KABİL’DEN BU YANA İSLAMOFOBİA*

 

Korku…

Şeytanın da “araç” olarak kullandığı duygulardan biri.. Özellikle “kaybetme korkusu”…

Bu korkuyu âdemoğullarından yaşayan ilk kişi Kabil olmuştur. Korkusu sebebiyle de, daha doğrusu duyduğu büyük korkunun itkisi ile de kardeşi Habil’i öldürmüş; Yeryüzü’ndeki ilk kanı dökmüş, insan canını alan ilk kimse olmuştur.

Kabil’in yitirmekten korktuğu ne idi?

Acaba, kimi rivayetlerde öne sürüldüğü üzere sevdalandığı bir kadını yitirmek, onu ele geçirme imkânına sahip olamamaktan ötürü yitireceğini düşünmek miydi? İnsanlık yaşamının ilk kurulduğu, yapılandığı bir dönemde/ortamda insanlığın geleceğine mührünü basacak olan bu “kan dökme” olayını salt bir “kadın” tutkusuna bağlamak, acaba, “insan”ı ve onun şu kadar binlerce, belki milyonlarca yıllık serüvenini biraz, biraz da değil adamakıllı, basbayağı basite indirgemek olmaz mı?

Ya da olayı, Ali Şeriati’nin (Marksist döneminden kalan bir esintinin ürünü) yaklaşımıyla üretim yöntemleri/araçları bağlamında almak, yine “insan”ı ve insanlık serüvenini böylesine derinden etkileyen “kan”ı, kan dökmenin gerekçesini açıklamağa yeter mi? İnsan ve insanlık “üretim”e bu ölçüde mi bağımlı; bu en “önemli” ilk çatışma için “insan” ve “insanlık” bağlamında daha üst bir değerin/imkânın varsayılması daha hakça olmaz mı? Bugünkü ifadeyle söyleyecek olursak, ekonomik hegemonyayı yitirme korkusu, o günkü koşullarda öldürmeye yol açabilecek ölçüde güdümleyici olmuş olabilir mi?

Değil de, insanlığın en trajik yanının/yönünün sahne aldığı bu “ilk kan” dökme olayına yol açan güdümleyici itkinin altında yatan korkunun nidüğüne ilişkin ipuçlarını Kur’an-ı Kerim’in haberlerinden devşirmeği mi denesek acaba? Eğer böylesine bir açılıma yol bulunabilirse, bu doğrultuda bir yoklama yapma imkânı varsa, en doğru yöntem de bu olmaz mı ki?

Bunun için, önce, Kabil’in yitirmekten korktuğu şeyin ne olduğunu sormak gerekecektir. Bu konuda, biliyoruz ki, Yüce Kitap’ta bir açıklık yoktur. Ancak, insanın yaratılışı ve ardından yerleştirildiği Cennetten çıkarılışı sürecine baktığımızda, orada yaşanmış olanların Kabil’deki izdüşümünü heceleyebileceğimiz kanısındayım,

Biliyoruz ki, Atamız Âdem âleyhisselam yaratıldığında ona eşyanın isimleri öğretilmiştir. Bu öğretilen Yeryüzünde “halife” olsun için yaratılmış bulunan bir kimse için “yeterli”, daha doğrusu eksiksiz bir bilgidir. Dünyasını ve Ahretini kurmağa, düzenlemeğe, oralarda elde etmesi gereken şeyleri elde etmesine yetecek bir bilgi; her yanıyla/bakımdan eksiksiz.

Cennete yerleştirilme sırasında da onlara ek bir bilgi verilmiştir: Dilediklerini yiyebileceklerinin, ancak yasaklanmış ağaca yaklaşmamaları gerektiğinin bilgisi.. Demek ki, Âdem âleyhisselam (ve dolayısıyla âdemoğulları) bakımından edinilmesine ihtiyaç duyulacak bir başka bilgi söz konusu değildir, bu aşamada. Çünkü o ve eşi her türlü ihtiyaçlarının karşılandığı, herhangi bir sıkıntı ve rahatsızlığın bulunmadığı bir ortamda yaşamaktadırlar.

Bu yaşamları sürerken, birden Şeytan’ın devreye girdiğini görürüz. Secde olayı dolayısıyla lanetlenen ve insana düşman kesilen Şeytan, onlara seslenir: “Size kalıcılığın ve sarsılmaz bir gücün kaynağını göstereyim mi? Ve de melekleşmenin yolunu?...”

Ve, yasaklanmış ağaçtan yemelerini önerir. “Bu ağaç, sizin bu imkânlardan yoksun kalmanız için yasaklanmıştır.” der ve sözlerinin doğruluğu için de kasemlerde bulunur.

Atamız ve Anamız şaşkınlık içindedir. Çünkü onlara “bilmedikleri” bir şeyin bilgisi Şeytan tarafından verilmektedir. “Gizlenmiş bir bilgi”nin aktarımı, önerilmesi ile karşı karşıya kalmışlardır. Bilindiği üzere, bu sözlere inanırlar, kanarlar ve Şeytanın verdiği bu bilgi ile eylemde bulunur, ancak kalıcılığı, sarsılmaz bir saltanatı, melekleşmeği, bir tür tanrılaşmayı umarken, Cenneti de kaybederler.

Âdem âleyhisselam ve Havva Anamız kendilerindeki bilgi donanımı ile yetinmemiş, kendilerine Şeytan tarafından aktarılan bir bilgi ile, kendilerinden “gizlenmiş” görüntülü bir bilgi ile eylemde bulununca, yitirenlerden olmuşlardır.

Nitekim, onlar başlarına gelenler karşısında şaşkın durumda yapraklarla örtünmeğe çabalarlarken, Yüce Allah “Ben size Şeytanın düşmanınız olduğunu bildirmemiş miydim?” diye sorar. Onlar da, nefislerine zulmettiklerini anlamış olarak Yüce Allah’ın verdiği kelimelerle “tövbe” ederler. “Tövbe” bir terk ediş değil, bir “dönüş” eylemidir. Yüce Allah’a yöneliş, dönüş, O’nun çizgisine giriş eylemi. Şeytanın bilgilendirmesinin yanlışlığını anlayarak fıtrattaki bilgiye dönüş…

Ve, kendisine verilmiş olan bilgilerden Âdem âleyhisselamın bir an için gafil olarak Şeytan’ın bilgilendirmesine kapılmasından ötürü de, Yeryüzü’ne indirilme aşamasında, Yüce Allah, onlara hem Şeytanın düşmanları olduğunu bir kez daha hatırlatır, hem de bilgilerinin yenilenmesini sağlamak üzere kendilerine “yol göstericiler” gönderileceğini bildirir. Yani, yaratılış aşamasında öğretilmiş olan “eşyanın isimleri”ni hatırlatacak, onların bilgilerini yenileyecek, fıtratlarındaki bu bilgiyi yaşama aktarmanın yollarını gösterecek “yol göstericiler”…

Bilinen şey, Şeytan da onlarla birlikte Yeryüzü’ndedir, artık.

Öyleyse, Yeryüzünde -artık- yaşam için “rehber” olucu iki ayrı “bilgi” kaynağı vardır: Bunlardan biri, Adem âleyhisselamda bulunan (ve belki de koşullara göre yenilenen) Rahmanî bilgi, diğeri de Şeytanın donanımlarından olan Şeytanî (iğva)bilgi. İnsan, yani Âdem’in çocukları bu iki türlü bilginin de muhatabı durumundadır.

Âdem âleyhisselamın insanlara ilettiğine, bir elçi olması bakımından, aldığı haberlere dayalı bir bilgi olduğu için “Nebevî/Habere dayalı bilgi”; Şeytanda bulunana ise, Dünya ve Dünyanın uzantısı olması dolayısıyla da haliyle Ahiret için insana gerekmediğinden, belki de (Cennetteki uygulamasında olduğu üzere) insana zarar verici olduğundan ötürü ona iletilmemiş olmakla insan açısından Gizli/Bâtınî bilgi diyebiliriz.

Âdem âleyhisselam nasıl ki kendisinde olan, vahyolunan “Haber”leri insanlara “tebliğ” ediyorsa, Şeytan da (Cennet aşamasında Atamız ve Anamıza önerdiği gibi) kendisinde olan Bâtınî bilgileri vahyedecek/fısıldayacak kimselere yanaşmakta, onlar içinden kendisi için, kendisinin fısıldadıklarını “tebliğ” edecek kimseler aramaktadır.

Ve, Kabil, işte Şeytanın oltasına gelen ilk insan olmuştur.

Oltadaki yem nedir?

Cennetteki Âdem âleyhisselama uzatılan oltada hangi yem var idiyse odur: “Kalıcılık, sarsılmaz saltanat, melekleşme”…

Kabil, babası Âdem âleyhisselamın tebliğ ettikleri arasında bulunmayan Şeytan fısıltısı Bâtınî bilgiye kapılmakta gecikmez. O bilgi ile, çünkü, sarsılmaz bir saltanat edinecek, kalıcılığı yakalayacak, dahası melekleşecektir. Melekleşmek, Yüce Allah indinde daha makbul kimse konumuna gelmek olarak algılanabilecek bir oluş..

Ve, ilk tebliğini kardeşi Habil’e yapar. Habil onun sözlerine itibar etmez. Ama, o, kendisindeki bilginin Yüce Allah’a ileteceğinden, melekleşmiş olarak O’nun has ve halis yakınlarından/velilerinden olduğundan/olacağından o kadar emindir ki, “kurban” sunma önerisinde bulunur.

Habil’in sunduğu kurban kabul edilince, işte, Kabil bütün dayanaklarından yoksun bir durumda kalır; düşlediği kalıcılık, sarsılmaz saltanat ve melekleşme imkânı tehlikeye girmiştir; yitirmiş, kaybetmiştir.

Kabil’in yitirmekten korktuğu, işte, bu…

Üstelik, sırrı da, Nebevî yol dışındaki yolu da aşikâre olduğundan, ikinci bir yitik olarak toplumsal ilişkileri de zarar görecektir.

İşte, bu korku içinde Habil’i öldürür.

Ama bu kez, cinayet ayağına dolanmıştır. Toplumunu terk eder.

Gider, kendi klanını oluşturur ve kendi inançlarını yayar, yerleştirir.

İş bu kadarla kalsa, elbette, korkuya yer yoktur. Çünkü, saltanatın ve gücün yitirilmesi söz konusu değildir.

Ama, bir süre sonra Şit âleyhisselam onların üzerine sefer düzenler. Saltanatlarını ve güçlerini Nebevî Öğreti karşısında kaybederler.

Onun ardından biraz toparlanıp, Tevrat’ın kayıtlarındaki isimlendirme ile yeniden “Allah’ın oğulları” olma imtiyazını yaşamağa başlamışlarken, bu kez İdris âleyhisselamın darbesine maruz kalırlar. Ve, yine yitirirler.

Yitirirler, fakat yitirdiklerini yeniden ele geçirmek için ne mümkünse onu yapmaktan da geri kalmazlar. Ele geçirdikten sonra da yeniden yitirmemek için her türlü önlemi almağa çalışırlar. Kendilerini yitirme korkusundan kurtaracağına inandıkları her türlü önlemi.

Hem de ve tıpkı Kabil’in yöntemlerini kullanarak.

Bir yandan “melekleşme” yemiyle insanları “Allah ile aldatarak”, öte yandan da bu aldatmaları için tehlike olarak gördükleri Habil’lere hayat hakkı tanımayarak. Onları yok etmek ve etkisiz kılmak için her yola başvurarak…

Nitekim tarihe dikkatli bir gözle ve farklı bir açıdan bakıldığında, bütün bir geçmişin saltanatı ve kudreti elinde tutmak için örgütlenmiş Bâtınî öğreti bağlıları ile Nebevî inanç sahipleri arasındaki mücadeleden ibaret olduğu görülür; bu Bâtınî örgütler zaman zaman kendi aralarında rant kavgasına tutuşmuş olsalar bile.

Gönderilen her elçi karşısında Bâtınî inançlarla yapılandırılmış, beslenmiş dinlerin rahiplerini ve onlarla dayanışma içindeki saltanat sahiplerini bulmuştur.

Nitekim günümüzde de saltanat da, güç de, kuvvet de, kudret de, zenginlik de Bâtınî örgütlerin ellerindedir. Evangelistlerden Tapınak Şövalyelerine, Masonlardan Kabbalacı örgütlere, Kutsal Kasecilerden bilmem kimlere kadar çok sayıdaki Bâtınî tasavvuf tarikatı halindeki örgüt bir yandan kendi aralarında rant kavgasını sürdürürken, öte yandan da rantlarını büsbütün tehlikeye düşürecek olan Nebevî Öğretiye karşı dayanışma içinde bulunmakta, el birliği ve işbirliği yapmaktadırlar.

İşte günümüzde “İslamofobia” diye anılan korkunun arka planı da budur, güncel fotoğrafı da buradadır.

Ancak, geçmişten farkı şudur ki, öncelerde kimi insanlar Allah adına aldatılıp melekleşmeye çağrılarak, kimileri şemsiye altına alınıp kıyısından köşesinden yemlendirilerek, kimileri has odaya kabul edilip güç, kuvvet ve kudret sahibi kılınarak Nebevî Öğreti’nin karşısında karşıt bir cephe oluşturulurken ve insanların çoğunluğu da her türlü (eğitim de dahil) baskılanma ile sindirilirken, bu gün, Nebevî Öğretiden duydukları büyük korkuyu yalan, yanlış ve iftiralarla beyin yıkayarak geniş halk kitlelerine de içirtmeği başarmış, aralarına katılmayanların bile kalbine bu korkuyu yerleştirip onları kendi saflarına çekmişlerdir.

İslamofobia/İslâm’dan korku, Kabil’in mirası… Yani, yeni bir olay değil; yöntemde az bir yenilik var, o kadar…

Mümin ise, eğer gerçekten de mümin ise, emandadır, emniyettedir; korkusu yoktur, olmaması gerekir. Ve, elbette ki korkulacak bir yanı da yoktur. Korkandan korkulur, çünkü…

*Zübeyir YETİK,

Nida Dergisi,

Şubat/2008; Sayı: 124