GERİCİLERİN MUMU ARTIK SÖNÜYOR*

 

Evet, “yalancının mumu yatsıya ka­dar yanar”... Gericiler gerçekte bi­rer büyük yalancı oldukları için onların da mumu yatsıya kadar yanacak demektir ve yatsı vakti, mumun sönme zamanı da gelmek üzeredir. Şimdi bunun telaşı içindedirler. Ama, ne var ki, korku­nun ecele yararının olmayışı gibi, bu te­laşlarının da mumun daha uzun süre, bir süre daha yanmağa katkıda bulunması pek de mümkün görünmemektedir.

Evet, güç, kuvvet, kudret, iktidar, para, dış güçler, gizli odaklar ve daha pek çok imkân hâlâ ellerindedir. Bu telaşları sebe­biyle bu imkânları seferber edip oluştura­cakları baskılarla, kullanacakları hilelerle, üretecekleri yeni yalanlarla, olabilir ki, bir kısacık lahza daha ayakta kalabilecek ve bu süre içinde de, ola ki, yine pek çok ki­şinin canını yakıcı bir yeni terör havası da­ha estirecek, estirmeyi deneyeceklerdir.

Evet, bu ülkede Müslümanlar üvey evlat muamelesi görmeğe, şamar oğlanı gibi görülmeğe, baskılara göğüs germeğe, zul­me ve işkenceye katlanmağa, dışlanma­ğa, aşağılanmağa alışkın oldukları cihetle de, girişilecek bu denemeyi, bilinmesi ge­rekir ki, umursamayacaklardır, yılmaya­caklardır, hak bildikleri yoldan dönmeye­ceklerdir. Belki bir zaman susturulacaklar, bir zaman sindirilecekler, bir zaman da bir zamanlar olduğu gibi sürüm sürüm süründürüleceklerdir, ama, tüm bunlar ve fazlaları gericilerin mumlarının sönmesini önlemeğe yetmeyecektir. Bütün zamanla­rın ve mekanların ilericisi ve bütün za­manların ilerisinde olan Müslümanlar, çünkü, pes demeyecekler, hak yoldan dönmeyeceklerdir.

Evet, başbakan sıfatını taşıyan bir ba­yan kürsüye çıkıp, oradan halkın gözleri­nin içine baka baka bu halkın çoğunluğu­nun dini olan İslam'ın hükümlerinin özel adı "şeriat”a dil uzatmakta, bir başka par­tinin genel başkanı da, planlanan koro­nun ilk adımını atmış olmak için, sesini ve sözünü ona akort etmektedir. Gazeteler-den kimileri uygulama örneği olsun için Fransa'da türbanın yasaklandığı haberlerini verirken, içlerinden biri de yazarının kitap imzaladığı kitapevinin raflarına sahte bombalar koydurmakta, sonrada bu bombayı buldurmakta ve ardından kendi kendine telefon ederek olayı “şeriatçı” diye etiketleyebileceklerini düşündükleri bir gruba mal etmeye çalışmaktadır.

Sanki “şeriat” o grup tarafından temsil edilirmiş, sanki Müslümanlar o grubun gönüllü katılımcı ve destekleyicileriymiş, sanki şu imiş, bu imiş gibi… Eskiden hamamcının şahidi külhancı idi. Aynı kaptan yeseler de iki kişi vardı. Şimdi artık buna da gerek görmüyor, hem müşteki hem de şahit oluyorlar. Tertibin, düzenbazlığın bu kadarına pes doğrusu…

Tertibi yapanların basiretsizliğine bakın ki, bula bula Toktamış Ateş gibi gerçek bir bilim adamını buluyorlar.   Bilim namusundan ne pahasına olursa olsun ödün vermeyen bir adamı bir adamı, farklı düşünceler karşısındayken de bilim haysiyet ve namusunu korumasını bilen bir insanı… A salaklar, madem bir tertip yapacaktınız tutup da kendi kafanızdaki bir yobazı, küfr-ü inadî içinde bulunan birini bulsaydınız da, bari duyanlar da inansaydı. Düşünmeyi bilen, konuşmayı bilen, onaylamadığı kimselere de kendi ölçüsünde düşünme ve konuşma hakkı verilmesinden yana olan gerçek demokrat ve gerçek laik Toktamış Ateş ile Müslümanların ne alıp veremediği olabilir ki, tutup ona suikast hazırlasınlar. Yapmazlar ya,  yapacak olsalar memlekette aklını Müslüman düşmanlığıyla yemiş adam mı kalmadı ki, Toktamış Ateş'e suikast girişiminde bulunsunlar… Muhalifimdir, ama, böyle namuslu muhalif bin yaşasın, sayıları da binleri bulsun....

Evet; başbakanlık makamındaki bayan kalkıp şeriata veryansın ettikten sonra dönüyor, “İnsan Hakları”ndan söz ediyor. Ne yani?.. Bu ülkedeki Müslümanlar Sayın Başbakanın sınıflandırmasına göre insan değiller mi?..  İnsan olmak ya da sayılmak için ille de tarih boyunca bizi ortadan kaldırmağa çalışmış olan Batılıların kokusu doğrultusunda mı yürümek gerekiyor?..

Evet, Sayın Çiller bu ülkede başbakanlı­ğa getirilmiştir, ama, bu ülke halkının dilini ve örfünü bilmediği gibi di­nini de bilmemektedir. So­rulduğunda Müslüman oldu­ğunu söyleyecek olmasına karşın, yineliyoruz, bu ülke insanlarının bağlı bulunduğu din konusunda kopkoyu bir bilgisizlik içindedir.

Eğer öyle olmasaydı, el­bette, bütün dinlerin, peygamberli bütün dinlerin “İn­san Hakları”nı açıklamak, duyurmak, yerleştirmek için gelmiş olduğunu da bilecek ve insan hakları ile şeriatı ayrı ayrı kefelere koymak gibi tutarsız tutum içine gir­meyecekti.

O, bilgisizliği sebebiyle, peygamberleri -ola ki- Al­lah’a kul toplama kampanyalarının propagandistleri sanmaktadır. Ama, eğer Kur’an-ı Kerim’i, hatta diğer peygamber­lerin getirmiş bulunduğu kitaplardan her­hangi birini baştan sona ve anlayarak bir kez okumuş bulunsaydı, peygamberlerin insan haklan doğrultusundaki savaşımını görecek ve kavrayacaktı...

Kimlere karşı?.. Firavunlara, Nemrutla­ra karşı... Yani, “devlet”i elinde tutmuş olmanın verdiği imkânlarla halkını ezen, ezdiren, sömüren, sömürten, egemenliği elinde tutmak için her türlü dalavereye ve zorbalığa başvuranlara karşı. Peygamberle­rin getirdikleri -ki hepsi de şeriattır- insan­lığa insan olduklarını anlatıcı ufukları açan, insanlara insan olduklarını kavra­tan, insanları insan olma, insanlık onurla­rını koruma yolunda savaşıma çağıran bi­rer mesajdır. Çiller, okusa, bu gerçeği gö­recekti...

Görünce de, geçmişi birkaç yüz yılı bile aşmayan şu güdük “İnsan Hakları” söyle­mine karşın, İbrahim‘in, Musa’nın, İsa’nın nice bir “insan hakları abidesi” dikmiş olduğunu anlayacak ve bir daha şeriat ile insan haklarını ayrı kefelere ve karşı karşıya koymağa kalkışmayacaktı...

Hayır, tarihten örnekler vermeğe kalkış­masınlar sakın... Yalan söylemiş olurlar. Tarihteki örnekler, olsa olsa, kimi ceberutların, halk üzerindeki baskılarını sürdür­me yolunda dini kullanma yöntemleri ola­bilir. Tıpkı bugün ülkemizde Müslümanlara yönelik baskı ve dayatmalara laiklik ve demokrasinin dayanak ve gerekçe yapıl­mak istenmesi olayındaki gibi...

Bugün nasıl ki Müslümanları sindirmek ve hatta yok etmek için laiklik ve demok­rasi gerekçe gösteriliyorsa, laiklik ve de­mokrasiye bu amaca hizmet edici yorum­lar getiriliyorsa, bugün bunu yapan ceberut zihniyet, dün de, dinin kendi işine ge­len kimi hükümlerine aynı doğrultuda yo­rumlar getirmiş olabilir, getirmiştir de... Ve bugün ülkemizdeki laiklik ve demokra­si nasıl ki laiklik ve demokrasinin gerçeği değilse, dün de, ceberutlar elinde halka karşı din diye kullanılmış olan şey öylesine gerçek din ya da dinin gerçeği değildir.

Ama şu bir gerçektir ki, ceberutlar, ta­rih boyunca, kitlelerin tek sığınağı olduk­larını göstermek ve onları boyunduruk al­tında tutabilmek için iç ve dışta kimi düş­manlar olduğu söylemine hep başvur­muşlardır. Çiller de şimdilerde "şeriat" etiketi altında bir düşman uydurarak bu söylemi yineleme ardınca gitmeyi düşlü­yor olabilir.

Ama, yanılır. Çünkü hem halk olarak, hem Müslümanlar olarak bir uyanış süre­cindeyiz ve böyle uyduruklara dayanmak isteyenlerin mumları çok çabuk sönecek demektir. O yüzden Çiller halka yut­turacak başka bir düşman uydursa daha çok akıllılık edecektir. Bizden söylemesi...

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

13.09.1994