ELİ SOPALI DÜZENLER “ADİL” OLAMAZ…*

 

Geçtiğimiz hafta içindeki günlerden bir gün TV ka­nalları arasında dolaşırken ekranda Süleyman Akdemir beliriverdi. Refah Partisinin İzmir Büyükşehir Belediyesi eski adayı.. HBB, programa başından girme­diğim için kim olduğunu anlaya­madığım ama kesinlikle “ekono­mi” dalında “uzman” birilerini karşısına çıkarmış, “Adil Düzen” konusunda Süleyman Akdemir’i sorgulayan “ekonomist”, ekono­minin alışılmış kalıpları dışındaki bir söyleme açık olmadığı için, Sü­leyman Akdemir’in anlattıklarını anlamakta zorlanıyor, bu da Sü­leyman Akdemir’e anlatabilme bağlamında bir zorluk getiriyordu. Görüşlerin, savların, savmaların ve açıklamaların bir türlü aynı ze­mine oturmasına elvermeyici bu “kopukluk” ise, sonuçta, izleyici­nin konuyu kavrayamamasına yol açıyordu.

Eğer “Adil Düzen” anlatılmak, ir­delenmek ve eleştirilmek isteni­yorsa, böyle bir yol izlenmese de, Süleyman Akdemir’e “konferans” denilebilecek ölçüde geniş bir ko­nuşma imkânı tanınsa (Murat Karayalçın’ın ortaya çıkışından bu yana olanak kelimesini kullanmak bana itici geldiğinden imkân diyo­rum) ve ardından da sorular ve eleştirilere geçilse, ola ki, konu daha iyi anlaşılacak, hem “Düzen”in yandaşları hem de karşı çıkıcıları daha bir “vukuf” kazanacak­lardı. Olay bir “aydınlanma” vesi­lesi olabilecekti. Konunun “yeni” oluşu, bize kalırsa, böyle bir yol ve yordam izlemeyi gerektiriyor­du.

Süleyman Akdemir’in, birkaç kez, “Her yeni olana karşı çıkılır, bilim adına reddedilir, sonra da benimsenir ve onaylanır.” vurgusunda bulunması da, işte, bu “yeni”ye kendini enine boyuna an­latma imkânı verilmeksizin sorgu­layıcı bir biçimde el atılmasındaki yanlışlığı gösteriyordu. Evet, önce anlatılmalı, sonra tartışılıp sorgu­lanmalıydı. Doğrusu, bizce buy­du..

İSLÂM “DÜZEN” DEN YANA OLABİLİR Mİ?..

Bu uzunca girişe karşın, bizim üzerinde durmak istediğimiz nok­ta, hemen belirtelim ki, “Adil dü­zen” olmayacaktır. “Adil Düzen”in Refah Partisi’nce sahiplenilip bayraklaştırılması, Refah Partisi’nin ise İslâm’la ilişkilendirilmesi sonucunda işbu “Düzen”in İs­lâm'la özdeşleştirilmesi ve konu­nun bu bağlamda irdelenir olma­sıdır ki, “Adil Düzen “i gündemi­mize getirmiştir. Ve bu açılımda da “Adil Düzen”in kendisine, önerilerine, içeriğine şusuna ya da busuna göz atmak gereği bile duyulmaksızın, konu -bu yazıda- çok farklı bir yaklaşımla irdelene­cektir. Belki de en temel noktaya inilerek...

Adına ister düzen, ister nizam, isterse sistem diyelim, her ne ise işte o şey, dikkatle bakıldığında, -doğrudan doğruya- “hazır bir ka­lıp” olarak görülür. İnsanların, ama birey ama toplum olarak, içi­ne tıkılmak istendiği bir kalıp.. Bu kalıp başlangıçta bir “öneri”yken, öneri sahiplerinin güç kazanması durumunda, hemen bir “dayatma”ya dönüşür. “Düzen”, adına “adil” denilse de, eli sopalı bir ya­pıya dönüşmekte gecikmez. Çün­kü, “olay”ın çıkış noktasında “in­san türü”nün kendi kendini yönetemeyeceği, çekip çeviremeyeceği ve dolayısıyla bu “vesayete muhtaç” kimselerin güdülmesi ge­reği inancı vardır. “Ey insanlar, bakınız, ben sizin için bir ark ha­zırladım, doğru akabilmek için bu arka girmelisiniz..” türünden bir düşünceden kaynaklanan bir tu­tumdur, bu.. Tıpkı bugün ülke­mizde olduğu gibi..

Oysa, gerek Son peygamber’in ve gerekse (ve de özellikle) ondan öncekilerin gönderilmiş bulundukları topluluklara bakıldı­ğında çok gelişmiş bir “düzen'”n var olduğu görülür. İnsanlara ne­fes aldırmayacak ya da nefes alış­verişlerini bile kurallara bağlamış olan bir düzen. Öyle ki, insanlar “düzen” dolayısı ile öz iradelerini kullanamayacak, kendi kimlikleri­ni ortaya koyamayacak bir duru­mu yaşarlar. Buysa, Yeryüzünün “sınav yeri” olması gerçeğiyle çe­lişir. Yeryüzü sınav alanı olmak­tan çıkıp, uyrukluk alanı, uyum alanı haline gelmiş olur, bu se­beple. Her “düzen” ortaya atıcısı­nın “uyum”u asal eksen alması da, işte, bundandır ve peygam­berler bu kalıpları kırmak için sa­vaşırlar.

Ve, oysa, ilk insan da olan ilk peygamber Âdem âleyhisselârnın toplumu -ki, ilk insan top­lumudur- bir “tebliğ” toplumudur. Gerçeklerin ortaya konulduğu ve insanların katılımının da kendi iradelerine bırakıldığı bir toplum.Ve ilk “düzenci”, Yeryüzünde ilk kanı akıtan Kabil’dir. Kardeşini kendi­ne uymaya çağırmış, bu güdümlemeyi gerçekleştiremeyince de dayatmış ve sonunda dayatmasını kan dökmeye dek vardırmıştır.

Nitekim, Musa âleyhisselâm ile Firavunun savaşımının o ana ka­dar “düzen” içinde ezilmiş bulu­nan kimselerin “Yeryüzünün mi­rasçıları” haline getirilmesi amacı­na dönük olduğu Kur’an-ı Kerim’de açıkça görülmektedir. O kavmin inancının egemenliği de­ğil de, kavmin kendisinin “miras­çı” olması, yani dilediğince “tasar­ruf”ta bulunmak adına iradesini kullanabileceği bir imkânı yakala­masının gerçekleştirilmesi olgusu­nun farkı burada gözden kaçırıl­mamalıdır.

Evet, bu noktada “Yeryüzünde din Allah’ın oluncaya dek” hük­müne dayalı bir itiraz yapılabilir. Ama, Allah’ın dininin “fıtrat, va­hiy, tebliğ, seçme, sorumluluk” ve benzeri ölçüler bağlamında irde­lenmesi, bu itirazı yersiz kılar. Uzun konu, burada ayrıntıya gir­meyeceğiz.

Ya da, “halifelik” kavramı gün­deme getirilebilir. Bu da, yalnızca, “Yeryüzünde halife olma” ile “in­sanlar üzerinde halife olma” olgu­larının karıştırılmasından kaynak­lanan bir itiraz olmakla, geçerlili­ğini yitirir. Ve daha pek çok iti­razlar, İslâm’ın özü açısından de­ğerlendirildiğinde, aynı sonuca varılır.

İslâm’ın getirdikleri bellidir. Orada “ilke”ler var, ama, kalıplar yoktur. İlke insan için hem yöne­lim, hem de hakkını aramada re­ferans kaynağıyken, “kalıp” insa­nın iradesini bağlama, sınırlama, ortadan kaldırma girişimidir. Bu yüzden, İslâm’ı bir “sistem” ola­rak gündeme getirme hakkı hiç kimse için yoktur ve bu bağlamda da İslâm, kesinlikle, “düzen”den yana değildir. Hep, insana dayat­ma anlamını da her zaman yanın­da bulunduran “düze”'e karşı çıkmalıdır. Bu genellemenin de öte­sinde, kaldı ki, “Adil Düzen”, çıkış noktası ve yöneldiği alan bakı­mından da “İslâm’ın kendisi” ya da “İslâm’ın malı” veya “İslâm’ın gereği” olmaktan uzak bulunmak­tadır.

İSLÂM SOSYO-POLİTIK BİR TEKLİFTİR

“Adil Düzen”, bakılırsa, genel yapısı bakımından içinde yaşadı­ğımız çağla şartlanmış olmak itibarıyla bir “homos ekonomikus” kimliği edinmiş olan “insan’ın İs­lâm’dan çare arayışı görünümün­dedir. İslâm, bu anlayışta “ekonomik” ya da “ekonomi-politik” bilemediniz “sosyo-ekonomik” bakış açısın­dan gündeme getirilmektedir. Bu tutum, temelde “sosyo-politik” bir tutum öngören İslâm’ın yapı­sıyla ve özüyle örtüşemez, hatta bağdaşamaz. Her insanın kendi tavrını belirleyip, kendi yaşamını dilediğince kurabileceği bir öngö­rüyü, tutup da, “ekonomi “ye ba­ğımlı bir “düzen”e indirgemeyi, olsa olsa, temelde, kökte ve özde bir kayma olarak görebiliriz; yok­sa, bunların ifadesi ve “düzen”i değil.

Süleyman Akdemir’in de için de bulunduğu “ekip” kendince bir “düzen” oluşturup, bir söylem geliştirebilir. RP de bunu program olarak alabilir. Ama, hiç kimse bu oluşturulan ve bayraklaştırılanının İslâm’ın düzeni olduğunu öne sürmek hakkın sahip görülmemelidir.


*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

12.04.1994