KARDEŞİM NİHAT İÇİN*
Yarım yüzyıl öncesinden, tam tamına 48 Yıl önceki bir olay, bir tanışma, bir başlangıçtan söz ederek başlayacağım yazıma:
Urfa Lisesinin bahçesi.. Teneffüs zamanı.. Öğrenciler kendi havalarındayken, içlerinden biri okul bahçesinin bir köşesinde, omuzunu duvara yaslamış elindeki dergiyi okuyor.. Serdengeçti mi desem, Sebilürreşad mı, yoksa Büyük Doğu mu; onlardan biri.. Bu öğrenci, benim..
O sıra, süreli yayınların her birinden birer nüsha edinerek koleksiyon yapma merakına düşmüşüm. Gazete bayiine bu amacımdan söz ettiğim için de, her yeni yayından beni bilgilendirmekte, birer tane edinmemi sağlamakta ve ben satın aldığım tüm yayınları da son satırına dek okumaktayım. Sonuçta da, o günkü anlatımla “milliyetçi-mukaddesatçı” yayınları izlemeğe karar vermişim..
Olay, işte yaptığım bu seçim doğrultusunda okumalarımı yoğunlaştırdığım o günlerden birinde okul bahçesinde elimdeki dergiyi okurken gerçekleşiyor. Birden bir el omzumu sıkarak alabildiğine soğuk bir sesle “ne okuyorsun?” diye soruyor.. Başımı kaldırıyorum.. Karşımda aynı sınıftan fakat ayrı şubeden olmamıza karşın Fransızca derslerinde bir araya geldiğimiz için kendisini tanıdığım Nihat’ı görüyorum. Sorgulayıcı tavrını çok itici bulduğum için tepki gösterip, “sana ne!..” karşılığını verip, tekrar dergime dönüyorum. Nihat uzaklaşıyor..
Bir iki gün sonra dergi okuma seansımda yine Nihat’a yakalanıyorum.. Bu kez tavrı daha sert ve üstelik “bunları evinde oku; başına iş mi açmak istiyorsun?” deyip, uzaklaşıyor. Ben bunu bir tehdit olarak algıladığım için, çalınan zilin çağrısına uyarak sınıfa girer girmez, dergi sayfalarını kara tahtaya raptederek sergileme cihetine gidiyorum.. Üstelik dersimiz Fransızca ve Nihat da sınıfta. Hemen gelerek dergi yapraklarını topluyor, bana, “şimdi hoca gelecek, akıllı-uslu ol; teneffüste konuşalım” diyor.
Teneffüse birlikte çıkarken, ben öfkeliyim; Nihat ise, muzip bir sakinlik içinde.. Bahçeye doğru yürürken, “bak” diyor, “ben de bunları okuyorum; ama, okulda okumak başına iş açar, o yüzden böyle davranıyorum”.. Bir iki sıradan laf ederek, ayrılıyoruz..
Bir iki gün sonra, yine Nihat’a yakalanıyorum.. Bu kez gülümseyerek, “Siverek damarı, söz dinlemez ki..” diyor ve ekliyor: “Bunları okuyan bir arkadaşımız daha var, tanışmak ister misin?” Ardında da “Akif... Akif” diye sesleniyor ve yanımıza gelen gençle tanışıyoruz. Bu, Akif İnan.. Benim de şiir yazmam bizi daha bir yakınlaştırıyor, hele yerel bir gazetede müstear isimle köşe yazıyor olmam onun ilgisini daha bir arttırıyor..
Birkaç kez daha teneffüslerde bir araya gelmemiz sonrasında, bu sürelerin bize yetmediğine düşünüyor ve cumartesi akşamları toplanmağa karar veriyoruz. İlk toplantıyı Akif İnan’ın evinde yapıyoruz. Bize yakın bilinen ve bulunan birkaç arkadaşın daha çağrıldığı bu toplantılardaki isimlerden şu anda Sabri Aslan, Mehmet Emin Balyan, Abdülkadir Billurcu, Hüsnü Ata’yı hatırlayabiliyorum.
Toplantılarımızın hır-gürle geçmemesi için hemen bir program yapıyoruz: İlk yarım saat havadan sudan konular konuşulabilecek, ardından bir saat hafta içinde okuduğumuz kitap veya makaleleri birbirimize aktaracağız, sonraki birbuçuk saat içinde de -hitabet ve tartışma yeteneğimizi geliştirmek için- iki küme ayrılıp, belli bir konu üzerinde tartışacağız.
Öğretmensiz bir okul işlevi veren bu toplantılarımız Liseyi bitirinceye dek sürdü. Ancak, Akif İnan son dönemi Maraş’ta okumak zorunda kaldığı için bizimle olamadı. Mezuniyetimizin arddından Nihat Armağan İstanbul’a, Akif İnan Ankara’ya yerleşti; ben de İzmir’e.. Kader, bizi üç büyük şehre dağılacak biçimde tecelli etmişti.. Nihat Armağan, İstanbul’da Hilâl Yayınlarının yönetimini üstlendi; Akif İnan, Ankara’da Hilâl Dergisi’ni yönetti.. Ben de, İzmir’de deli-dolu bir gazeteciliğe başladım. 60’lı yılların başlangıcı..
Ben ve Akif ağırlıklı olarak -deyim yerindeyse- dışa dönük çalışmalar yaptık.. Yazarlık, dernekçilik, sendikacılık, partili ve partici olmamak kaydıyla parti destekçiliği, vs.. Nihat Armağan ise, yayıncılıkta ısrarlı oldu; ortalıkta görünmeyen bir kahraman olarak gençlerle, onlara kitap yetiştirmek ve kitap okutmak, kitap okuma alışkanlığı vermekle uğraştı. Elbette bununla da kalmadı. Çok geniş bir dostluk ilişkisi içinde, kimi kez de dostlarının ilişkilerini geliştirecek eylemlerle, görünmeyen, görülmeyen, dışarıdan fark edilemeyen büyük bir etkinin sahibi olarak, hep aksiyon içinde oldu.. Ben ve Akif, bir bakıma -zaman zaman şimşeklerin, gök gürültülerinin, sellerin de eşlik ettiği- bir yağmur gibi yaygın ve kolay algılanır eylemler içinde bulunurken; Nihat, hep aynı yere düşerek mermerleri bile delen su damlaları örneği çalışmalar yürüttü..
Nihat’ın bu çalışma tarzını ve aldığı verimi 1974’te İstanbul’a gelerek gazeteciliğe başladıktan sonraki yıllarda daha çok anladım ve takdir ettim. Biz ikimiz, Akif ve Ben, şartların gerektirdiği, zorladığı çalkantılı bir biçimde çeşitli alanlarda hizmet yürütürken, Nihat, ağır bir taş, koskocaman bir kaya parçası gibi yerinde sabit durdu. Ama, çekim gücü olan, çeken, çektiklerini de sımsıkı kuşatan bir kaya parçası.. Kovuklarında nice gençleri, hayır nice kimseleri barındıran ve geliştiren koskocaman bir kaya; yoksa, koca bir dağ mı?.. Görülmeyen, belki de görünmek istemeyen..
Nihat’ı anlatacağım (anlattığım) bir yazıya ikide bir -hemen hemen her satırda- kendimi ve Akif İnan’ı katmamı yadırgamayınız.. Biz üçümüz kardeş gibiydik, belli bir sabahı gözlemleyen, bekleyen, bunun için çırpınan.. Ve bu yönde bir zuhurun ilk habercileri olma mutluluğuna erişmiştik, birlikte.. Özellikle Akif İnan’ın Maraş’ta bulunduğu sırada tanıştığı Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt, Alaeddin ve Rasim Özdenören Kardeşler ve Cahit Zarifoğlu ile bizim aramızda oluşturduğu köprü de bu bağlamda değerlendirilirse... Bu, gerçekte bir neslin öyküsü...
Yürüyüşe birlikte başladığım ikinci kardeşimi de, Akif’ten sonra Nihat’ı da ebediyete uğurlamanın büyük acısı içinde çok önceki zamanlarda dönmüş olmam dolayısıyla, asıl söylenmesi gerekenleri gözden kaçırmış oldum... Veya böyle yaparak, belki de, sözün özünü, “tohum” nitelikli özünü dile getirdim.. Rabbimden rahmet ve mağfiret diliyorum...
●
*Zübeyir YETİK,
Ümran Dergisi
2005, Sayı: 126