HAC VE “KURBAN” ÜZERİNE…*
“Kurban” ve onun kökteşleri Kur’an-ı Kerim için yabancı, orada kullanılmamış kelimeler değildir. Bunun gibi, kurbanlık hayvanları ve kurbanın gerçekleşmesi için gerekli olan “kesme” işlemini anlatan kelimeler de Kur’an-ı Kerim’de yer alır. Hatta kurbanlık hayvanların boyunlarındaki süsler bile.
Ancak Hac ziyareti, Harem-i Şerif’e gönderilen kurbanlıklar ve de haccın ifası sırasında kesilen kurbanlar/kurbanlıklar söz konusu olduğunda, halk arasında ve hatta ciddî meallerde bile “kurban” kelimesinin kullanılmasına karşın, Kur’an-ı Kerim’in kendisi farklı bir kelime seçer: Hedy. Harem-i Şerif’e ve oranın haccedilmesine ilişkin haber ve buyrukların tamamında “hedy” ya da onunla kökteş sözcükler kullanılır; “kurban” ve kökteşleri değil.
Özellikle Harem-i Şerif’e ve Hac ziyaretine ilişkin “kurban/kurbanlık” için kullanılan bu kelimenin kökteşlerine baktığımızda iki önemli açılımın söz konusu edilebileceğini görürüz.
Bunlardan birincisi, günlük yaşamımızda bizim de kullandığımız armağan anlamındaki “hediye” kelimesidir.
Anlaşılan o ki, Yüce Allah, haccedenlerin sunularını/takdimelerini “kurban” kelimesinin ifade ettiği “yakınlık arama” bağlamından daha ileri bir yere konumlandırarak “hediye” diye nitelendirmekte, adlandırmaktadır.
Demek ki, haccetmek, mümini, yakınlık arayışının bir adım ilerisine götürerek, adeta onu yücelterek, kurban sunmayla gerçekleştirilmek istenen “kurbiyet/yakınlık arayışı”ndan öte “hediye sunucu” olmak gibi bir yere getirmektedir.
Müminler diğer zamanlarda ve yerlerde “kurban” sunma ile Yüce Allah’a yakınlaşma yollarından bir yol üzerinde iken, haccetme sırasında O’na hediyelerini iletebilecekleri ölçüde bir yakınlığın imkânını yakalamış olmakta; bu imkânı yakalama imkânını elde etmektedirler.
Ziyaretine gidilen bir yakına elde bir hediye götürme örneği, Beytullah’ı, Yüce Allah’ın “evim” diye nitelediği şerefli ve muhterem mekânı ziyarete gitmiş olmaktan ötürü, O’na, o Zat-ı Zül-Celâl’e “hediye” götürmek/sunmak gibi mutlu ve kutlanası bir durum…
Varın, haccetmenin önemini ve değerini anlamak için buradan pay biçin.
Biliyorsunuz, bu “hediye”nin ilkini inançta/öğretide Atamız olan İbrahim âleyhisselam sunmuştur. (İbrahim âleyhisselamın “inançta/öğretide atamız” oluşu hakkında sitedeki “yazılar” bölümünde “Kilometre Taşları” başlıklı yazıya bakılabilir.)
Bu sunuş, Saffat suresinde (83’üncü ayetinden 107’nci ayetin sonuna dek) adeta “merhaleler halinde”/etap-etap haber verilir. Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde kıssaları bulunmakla birlikte andığımız ayetlerde İbrahim âleyhisselamın iman bakımından Nuh âleyhisselam bağlantısından başlanarak babasıyla ve kavmiyle tartışmaları, putları kırışı, ateşe atılması, hicreti, zürriyet talebi, bunun müjdelenmesi ve gerçekleşmesi… 102’nci ayete kadar bunlar sıralanır.
O, bu süreçte büyük lütfe ermiş, büyük sınavlardan geçmiş ve çok dilediği bir zürriyet için büyük müjdeyi almış ve dileğine de nail olmuştur. Hamd duygusu, şükür edası en üst düzeydedir. Ama, bunca büyük bağışlara karşılık kendisi de “bir şeyler”, çok değerli bir şeyler sunma arzusu içindedir. Bu arzusuna dair ayetlerde bir “haber” yoktur ama, kendisi için “en değerli” olan şeyi Yüce Allah uğruna feda edişinin rüyalarına girmesi, onun bu doğrultudaki dileğinin şiddetine bağlanabilecek bir durumdur.
Ve, 103’üncü ayetten itibaren, bu kez, onun rüyasını, rüyası doğrultusunda oğlu İsmail’i boğazlama girişimini ve bu aşamadayken, melekût âleminden gelen “İbrahim!” seslenişini duyuşunu; ardından da hem kendisinin hem de İsmail âleyhisselamın bu sınavdan başarıyla çıktığını, “oğul” yerine, boğazlanacak azim/çok büyük bir fidyenin kendisine iletildiğini izleriz.
Yüce Allah, İbrahim âleyhisselamın sunmak istediği şükraneye karşılık, elbette onu sunmuş saydığını bildirdikten başka, ona yeni bir “ikram”da daha bulunmuş olur, orijinal metniyle: “bi zebhin azim”; boğazlanacak azim bir fidye.
Bu ona, ve aynı zamanda onun milletinden olan biz müminlere yapılmış bir ikramdır. Yorumcuların “azim” kelimesinden yola çıkarak haccetme sırasındaki boğazlanan bütün hayvanların bu kapsam içinde olduğunu ifade etmeleri, ikramın İbrahim Milleti’nin tamamına olduğuna işarettir.
İşte, haccetme (daha geniş çerçevede Beytullah’ı ziyaret) sırasında boğazlanacakları için “hediye” diye anılan “hayvanlar”, aslında andığımız kıssada haber verildiği üzere Yüce Allah’ın ikramının yine O’na “hediye” olarak sunulmasıdır. Rahmeti her şeyi aşkın ve her şeyden taşkın olan Yüce Allah’a yönelik şükrümüzü acaba nasıl eda edebileceğiz?
Kökteş olan ikinci kelime ise, “hidayet”tir.
Hac nasıl azim bir olay, nice büyük bir ibadettir ki, ifa edenler hem “hediye” sunma konumuna gelebilme imkânını yakalamakta, hem de bu “hediye”ler “hidayet” cihetinden de işaretler taşımakta...
Belki “kurban” ile “yakınlık arama” olayının yerini, burada “hediye” ile “hidayete” erişme imkânı almaktadır.
Efendimiz âleyhissalâtvesselâmın her haccın kabul edildiğine, haccın kabulü konusunun tartışılamayacağına dair buyruğu, ne dersiniz, acaba “hediye” sunabilecek konumuna gelmiş olmanın “hidayet”in kapısını da açacağının/açtığının haberi mi?
Kısa bir anımı aktararak, yazıyı bitireyim:
Haccedişlerimizin birinde dönüş yolunda Medine’deyiz. Görevli bir doktor çok açık bir yürekle şunları söylüyor: “Ben bu göreve harcırah almak ve bizde bulunmayan veya burada ucuz olan bazı şeyleri satın almak niyetiyle talip oldum. Tavaf ve benzeri uygulamaları da usulen yaptım. Fakat şimdi kendime bakıyorum, ben buraya gelen adam değilim; bir başkası oldum. Haccın beni bu kadar etkileyeceğini ve dönüştüreceğini hiç düşünememiştim.”
Efendimiz âleyhissalâtvesselâmın hac eden için “anasından doğmuş gibi olur” diye buyurduğu hal, acaba bu mu?....
Evet; daha önceki yıllarda haccedenlerimiz için haclarının bereketinin devamını, bu yıl hacı olacaklara saylerinin meşkûr olmasını, kalanlara da Yüce Allah’ın Hac ziyaretini nasip etmesini diliyorum. Vesselâm..
●
*Zübeyir YETİK,
Umran Dergisi,
Aralık, 2007; Sayı: 160