İBRAHİMÎ ANLAYIŞIN PEŞİNDEKİ AYDIN:

ZÜBEYİR YETİK*

 

Ülkeleri ve şehirleri şehir yapan değerler veya bunu tersinden söylersek, ülkelerin ve şehirlerin ortaya çıkardığı değerler vardır. Bu değerler sanat, edebiyat, düşünce veya askeri alanda olabilir. Her ne halde olurlarsa olsunlar, çıktıkları coğrafyadan beslenirler. Ve beslendikleri birikimi şahsiyetleriyle birleştirip, dönüştürüp yaşadıkları topluma yansıtırlar. Bunu yaparken de daha çok yolları kesilmek, önlerine engel konulmak istenir. Ama onlar tıpkı köpüğü taşıyan sular gibi görünmezler, çünkü onların kökleri her zaman derindedir. Bu derinliğinden dolayı onları yaşadıkları toplum anlamakta zorlanır. Fakat toplumu değiştirip dönüştüren de onlardır, fikir üretip sanat yapan da...

İşte bu anlamda başta Urfa olmak üzere ülkemizin büyük bir değeri olan Zübeyir Yetik'i anmamak mümkün değildir. Kendisiyle tanışma ve fikirlerinden faydalanma imkânı bulduğum Zübeyir Yetik, kelimenin tam anlamıyla büyük bir fikir ve aksiyon adamıdır. O, yazdığı kitaplar, ortaya sürdüğü fikirleriyle düşünce dünyamızı aydınlatırken, sendikal faaliyetleri ve çeşitli sivil toplum çalışmaları ile de büyük bir aksiyon adamı olduğunu göstermiştir. Kimsenin aklından geçmeyen Urfa'ya bir üniversite açılması düşüncesi de kendisinindir, bunu eyleme dönüştürüp insanları bir araya toplayıp dernekleşme fikri de kendisinindir. Yine sendikal hareketleri başlatan da kendisidir...

Bütün bunlara rağmen Zübeyir Yetik, vitrinde olmayı sevmeyen biridir. O Üstat Necip Fazıl'ın çevresinde bulunmuş ama hiçbir zaman onun doğrularını kendi doğrusu gibi kabul etmemiştir. Düşünün bir kere Üstat Necip Fazıl'da tasavvuf ağır basarken, Zübeyir Yetik'te felsefe ağır basar. Daha doğrusu kendi ifadesiyle Necip Fazıl'ın çevresinde bulunmasına rağmen, onun ayak kaldırdığı yere ayağını basan biri değildir. Oysa aynı dönemin arkadaşları olarak M.Akif İnan ile birlikte üstadın yanında bulunmuşlardır. Akif İnan'a baktığımızda Üstat Necip Fazıl'dan fazlasıyla izler buluruz. Hitabet, tasavvuf, şiir ve ağabeylik! Ama Zübeyir Yetik'te onun tersine Kur'an eksenli bir İslam anlayışı mevcuttur. Mesela bugün bazı ilahiyatçı ve tasavvufçu ilahiyatçıların gözümüze Müslüman gösterdikleri Rene Guenon’un gerçekte Müslüman olmadığını, Guenoniyen Batıniliğin İslam düşüncesiyle çeliştiğini söyleyen ve bunu müstakil bir kitapla, "İnsanın Yüceliği ve Guenoniyen Batınilik" ile ortaya koyan yine Zübeyir Yetik'ten başkası değildir.

Zübeyir Yetik'in yazdıklarına ve konuştuklarına baktığımızda gerçekte insan eksenli ve saf İslami anlayışın üzerinde durduğunu görürüz. Ben bunu yukarıda da söylediğim gibi havasını soluyup suyunu içtiği Urfa toprağına bağlıyorum. Zira her zaman İbrahimî değerler öne çıkaran ve bunun mücadelesini veren Zübeyir Yetik, bence bu topraklardan aldığını fikirleriyle yoğurup tekrar bu topraklara sunmuştur. O İbrahim gibi tevhidi esas alan, şirke bulaşmayan, Allah'ı dost bilen, İbrahim'in cömertliğiyle fikirlerini cömertçe herkesle paylaşan biridir. Bana göre onun düşüncesinde Hz. İbrahim Peygamberin ateşe atılışıyla ilgili kıssanın yeri büyüktür. Rivayet olunur ki, İbrahim Aleyhi selamı yakmak için Nemrut odun toplatır. Bütün hayvanlar odun taşırlar. Ve büyük bir ateş yanar.

Bu sırada bir kuş gagasında bir damla su getirip bırakır. Bunu görenler "Bu bir damla su bu ateşi söndürmez ki?" diye sorarlar. Kuş şöyle cevap verir: “Maksat dostluğumuz belli olsun" İşte bu kıssada olduğu gibi benim tanıdığım Zübeyir Yetik'te iyi ve güzel olan her şeyde benim de payım olsun diyerek hayatı boyunca iyi ve güzel olan bütün oluşumlarda yer almış, tavrını ortaya koymuştur. Biz Urfalılar onu anladığımızda (Çünkü onu en iyi bizim anlamamız gerektiğini düşünüyorum) öyle sanıyorum ki, bütün herkes anlayacaktır.

Urfa'yı ve dünyayı okuyan, bilgi birikim ve tecrübesiyle bizleri aydınlatan Zübeyir Yetik’i tanımak için fazla uzağa gitmeye gerek yok. 1960-70'li yılların Urfa’sında birkaç bilinçli kişiden biridir. Daha o dönemlerde Urfa'yı İbrahimî değerlerle doldurmanın mücadelesini vermiştir. Daha o zamanlar farkına varmıştır ki, “İbrahimî değerlerle Urfa'yı doldurmazsak başkaları gelir Nemrudî değerlerle doldurur." Daha o yıllarda bu şehrin sorunlarını tespit etmiş, çözümlerini sunmuştur. Ama ne yazık ki, Urfa halen kaldığı yerden devam etmektedir. Zübeyir Yetik'in fikir ve düşüncelerine baktığımızda onun Kur'an eksenli medeniyet tasavvuru ile hareket ettiğini görürüz. O günübirlik olanın yerine kalıcı olanı tercih etmiş ve sırf bu yüzden eserleri hakkıyla anlaşılmamıştır. Taşrada yazıp çizerken folklorik unsurlara ve yerelliğe takılıp kalmamış, yerel unsurları nasıl evrensel mesajlara dönüştüreceğinin mücadelesini vermiştir. Urfa'yı İbrahimî bir anlayış, medinevarî bir şehir olarak tasavvur ederek nasıl sürülüp değiştirileceğine işaret etmiştir. Kendisiyle dostluğum süresince vakıf olduğum bir diğer özelliği bütün Sivereklilerin tersine, o Siverekli olmaktan daha çok Urfalılığını öne çıkarmış biridir. Bunu iki anlamda söylüyorum. Birincisi Siverekliler ben Urfalıyım demez, hep Siverekli olduklarının altını çizerler. İkincisi, Siverek'te kalarak düşünce adamı ve sanatçı olanı pek nadirdir...

Çünkü Siverek'in bütün sanatçıları Siverek'ten çıktıktan sonra ancak sanatçı ve aydın olabilmişlerdir. Yani topraklarından koparak sanat ve düşünceye ulaşabilmişlerdir. Hiç unutmuyorum yine Zübeyir Yetik gibi Siverekli olan yakın dostum ve ağabeyim şair-yazar M. Ragıp Karcı ile Ankara'da Çankırılıların bir toplantısına iştirak etmiştim. Ragıp ağabey hem iyi bir şairdir, hem de iyi bağlama çalar. Oradakiler Urfalı olduğundan dolayı kendisinden Urfa yöresine ait türküler çalmasını istediklerinde, ben Urfa türkülerini pek beceremem ama başka yöreleri çalabilirim demişti... Urfa veya Siverek fark etmez ama bütün birikimini dışardan almıştı Ragıp ağabey. Zübeyir Yetik ise Siverek-Urfa ekseninde kendi köklerinden hareketle bir düşünce biçimi geliştirmiş hatta bunu "Her Nemrud’a Bir İbrahim" olarak ele almıştır. Onun entelektüel anlamda en belirgin özelliği metinleri farklı okuma ve yeni fikirlere kapı aralamasıdır. Bunu hem kutsal kitaplar üzerinde hem de felsefi eserler üzerinde çok güzel ortaya koymaktadır. Kur'an'dan yola çıkarak yazdığı Yeryüzünde Kötülük Odaklanrı ve Guenoniyen felsefenin eleştirisi kitapları böylesine bir bakışın ürünüdür.

Konferansları ve kitaplarıyla tanışmam 80’li yıllara dayanırken, kendisiyle bizzat tanışıklığım 90'lı yılların sonuna rastlar. İstanbul'da İSKİ'de çalıştığı ve Sendikacılık yaptığı dönemde tanışmıştım. Tanıştığım günü ise hiç unutmuyorum, zira o gün güneş tutulması olmuştu. Biz o sırada kendisiyle birlikte Kumkapı'daki Sendika binasında beraber idik. Bana "güneş tutulduğunda iki rekât namaz kılalım" dedi. Birlikte iki rekât namaz kıldık. Uzun bir süre sohbet ettik. İlk röportajımı ben orada yapmıştım. Güneş tutulmasından birkaç gün sonra 17 Ağustos 1999 Marmara depremi olmuştu. O deprem gecesi sanki kıldığım o namazdan cesaret alarak gayet sakin davranmış, tevekkül içinde sokağa çıkmıştım. Oysa sokak ve balkonlardaki insan ağlamalarını, feryat ve figanlarını görünce ancak olayın vahametini anlayabilmiştim...

Zübeyir Yetik gibi birikimli, derinlikli ve bir o kadar güzel insanlarımızı yaşarken tanımalı, anlamalı ve değer vermeliyiz. Yoksa elimizdeki kıymetleri kaybettikten sonra meth-ü senalar yapmak bana çok da anlamlı gelmiyor...

· 
*Mehmet Kurtoğlu
Memleket Edebiyat Dergisi,
Ocak 2007; Sayı: 2-3,