birine intisabı ile birlikte, bu “yapışıklık” durumunda bir çözülme olduğu da gerçektir. Nitekim, Ankara’ya her gidişimde birlikte olduğum ve ısrarları üzerine evinde misafir kaldığım Akif’in tarikata girmesinden sonraki gidişimde bana epeyce telkinde bulunduğunu, ben sözlerini kulak arkası edince de evine misafir etme konusunda alışılmış ısrarlarda bulunmadığını, daveti usulen yaptığını fark edince, ona açık bir şekilde “Akifciğim, fazla üsteleme, sen ehl-i tariksin ve artık ikimiz ayrı dünyaların insanlarıyız; bunu ikimiz de biliyorken niye kendimizi sıkıntıya sokalım?” demiştim..
Ama, bu “ayrı dünyaların insanları” durumuna gelme gerçeğine karşılık, bu “üçlü” geçmişin hatırına olsa gerek yine de geçmişteki gibi birbirine muamele etmeği sürdürdü; deyim yerinde ise, birbirlerini severek ve hoşlanarak taşımağa devam ettiler..
Ta ki, önce Akif, sonra da Nihat “dar-ı beka”ya intikal edinceye kadar.. Ve, böylece de, üçüncü arkadaşlarını arkalarından ağıt yaksın, kendilerini rahmetle ansın diye bu dünyada yalnız bıraktılar…
●
*Zübeyir YETİK,
Ümran Dergisi
2006, Sayı:137