HALKI ZORLAMAK DİYE BİR HAK YOKTUR*

 

Kur’an-ı Kerim, Müslümanların Anayasası, belki de biricik yasasıdır. Biricik yasasıdır diyoruz, çün­kü, Müslüman için başkaca bir bağlayıcı yasa yoktur. Müslüman, yaşamını, yasa­lar yerine Kur’an-ı Kerim ve onun açıklaması olan Sünnet’ten çıkardan, çıkarsanan “fetva”larla düzenler. “Fetva” ise, önceki fetvalar dikkate alınıyor olmakla birlikte, her olay için doğrudan doğruya Kitap-Sünnet kaynağından çıkarılan “bağımsız” yargılar ya da ölçüler olmak bakımından, sürekli bir bağlayıcılık özelliği taşıyan “yasa”dan farklı olduğu için, Müslüman ve yasa söz konusu olduğunda, “yasalar”dan değil “Biricik Yasa”dan söz etmek daha doğru olur.

Evet; bu yüzden Kur’an-ı Kerim Müslümanların “Biricik Yasa” bağlamında Anayasasıdır. Ama, Kur’an-ı Kerim’in Müslümanların Anayasası olması, “İslâm Devleti”nin de Anayasası olması anlamında de­ğildir. Çünkü, çok yaygın bir kullanım ala­nına sahip bulunmakla birlikte, gerçekte, “İslâm Devleti” denilen kavram hukuksa olarak yoktur, mümkün değildir. “İslam Devleti” diye hukuksal bir kavram söz konusu olmadığına göre de Kur’an-ı Kerim için “İslâm Devletinin Anayasası” demek mümkün olmayacak; O, Müslümanların Anayasası olarak kalacaktır.

Uzunca hukuk tartışmalarına ya da Kur’an-ı Kerim’in özüne ilişkin belirleme­lere, getirmiş bulunduğu buyrukların nite­liklerini birer birer sayıp dökmeye kalkışmaksızın, yalnızca, İslâm’da “devlet”in “hâkim” değil, “hakem” olduğunu anımsamamız bile, bizi, “İslâm Devleti” ya da “İslâm Devletinin Anayasası” ifadelerindeki tutarsızlığı görme noktasına getirmeğe yetecektir. Çünkü, “hâkim”in yasası olur, “hakem” ise ancak hakemliğine başvuranların “yasa” olarak benimsediği ölçülere göre hüküm verir, yargıda bulunur. İş bu du­rumda “hakem” olan devle­te, sanki “hâkim” imiş gibi “yasa” sahibi gözüyle bak­manın mantığı olmayacaktır. O hâkim olarak kendi hük­münü uygulamayacak, ha­kemliğine başvuranların or­taya koyduklarına göre bir hüküm verecektir. Çünkü, devletin kendi yasası/yasaları olsa ve bunun hükümlerini uygulasa, bu durumda, o “hakem” değil, “hâkim” olacağına gö­re, açıktır ki, bu çeşitten bir “devlet” anla­yışı İslâm’ın kendisiyle bağdaşmayacaktır.

Nitekim, ister Kur’an-ı Kerime, isterse tarihe bakıldığında, “yasa” sahibi tüm devletlerin gerçekte birer “hakem” değil, uyrukları üzerine birer mutlak hâkim ol­dukları görülecektir. Bunun en tartışmasız ve mükemmel örnekleri de Nemrut ve Firavun’un devletlerinde görülmektedir. On­lar en küçük ayrıntıya varıncaya dek yaşa­mın her kesimini, her anını, yaşanılabilecek her olayı yasalara bağlamış ve bağlıla­rına hiç mi hiç seçme hakkı tanımamışlar­dır. Buysa, büyük bir zulüm oluşturmuş­tur. Öylesine büyük zulüm ki, Yüce Allah tarafından elçiler gönderilmesini gerektir­miştir. Devlet, hakimiyeti ile, çok belirgin bir biçimde tüm yurttaşların vekaletini almış, onlara hiçbir bakımdan kendince seçim ve yaşamını biçimlendirme hakkı bırakmamıştır, çünkü.

İslâm’da, zorlayıcı bağlayıcı “yasalar” olmayışı esprisi, biraz da ve belki de bütünüyle bundandır. İnsanlara özgür iraderiyle seçim hakkı tanımanın istenmiş olmasından.. Ta ki, Yeryüzü sınavı ger­çekleşsin ve yapılıp edilenlerin hesabında “mazeret” beyanına imkân kalmasın Devlet bağlamında bu böyledir.

Konuyu biraz daha aydınlatabilmek için “Anayasal” gelişmelerden örnekler de verebiliriz. İlk Anayasalar, anımsanırsa, halkı devlete karşı korumak için ortaya konulmuştur. Anayasal hareketlerin tümünde başat olan eğilim budur. Ancak, sonra­dandır ki, devletler, halka tanınan ya da halkın elde ettiği bu güvenceleri yapısal bir değişikliğe uğratıp, “Anayasa”yı kendi kuruluş yasasına dönüştürerek halkların elinden bu güvenceyi almışlardır.

 Kur’an-ı Kerim’in “Anayasa”lığı, işte, “Anayasal Hareketler”in başlangıcındaki bu “halkı devlet karşısında güvenceye ka­vuşturmak” biçimindeki temel espriyle ör­tüşüyor olması bağlamında söz konusudur. O, halk üzerinde egemen bir devletin “esas teşkilât yasası” değil, halkın devlet karşısında güvence içinde bulunmasını sağlayıcı bir “haklar” kitabıdır; halkın devlet karşı­sında haklarını savunmada ve kullanmada referans ola­rak, dayanak olarak kulla­nacağı bir “Anayasa”dır.

Açıkçası, Kur’an-ı Kerim, devlete karşı haklarını kul­lanmada halkın dayanağı ol­ma niteliğinde bir “Anaya­sa” oluşuyla, elbette ki, halk karşısında örgütlenen devle­tin referans gösterebileceği bir “Anayasa” olamaz... Devlet için halkı bağlayan değil, halk için devleti ilzam eden bir Anayasa...

Bu durumda, Kur’an-ı Kerim’i egemen devletin elinde tasavvur etmek yanlış, fa­kat onu devlet karşısında haklarını söz konusu edecek, etmek isteyecek halkın eline tutuşturmak ise sağlıklı bir tutum olarak görülmelidir.

Ve, bu durumda, bazı kimseler eğer gerçekten İslâm’ın özüne uygun bir devlet düşlemekte iken, “Anayasamız Kur’an” demekle nasıl ki büyük bir yanlışı dile getirmiş oluyorlarsa, “İslâm Devleti”ni bir kâbus gibi gö­rüp de Kur’an-ı Kerim’in “Anayasa"laştıralacağı korkusunu yaşayanlar da bu düşüncelerinde benzeri bir yanılgı içinde bulunuyorlardır.

Yinelemeyi göze alarak belirtelim ki, günümüz demokrasi­lerinin henüz yakalayamadığı “sahici demokrasi”nin uygulamada bulunduğu bir devlet, eğer gerçekleştirilebilirse, Kur’an-ı Kerim’i, o da halka değil devlete karşı, “Anayasal Belge” olarak Müslü­manlar kullanacaklardır. Kur’an-ı Kerim dışında yasa benimseyenler de, nitekim, kendi anayasal belgelerini ve ölçülerini devlete karşı öne sürüp, kendi haklarını savunacaklardır. İşte bu devlet -ki Müs­lümanların istediği böyle bir devlettir- hâ­kim değil, hakem devlet olacaktır. Herke­se anayasal haklarını benimsedikleri ana­yasalara göre verecektir; vermek duru­munda bulunacaktır.

Bizim talebimiz, Müslümanlar olarak, işte budur. Bundan ibarettir. Biz, kimse için “Bizim anayasamıza uysun, ona göre yaşasın.” demiyor, ama kendi anayasamıza göre yaşamak konu­sunda da zora koşulmamayı istiyoruz. Bir başka deyişle, herkese karşı kendi anaya­samız olan Kur’an-ı Kerim’i dermeyan et­mek istiyor ve Allah tarafından bize veril­miş olan bu hakların kullanımında özgür irademizin kısıtlanmasının yanlışlığını belirtiyoruz. Başkalarının anayasal haklarının kısıtlanmasını da aynı ölçüde yanlış buluyoruz. Herkesin egemen görünümlü, dayatmacı devlet karşısında kendi anaya­sal haklarını kullanma hakkının var olduğunu “Hakem Devlet” anlayışının uygulamaya çıkarılması ile de insan haklarının kullanımı önündeki engellerin kaldırılmasın istiyoruz, düşlüyoruz.

Peki; ya bize göre olan “yanlışlar?” Onlara izin mi vereceğiz? Elbette...

Yüce Allah dahi şeytana yanlışlar ve sapmalar, hatta saptırmalar için izin vermişken, biz kim oluyoruz ki Yeryüzünden yanlışlığı gidermeye talip olmaya kalkalım? Yok­sa kendimizi Rabbülâlemin’den daha büyük bir “rab” olarak mı görüyoruz ki, tutup, Yeryüzündeki yanlışlıkların, sapkınlıkların kökünü kurutmayı düşlüyoruz. Ve bunu yapmak adına, kendi kullarının hak savunmasına dayanak olarak gönderdiği Kitap’a dayanarak  diğer kullarının, kulluğu ister ret ister kabul eden diğer kullarının üzerinde egemenlik kurmayı da hangi hak ve hangi cüretle tasarlayıp, düşünebiliyoruz?..

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

19.07.1994