GEÇMİŞTEN GELECEĞE KO(NU)ŞANLAR*
FİKİRLE AKSİYONU
BİRLEŞTİREN ADAM:
ZÜBEYİR
YETİK
İsmini, eserlerini, yazılarını yıllardır tanıyor olmama rağmen cismen tanışmamız Bursa’da Nihat Armağan ağabeyin cenazesinde mümkün olabilmişti. Akif İnan, Nihat Armağan, Zübeyir Yetik üçlüsünden geriye Zübeyir Ağabey kaldı. Köklü dostlukları Urfa Lisesinde başlayan, hepsi de fikir, kalem ve kitap erbâbı olan üçlüden ahirete ilk göçen merhum Akif İnan olmuştu. Bursa’da yağmurlu bir ikindi vakti kıldığımız cenaze namazıyla Nihat Ağabeyi de birlikte yolcu etmiştik Dâr-ı Ukbâ’ya...
Zübeyir Ağabeyle söyleşmek, bir tecrübeyi aktarmak veya bir dönemi konuşmak kadar bir bakıma bu üçlünün ortak öyküsünü de anlatmak demek...
Daha ilk muhatap olduğumda nezaket ve nezahet telkin eden üslûbu dikkatimi celbeden Zübeyir Ağabey, Araştırma ve Kültür Vakfı’nın Fatih’teki konferans salonunda ‘Geçmişten Geleceğe Ko(nu)şanlar’ programına katılmayı yine o nazik üslûbuyla kabul etme inceliğini gösterdi. Bu keyifli sohbeti Umran okuyucularıyla paylaşmamak doğrusu haksızlık olurdu...
Urfa Lisesinden Yola Çıkan Üç Dava Adamı:
Akif İnan, Nihat Armağan, Zübeyir Yetik
1941 Siverek doğumlu olan Zübeyir Yetik, ilkokulu Ceylanpınar'da, ortaokulu Siverek'de, liseyi de Urfa'da okumuş. Merhum Akif İnan ve Nihat Armağan’la orada “dava arkadaşı” olmuşlar. Birbirleriyle tanışmaları ise ilginç bir tevafuk: Zübeyir Ağabey, bir gün okulun bahçe duvarına yaslanıp ya Serdengeçti veya Büyük Doğu okurken rahmetli Nihat Armağan gelir; kendisinin de bu dergileri okuduğunu, ama böyle uluorta okumasının doğru olmadığını hatırlatır; ardından onu aynı dergileri okumakta olan rahmetli Akif İnan’la tanıştırır. Sonra kendileri gibi düşünen, okuyan birkaç arkadaş daha bularak haftada bir toplantılar yapmaya başlarlar. Güncel konuları tartışmaktan, okudukları kitap veya makaleleri tartışmaya, hitabet yeteneklerini artırmak için münazaralar yapmaya kadar çok yönlü ve dolu geçen bu toplantılar, ekibin fikren ve rûhen yetişip gelişmesinde büyük faydalar sağlar. Akif İnan bir olay nedeniyle Maraş Lisesine gitmek zorunda kalırsa da ilişkileri devam eder...
Zübeyir Ağabey, liseyi bitirip bir süre Ankara Hukuk Fakültesi'ne devam edecekse de, sonradan Adana İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne girecek ve 1977 yılında bu okuldan mezun olacaktır. 1990'da ise, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi, İşletme İktisadı Enstitüsü İş İdâresi Programını bitirecektir.
Üç dava arkadaşının bundan sonraki yaşam serüvenini, her birini rahmet ve duâ ile anarak, muhtasar bir ifadeyle şöyle özetliyor Zübeyir Ağabey: “Cenab-ı Hakk’ın hoş bir takdiri; Akif Ankara’ya yerleşip Hilâl Dergisi'nin başına geçti, Nihat İstanbul’da Hilâl Yayınları'nın başına geçti, ben de üçüncü büyük şehir olan İzmir’de gazeteciliğe başladım.” Ve tabir yerindeyse, bu davanın ‘üç silahşorunun’ kadîm dostlukları mezara kadar sürecektir.
Onların zor ve sıkıntılı ortamlarda kendilerini inşâ yöntemleri, aralarında kurdukları dostluklar, mücadele azimleri, davaya hizmetleri yeni nesiller için ‘örnek olmalı’ diyorum; Zübeyir Ağabey tevazu göstererek ‘ibret ve ders olmalı dersek daha iyi olur’ diye düzeltiyor. Ama hakikat şu ki, İslâmî düşünce ve fikir hayatının, İslâmî neşriyatın bugünlere gelmesinde sözünü ettiğimiz üç dava adamının ve daha nicelerinin unutulmaz emekleri, katkıları var; bu yüzden de kendilerini minnetle, rahmetle anmak görevimiz.
Zübeyir Yetik Ağabeyin “Tevazu” ile Başlayan
Yazarlık Serüveni
Kalemle ilk ilişkisini şiirle kuran Zübeyir Yetik’in ilk yazısı da 1958 yılında Urfa’da yerel bir gazetede yayınlanmış: Gazetenin adı Demokrat Türkiye, yazının başlığı ise, “Tevazu”. Hayatını neredeyse bu kavram etrafında şekillendiren Zübeyir Ağabeyin, yıllar sonra İzmir’de Din Görevlileri Derneği’nce çıkarılan Müslümanın Sesi dergisinde yayınlanan ilk yazısının başlığı da yine aynı olacaktır: “Tevazu”.
Merakım üzerine Zübeyir Ağabey, İzmir’de gazetecilik mesleğine nasıl başladığını anlatıyor: Daha Urfa’da iken bir gazete çıkarmayı hep düşler dururmuş... İzmir’e gittiğinde, çeşitli gazetelere başvuruda bulunup iş talep etmiş. Nihayet, haftalık bir gazetede (Demokrat Akdeniz) sayfa sekreterliği ile işe başlamış ve -gazetecilik tabiriyle- mürekkep kokusuna bir kez alışınca da bir daha bırakamamış bu mesleği...
Tevazu ile başladığı yazarlık serüvenini tevazu ile sürdüren Zübeyir Ağabey, gerçekten de hâli ve kâli ile tevazu sahibi bir büyüğümüzdür; handiyse ‘yürüyen tevazu’dur.
Demokrat Akdeniz’in Yazı İşleri Müdürü, görevinden ayrılınca, gazetenin patronu bu görevi Zübeyir Ağabeye teklif eder. Yazı İşleri Müdürlüğü, bir yayın organında neşredilen herşeyin sorumluluğunu üstlenmeyi gerektirir; kendi ifadesiyle, “Demokles’in kılıcının sürekli tepenizde sallandığı o yıllarda yazı işleri müdürlüğü yapmak, bir bakıma kelle koltukta dolaşmak” demektir. Patronun teklifini “bir şartla kabul ederim” diye cevaplar Zübeyir Ağabey; “gazetenin muhtevası üzerinde etkili olmama müsaade ederseniz.” O da zor durumda olduğu için bunu kabul eder. İlk iş olarak olumsuz iki seri romanın yayınını keser, ardından gazetede “Din ve Ahlak” köşesi oluşturur ve gazetenin muhtevasını tamamen değiştirir. Gazetenin ekonomik durumunun iyi olmamasına, maaşının son derece sınırlı olmasına rağmen, sabır ve sebatla yazıp çizmeye, davasını anlatmaya devam eder. Ertesi yıllarda İzmir’de münteşir Adalet ve Fedai dahil Türkiye çapında yayınlanan Oku, Toprak, Komünizmle Mücadele, Hilâl gibi bir çok dergide de yazıları yayınlanmaya başlar.
1961-65 yıllarında İzmir, 1965-66 yıllarında Ankara'da çeşitli gazete ve dergilerde -her kademede- çalışan Zübeyir Yetik Ağabey’in, bu dönemde yazı ve eylemlerinden ötürü, toplam 400 yıl hapis istemiyle hakkında 100 kadar dava açılır. Bu davaların büyük bölümü 163.maddedendir; diğerleri ise ‘halkı galeyana getirmek, isyana teşvik etmek’ türünden suçlamalarla açılan davalardır; ayrıca 27 Mayıs 1960 Darbesiyle iktidardan uzaklaştırılan Demokrat Parti iktidarının mensup ve icraatlarını, kötülemek hariç, herhangi bir haber ya da fotoğraf konusu yapmak sebebiyle suçlu duruma düşebildikleri Tedbirler Kanunu dolayısıyla gazeteciler aleyhinde çok sayıda dava açılabildiği için, bütün bunlar üstüste binmiş ve dava dosyalarının sayısı böylesine şişmiştir... Zübeyir Ağabey, bu davaların bir bölümünden beraat edecek, bir bölümü de çıkan af yasasıyla “sonuçlarıyla birlikte” ortadan kaldırılacaktır...
Söylem - Eylem Birlikteliği
ile pratiği birleştiren, birlikte yürüten nadirâttan bir adamdır; kelimenin tam anlamıyla da ‘adam gibi adam’dır. Daha Urfa’da iken düşlediği şeylerden biri gazete çıkarmak, diğeri de dernek kurmaktır. İzmir’de gazeteciliğe başladıktan hemen sonra, birlikte faaliyet yapabileceği insanları aramaya koyulur...
Bir gün Basmane’den geçerken kocaman bir levha görür: İzmir Türk Ocağı. Derhal dalar içeriye. O zamanlar, ‘milliyetçi ve mukaddesatçı’ düşünceye mensup olanların -İslâmî duyarlılık sahiplerinden ulusçu zihniyete sahip olanlara kadar böyle isimlendirilenlerin- uğrak yerleridir Türk Ocakları... Ocak başkanı merhum Kemal Fedai Coşkuner’le tanışır. (K.Fedai Coşkuner, bir ara Fedai Dergisini çıkaran erbâb-ı kalem bir fikir ve dava adamıdır.) Zübeyir Ağabeyin cevvaliyeti, gayreti kısa zamanda Kemal Bey’in dikkatini çeker ve onu Gençlik Kolları Başkanlığına getirir...
İzmir Türk Ocağı Gençlik Kolu Başkanı olarak konferanslar, haftalık seminerler, kitap tartışmaları gibi bir seri etkinlik düzenler Zübeyir Ağabey. Necip Fazıl Kısakürek’ten Mustafa Yazgan’a kadar birçok yazar ve fikir adamının İzmir’de konferans vermesini sağlar. Böylece, gençlerin fikren gelişmelerine zemin hazırlar... O dönemde ilgilendiği ve Ankara’da da irtibatını sürdürdüğü gençlerden biri de şu anki Kültür Bakanımız sayın Atilla Koç’tur...
Sonraki yıllarda da söylem-eylem birlikteliğini sürdürecektir Zübeyir Ağabey.
Şanlı Urfa'da öğretmenliğe başladığında; bir taraftan yerel gazetelerde yazılar yazacak, öbür taraftan da bir grup gencin sanat ve düşün alanındaki çalışmalarına katkıda bulunacaktır. Yine o yıllarda "Türkocağı" Urfa şubesini, "Urfa İlim ve Fikir Yayma Cemiyeti"ni, "Harran Üniversitesi Kurma Derneği"ni kuracak, yönetimlerinde bulunacaktır. Ayrıca, TÖS’e karşı "Öğretmenler Sendikası"nın Urfa şubesini faaliyete geçirecek ve başkanlığını yapacaktır. Ve bir bayan öğretmen hakkında “başörtüsü”nden ötürü başlatılan kovuşturmadaki savunma ve eylemleri sonucu 1968 yılında meslekten uzaklaştırılacaktır...
Ertesi yıllarda Çığır Yayınlarını kurup bir süre genel müdürlüğünü üstlenmesi, çeşitli kentlerde konferanslar vermesi ve özellikle sendikacılık çalışmaları da Zübeyir Ağabeyin söylem-eylem birlikteliğinin çok önemli göstergeleridir: “Öz-Metal-İş Metal İşçileri Sendikası” ile “Hak-İş İşçi Sendikaları Konfederasyonu”nun kuruluşlarında bulunup ilk yöneticileri arasında yer alan Zübeyir Ağabeyi, daha sonra Bem-Bir-Sen (Belediye ve Mahalli İdare Çalışanları Birliği Sendikası) Genel Başkanlığı ve Memur-Sen Genel Başkanlığını yaparken görüyoruz. Malum basının, özellikle “İslâm Savaşçısına Notlar” kitabından cımbızla cümleler seçip alarak başlattığı linç girişimi sonucu Şubat 2000’de Memur-Sen Genel Başkanlığından istifa etmek zorunda bırakılan Zübeyir Ağabey, çeşitli bürokratik kademelerde de sürdürdüğü çalışma hayatını, son olarak deruhte ettiği İSKİ Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü görevi ile noktalayacaktır.
Biz, Zübeyir Yetik Ağabey’i, daha çok fikir dünyamızdaki hizmetleriyle tanıyoruz. Onun gazetecilik ve basın-yayın dünyasındaki çalışmaları bizim için önem ve öncelik arzeder. Bu sebeple, İzmir’de başladığı gazetecilik serüveninin izini sürmeye devam edelim:
İzmir’den Ankara’ya,
Oradan İstanbul’a; Milli Gazete Yönetimine...
Zübeyir Yetik’in Ankara Hukuk Fakültesi sınavını kazandığı yıl, çalıştığı gazetenin (Adalet) patronu da (Osman Zeki Efeoğlu) İzmir’den milletvekili seçilince her ikisi de Ankara’nın yolunu tutarlar. Dahası patronu, gazeteyi de Ankara’ya taşımaya karar verir. Böylece, gazetecilik faaliyetine Ankara’da devam eder Zübeyir Ağabey...
İslâmî camianın basın sektöründe pek varlık gösteremediği, dolayısıyla gazetecilik mesleğini icra edenlerimizin de nadir olduğu 1970’li yıllarda Milli Görüş Hareketinin yayın organı olarak Milli Gazete yayın hayatına başlar. Öğretmenlik, belediyecilik, bankacılık, serbest muhasebecilik gibi işlerde çalışsa da, esas itibariyle mürekkebin tadını almış bulunan ve kanında gazetecilik olan Zübeyir Ağabey, Milli Gazete’den üstüste teklifler alır; ama şartları tetabuk etmediğinden teklifi bir türlü kabul etmez. Nihayet 1974’te yapılan son teklifi hiç tereddüt etmeden kabul ediverince, teklifi getiren Hasan Aksay da hem sevinir hem de şaşırır. Zübeyir Ağabeyin Milli Gazete’nin Genel Yayın Müdürlüğü'ne getirilişini kendisinden dinleyelim:
“1974’te Urfa’da bir ‘serbest muhasebe bürosu’ açmıştım. Tam o sırada hayırlı bir iş için İzmir’e gittim. İzmir’de serbest muhasebecilik yapan çok yakın bir dava arkadaşım, ikinci bir muhasebe bürosu açtığını söyleyerek bu büroyu müşterileriyle birlikte bana devretmeyi teklif etti. Ben de ‘düşüneyim’ dedim. Şartlar İzmir’e gitme yönünde gelişiyordu. Hatta Urfa’daki evimi satıp İzmir’den ev almak için gerekli girişimleri bile yapmıştım... Durum bu minval üzere idi ki, bir gün eve giderken rahmetli Akif İnan’ın amcaoğlu Mehmet İnan’a rastladım. Birbirimize hal-hatır sorduk; çoluk-çocuktan söz ettik. O ara oğlu Hayati’yi Ankara’ya anneannesinin yanına gönderdiğini söyledi. Ben de ‘iyi olmuş, tatil yapar’ deyince; ‘hayır tatil için değil’ dedi; ‘büyük şehirde çocukların tahsil imkânı daha büyük, memlekette ise durum başka’ diyerek de gerekçesini açıkladı... Eve geldim; o zaman biri 4 aylık, öbürü 16 aylık olan çocuklarıma baktım; derhal Mehmet abinin sözleri aklıma geldi. O an İzmir hazırlığımı da akledemeyip, kendi kendime, ‘yâ Rabbi, ben bu çocuklarım için büyük bir şehirin imkânlarından nasıl yararlanabileceğim; oralarda yakınlarım filan da yok...’ diye düşünürken tam o esnada telefon çaldı. Ahizeyi kaldırdım, karşımdaki Hasan Aksay’dı; ‘Yahu gel artık kabul et de Milli Gazete’de beraber çalışalım’ dedi. Ben de ‘olur’ dedim. ‘Şartın ne?’ dedi. ‘Şartım yok’ dedim. (Az önce çocuklarının geleceği için Rabbine duâ eden adam şart ileri sürebilir mi?) Hasan Aksay da eminim şoke olmuştu. ‘Hiç durma, gel’ dedi ve böylece İzmir yerine İstanbul’a geldik. Nasib böyleymiş...”
Zübeyir Ağabey, sorum üzerine devamla; ‘Erbakan Hoca’yla Odalar Birliği ve Bağımsızlar Hareketi döneminden beri tanışık olduğunu, o yıllarda Tevfik Paksu’nun Maraş’tan milletvekili seçilmesi için Urfa’dan bölgeye giderek çalışmaları organize ettiğini, Paksu seçilemese de o seçimde Necmeddin Erbakan’ın safında on milletvekilinin daha bağımsız olarak parlamentoya girdiğini...’ anlatıyor. Milli Gazete’de ise, ilk olarak Genel Yayın Müdürü ve birinci sayfa yazarı olarak çalışmaya başladığını, 1976 yılında "köşe yazarlığı"na geçtiğini ve bu işi birkaç dönem halinde 1984'e kadar sürdürdüğünü; aynı yıllarda bir yandan da Yeni Devir'e haftalık yazılar yazdığını öğreniyoruz. Zübeyir Ağabey, sonraki yıllarda Akit Gazetesinde de 2002’ye kadar haftalık yazılarını sürdürecektir...
Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Has Odası’nda...
Zübeyin Ağabeyin gazetecilik yıllarında üstad Necip Fazıl’la tanışıklığı bulunduğunu ve Büyük Doğu’nun bir dönem yayına hazırlanmasını birlikte yürüttüklerini okumuştum. Merakımı yenemiyor ve bu konuyu da aydınlatmasını istirham ediyorum kendisinden. Gözleri parlayarak: “Üstadla gıyabî tanışıklığımız hayli eskidir; vicahî tanışıklığımız ise daha sonradır” diyerek başlıyor anlatmaya: “1957-58’lerdeydi... Urfa’dan üstada bir şiir göndermiştim. Üstad, bu şiiri Büyük Doğu’nun okuyucular köşesinde yayınlamış ve benim için çok değerli, çok iltifatkâr bir cümle kullanmıştı: ‘Seni, manevî kanımdan öz evladım olarak selamlıyor ve alnından öpüyorum.’ Gıyabi tanışıklığımız böyle başlamıştı. Sonra, kendilerini İzmir’e konferans için davet etmiştim; böylece vicahen de tanışmış olduk. Ankara’da bulunduğum yıllarda ise, üstad Ankara’ya geldiğinde, -kendi tabiriyle- onun ‘has odasında yer alan kimseler’ olarak mutlaka birlikte oluyorduk. Ben Urfa’da iken de, İstanbul’da Milli Gazete’de çalıştığım zamanlarda da ilişkimiz sürdü. Hatta üstadın gazetede yazmasını sağlamaya çalıştım, ama yönetime kabul ettiremedim...”
Tam bu arada, üstatla yaşadığı bir anısını bizimle paylaşmasını rica ediyorum. Kırmıyor: “Üstadın siyasi çizgi olarak nerede durduğunu anlamamıza yardımcı olması bakımından iki kısa hatıramı aktarayım: Sanırım 1965-66’lar... Alparslan Türkeş’in üstadı kendi tarafına çekmeye çalıştığı sıralardı... Üstadın kendi saflarında yer alması, ülkücü gençliği yetiştirmesi vs. için ısrar edip duruyordu. Üstat, bir deklarasyon hazırlayıp kamuoyuna ilan etme şartıyla böyle bir işe girme eğilimindeydi. Biz ise, bir grup yazar-çizer olarak buna sıcak bakmıyorduk. Üstad müthiş bir metin hazırladı; bir manifesto niteliği taşıyan bu metin yayınlanmadığı için, sonra da gündeme gelmedi. Doğrusu, tarihe tanıklık anlamında ve Üstadın duruşunu kavramak açısından bu metnin bulunup yayınlanması lazım... Yine sanırım 1975 ya da 1977 seçimleriydi... MSP’nin de MHP’nin de parlamentoya girip sonradan MC koalisyonu kurdukları dönemler... Ben de bir vesileyle Ankara’dayım ve üstatla sohbet halindeyiz. Bir ara; ‘çocuklar, gelin Necmeddin’e gidelim de tebrik edelim’ dedi. Necmeddin Erbakan o zaman Başbakan Yardımcısı olmuştu. Üstad’a ‘hayır’ diyebilir miyiz? Kalktık, üç-beş kişi birlikte Başbakanlığa gittik; Özel Kalem’de bekliyoruz. Bir türlü içeri alınmıyoruz. Gazeteciler vs. girip çıkıyor, başkaları girip çıkıyor, biz bir türlü çağrılmıyoruz. İçimizden biri -galiba rahmetli Akif İnan’dı, zira en celadetlimiz oydu- ‘üstadım, bırakın, sonra geliriz’, dedi. Hep birlikte kalktık, oradan çıktık. Üstad bu sefer, ‘gelin Hasan’ı (Aksay) bir ziyaret edelim’ dedi. O da Devlet Bakanı olmuştu. Tam oraya yönelmiştik ki, üstadın oralarda bulunduğunu duyan Türkeş, yanında birkaç kişi ile önümüzü kesti: ‘Üstadım! Şeref verdiniz, buyurun..’ gibi ifadelerle onu karşıladı. Fakat üstad, gayet üstten bir tavırla; ‘biz Hasan’a gidiyoruz!’ dedi ve yürüdü. Türkeş, ‘öyleyse dönüşte bekleriz’ diyerek yol verdi. Hasan Aksay’la görüştükten sonra, çıkıp gideriz diye beklerken; bu kez Türkeş üstadı adeta bir ordu ile karşıladı ve buyur etti. Girdik, sohbet ettik. Türkeş, o meşhur teklifini tekrarladı. Tabi, bizim de dirsek atmalarımızla üstad yine kabule yanaşmadı...”
O yıllarda Zübeyir Ağabeyin bir süre Büyük Doğu’da üstad Necip Fazıl Kısakürek’le birlikte çalıştığını biliyordum; bu birlikteliğin nasıl olduğunu ve ne kadar sürdüğünü öğreniyorum kendisinden: “Sanırım” diyor; “Büyük Doğu’nun son dönemiydi... Zaten sonuna kadar da benimle devam etmedi; ben bir problemim sebebiyle Urfa’ya gitmek zorunda kaldığımdan, üstad, çalışmalarını Mustafa Yazgan’la birlikte sürdürdü...”
Zübeyir Yetik’i derinden etkileyen büyüklerimizden biri de rahmetli Fethi Gemuhluoğlu Ağabeydir. Kişiliği, bilgeliği, erdemli duruşu ile o yılların gençliğine yön veren, ufuk çizen Gemuhluoğlu’nu şöyle tanımlıyor Zübeyir Ağabey: “Sosyal ilişkileri fevkalâde mükemmel, çok dolu bir insandı. Bildiğim kadarıyla, yüksek tahsil yapmamış olmasına rağmen evinde müthiş bir kütüphanesi vardı. Tam anlamıyla bir Anadolu bilgesi idi. Dostlukları sahici dostluktu.” Ankara’da iken bir grup arkadaşla onun gece sohbetlerine katılarak bu sohbetlerden çok istifade ettiklerini söyleyen Zübeyir Ağabey, Fethi Gemuhluoğlu’nun gençlere burs temin ederek, ellerinden tutarak mutlaka dil öğrenmeleri, akademik kariyer yapmaları konusunda onları teşvik ettiğini ve pek çok akademisyen üzerinde emeği olduğunu hatırlatıyor. Ama Fethi Ağabeyle bazı hususlarda, özellikle tasavvuf konusunda pek yıldızlarının barışmadığını belirtmeyi de ihmal etmiyor. Böylece Zübeyir Ağabeyin Kur’ân merkezli düşünce sisteminin önemli bir boyutunu teşkil eden batınî ve diğer yaklaşımlar karşısındaki hassasiyetine geliyoruz.
Zübeyir Yetik’in Deşifre Ettiği “Guenoniyen Batınîlik” Yeniden Gündemde
Dörtlükler (şiir, 1960), Aksiyon-Ahlak-Ekonomi (1975), Ak Elif (şiir, 1976), İslâm Savaşçısı'na Notlar (1976 ve 1990), İnsanın Serüveni (1984 ve 1991), Şeytan (1985), Kabil (1985), Nemrut (1985), Firavn (1985), Karun (1985), Samiri (1986), Bel’am (1986), Ebu Cehil (1986), Yahudi (1986), İnsan-Hüman (1986), Çağdaş Bilimin Saplantısı (1986), İmam Şamil (1986), Ekonomiye Değinmeler (1987), İslâm Düşünce Tarihinde Mezhepler (1990), Siyasal Katılım (1990), Her Nemrud'a Bir İbrahim (1990), Ekonomi Bir Din midir? (1991) isimli kitaplarının yanı sıra "Şamil İslâm Ansiklopedisi" ve "Sosyal Bilimler Ansiklopedisi"nde de çeşitli makaleleri olan Zübeyir Yetik Ağabey’in son eseri 1992’de yayınlanan İnsanın Yüceliği ve Guenoniyen Batınîlik, bugünlerde özellikle üzerinde konuşulması gereken bir kitap. Son zamanlarda ABD ve AB tarafından İslâm dünyasına pazarlanmaya çalışılan edilgen, omurgasız, teslimiyetçi, batınî İslâm anlayışını ‘90’lı yılların başında teşhis edip deşifre etmesi bakımından hâlâ önemini ve güncelliğini koruyan bu kitabın yeniden okunması gerektiğini düşünüyor, dinleyicilere ve siz okuyucularıma tavsiye ediyorum. Zübeyir Ağabeyin tesbitiyle, insanların iletilmiş/vahyî dinlerin sonuncusu olan İslâm’la buluşmasını önlemek için türetilmiş dinlerin piyasaya sürüldüğü bir ortamda, dahası ABD’nin BOP çerçevesinde “Sûfî İslâm” adıyla Müslümanları ehlileştirme projelerini uygulamaya koyduğu bir süreçte, Müslümanların “Guenoniyen Batınîlik” üzerinde daha bir hassas ve müteyakkız olmaları gerektiğini bir kez daha hatırlatıyorum.
Bu bağlamda Zübeyir Ağabeyin kanaatlerini almak için, kışkırtıcı bir soru soruyorum:
-“Hişam Kabbani, geçen yıl ABD’de katıldığı bir toplantıda diyor ki; ‘ABD Ortadoğu’ya egemen olmak istiyorsa, Sufî İslâm’ı desteklemelidir. Zira tasavvuf kültürü itaat üretir; başında zalim yönetici olsa da isyan etmemeyi öngörür...’ Sizin sözünü ettiğiniz Guenoniyen Batınîlik, Sûfî İslâm mıdır? Sizin biyografisini yazdığınız İmam Şamil’le veya bir Emir Abdülkadir’le Kabbanî’nin sözünü ettiği Sûfî İslâm herhalde aynı şey olmasa gerek?”
Bu sorum üzerine, “elbette aynı şey değil” diyerek konuyu tavzih ediyor Zübeyir Ağabey: “Alimlerimizin tanımladığı zühd, takvâ, edeb anlamındaki tasavvufa itiraz etmenin anlamı yok. Aslında bunları ‘tasavvuf’ diye isimlendirmenin de anlamı yok. Bizim karşı çıktığımız, eleştirdiğimiz tasavvuf; ta Hindistan’da, Babil’de, eski Mısır’da, Keltler’de.. görülen bir anlayışın, ‘insanın tanrılaşması’ diyebileceğimiz bir dini inancın sırtına Müslüman kisvesi giydirilerek yaygınlaştırılmış şeklidir. Tarihsel süreçte, ne zaman bir nebevî/vahyî diriliş hareketi belirmeye başlasa, onu önlemek ya da sulandırıp bulandırmak için adına mistisizm, tasavvuf, hermetizm denilen bir inanç ve dini anlayışın piyasaya sürüldüğünü tesbit etmek, benim için hayli öğretici ve ibret verici olmuştur. İşte, İslâmî düşüncenin, Seyyid Kutub ve Mevdudî gibi âlimlerin de etkisiyle aslî kaynaklarına -yani Kur’ân ve Sünnete- yönelerek yeniden canlandığı, sahici bir dinamizm kazandığı 1980’li yıllarda ortalığı birden bire Rene Guenon’un sûfî fikirlerinin istila etmeye başlaması oldukça manidardır. Bence Guenon, Muhiddin Arabi’nin fikirlerini yeniden ihya etme çabasındaydı; sûfî Muhiddin Arabî ise, nebî Muhammed Arabî’nin (aleyhissalâtu vesselâm) dinini aslî mecrasından saptırma hareketiydi. Ben böyle bir tehlike karşısında Müslümanları uyarmak amacıyla ‘Guenoniyen Batınîlik’ kitabını kaleme aldım. 11 Eylül sonrasında değişen şey ise şu: İslâmî uyanışın yükseldiği Müslüman dünyada “Kur’an” diyenlerin veya “Kur’ân” demesi muhtemel olanların tepesine bombalar yağdırılmaktadır.”
Ve Fikir Savaşçısından Fikir Savaşçılarına Notlar
Zübeyir Yetik’in eskimeyen, İslâm’ı tebliğ etme endişesini taşıyan insanlar, davetçiler, ‘savaşçılar’ var olduğu sürece de güncelliğini koruyacak olan bir diğer kitabı da İslâm Savaşçısına Notlar’dır. İnsanları Allah’a gerçek anlamda kul olmaya çağırma ve insanlarla vahiy arasındaki suni engelleri ortadan kaldırarak onların kurtuluşlarına vesile olma misyonunu üstlenenlerin bu görevi yalnızca Allah’ın rızasını tahsil etmek için yapmaları gerektiğini öğütleyen kitap; davetçilere -Hz.Peygamber’in bir hadisinden hareketle- üç aşamalı bir strateji önermektedir: “Halle tebliğ, dille tebliğ, elle tebliğ. Ama mutlaka tebliğ.” Davetin yöntemine ilişkin olarak ise; “kırmadan, incitmeden, örselemeden, hafife almadan, horgörmeden tebliğ” demekte ve bu faaliyetin sadece bireysel olarak değil cemaat halinde, organize olarak yürütülmesi gerektiğini vurgulamaktadır.
Zübeyir Ağabey, halle, dille, elle tebliği kendi şahsında birleştiren; kalemiyle, konferanslarıyla, çok yönlü faaliyetleriyle bunu ispatlayan örnek bir kişilik olarak bir yandan yazılarıyla hakkı tebliğ ederken diğer yandan da sendikacılık çalışmalarıyla hak ve adalet arama mücadelesini sürdürür. Sahabeden Abdullah b. Zübeyr’in (r.a) Emevilere karşı mücadelesinde Sivereklilerin onu desteklediğini söyleyen ve isminin de bu büyük şahsiyete izafeten verildiğini öğrendiğimiz Zübeyir Ağabey, hak ve hukukun önemini belirtme sadedinde Siverek ve diğer Anadolu halkının Allah’ın güzel isimlerinden en çok “Cenab-ı Hak” ismini kullandığına dikkat çekiyor.
Kendisini isminin sahibi gibi, zulme, haksızlığa, şirke karşı Kur’ân’dan ve sahih nebevi gelenekten güç alarak mübareze ve münazara ortamlarında hak arama mücadelesi veren, teori ile pratiği birleştiren bir eylem adamı ve yılmadan, bıkmadan hakkı savunan tavizsiz bir fikir savaşçısı olarak tanıdığımız Zübeyir Yetik Ağabeye hayırlı ömürler diliyor ve yeni üretimlerini sabırsızlıkla bekliyoruz.
·
*Abdullah
Yıldız
Umran Dergisi,
Haziran 2005; Sayı: 130,