ÖMÜR BOYU HAMALLIK YAPMAK, BÜYÜK YÜREK İSTER…*
“Yıl, 1964.. Hukuk Fakültesinde öğrenim görmek amacıyla Ankara’dayım.” diye başlayacakken, ister istemez duraksadım. Çünkü anlatacağım olay için anımsadığım resim biraz puslu. Anıları anlatmaksa tarihe tanıklık etmek anlamına geldiği için sisli/puslu anlatımlar yanlış.. Olaya ya da sürece daha bir aydınlık getirmek adına bazen ayrıntılara girmeği göze almak gerekiyor.
Puslu olan şu: Biz Kemal Kelleci ile Ankara’da Türkocağı çatısı altında, Akif İnan’ın bürosunda tanıştık. Akif’le -Ankara için konuşuyorum- Hilal Dergisi’nin Denizciler Caddesindeki idarehanesinde ve Kütüphane memurluğu sırasında Türkocağı Genel Merkezinde görüştüğümü de anımsıyorum. Orada uzun bir süre devam edecek müdürlüğü sırasındaysa sık sık görüşüyorduk. Kelleci ile tanışmam, 1964’teki ilk gidişimde miydi, yoksa 1965’te artık Ankara’ya yerleştiğim ya da onu izleyen yıl mı; işte aydınlık olarak anımsayamadığım bu…
Bu puslu görüntü sebebiyle “Her ne ise..” diyerek sözümü artık şöylece sürdüreyim:
1964 veya 65, belki de 1966 yılıydı; 65 olması daha kuvvetle muhtemel. Günlerden bir gün Türkocağı Genel Merkezinde Akif İnan’ın bürosundayız. Sohbet ediyoruz. Yanımızda başka kim veya kimler var, anımsamıyorum. Mutlaka birilerinin olması lâzım; çünkü o yıllarda Akif İnan’ın bürosu Ankara’daki -bildiğim kadarıyla- sayısı sadece iki olan buluşma-görüşme mekânlarımızdan biriydi. Diğeri de Saatçi Musa diye bilinen Musa Çağıl ağabey’in İzmir Caddesindeki dükkânı..
Kemal Kelleci’den söz açacakken, belki de onun ortamını az da olsa tanıtmak adına bu iki buluşma/görüşme yerimizden de biraz bahsetmeliyim:
Gerek Türkocağı’ndaki müdürlük görevi, gerek Hilal Dergisi’ni yönettiği günlerden itibaren belli bir davanın güdücülüğüne talip oluşu, gerekse bu misyonu dolayısıyla öğrencisi olduğu Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde edindiği çevre ve gerekse de esasen sosyal yaratılışlı bir kişiliğe sahip oluşu, bunlara ek olarak Urfalı hemşerilerini kucaklayıcılığı dolayısıyla Akif İnan’ın Türkocağı’ndaki bürosuna çok sayıda kimseler gelip gitmekle birlikte, “asli müdavim” diyebileceğimiz bir çekirdek kadro söz konusuydu. Benim de içinde bulunduğum Urfa-Maraş ağırlıklı bu ekibe geniş bir zaman kesitinde baktığımda orada Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt, Alaettin ve Rasim Özdenören kardeşler, Ragıp Karcı, Cahit Zarifoğlu, Atilla Koç, Sabri Arslan, Bahri Zengin, Hasan Seyithanoğlu Reşat Aksoy merkezli olarak, Mehmet Soyak, Mehmet Kiremit, Yüksel Yalçınkaya, Kemal Düzkale, Şükrü Karatepe, Ali İhsan Sezal, Cengiz Aydemir (Soyadını böyle anımsıyorum, ama?) ve Ankara’nın bir ilçesinde öğretmen olarak yaptığı askerliği süresince Nihat Armağan isimlerini anımsıyorum.
Özellikle “merkezde” diye andığımız isimler hemen-hemen her gün Türkocağı’nda buluşur, haftada bir iki kez Fethi Gemuhluoğlu ağabeyle kafelerde sohbetler yapılır, Gençlik Parkı’nda bulunan Söğütaltı’na gidildiği gecelerde ise halka daha bir geniş olurdu. Üstat Necip Fazıl’ın Ankara’ya gelişleri ise bu ekibe adeta bayram yaşatırdı.
“Saatçi Musa’nın Dükkânı”na gelince..
Musa Çağıl ağabey, nafakasını oradan kazanıyor kazanmasına ama, kendisinin derin kültürünün çekiciliği ve geniş hoşgörüsünün kuşatıcılığı, ayrıca her derde derman olucu yardımseverliği sebebiyle, orası bir dükkân değil de, bir “kurum” gibiydi.. Kültür kurumu, iletişim kurumu, iş bulma ve iş takip kurumu, yardımlaşma kurumu, hatta eğitim kurumu ve bütün bunlarla birlikte de Ankara’dakilerin ve Ankara’ya gelenlerin buluşma, görüşme, fikir ve meselelerini tartışma lokali..
6-7 metrekarelik o alana onca insan, 10-15 Kişi nasıl sığışırdı da, dükkân yine de bütün bu fonksiyonları icra edebilirdi, bilemiyorum.. Ve, bütün bu telaş, bu gir çık, bu hır gür arasında Musa ağabey “ekmek teknesi” olan saatçiliğini nasıl da yürütebilirdi, anlayamazdım..
Kimler yoktu ki, orada. Ben diyeyim iki, siz deyin üç kuşak bazen bir arada olurdu. İsim hafızam zayıf olmasa, çok uzun bir liste verebilirdim. İlerideki zamanlarda cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, yüksek bürokratlar, akademisyenler, tanınmış yazar ve şairler, tüccarlar, fabrikatörler olarak göreceğimiz kimselerin ve de ömrü boyunca “Dava”dan başka bir şeyin ardınca olmadığı için bu saydığım kümeler içinde yer almamış/alamamış isimsiz ama sahici dava adamlarının yer aldığı uzun mu uzun bir liste...
O daracık alanda oturulur, konuşulur, tartışılır, kitaplar üzerine kritikler yapılır, bilgi ve görüş aktarımında bulunulur; dahası, dert dinlenir, çözüm aranır, yardımcı olunmağa çalışılır, hatta olunurdu. Randevulaşma, buluşma, görüşme yeriydi aynı zamanda. O yüzden Ankara’ya gelenlerin ilk uğrak yeri orası olurdu. Çünkü orada ya aradığı kimseyi bulur ya da onun hakkında bilgi edinebilirdi.
Kemal Kelleci ağırlıklı olarak Musa Ağabeyin mekânının müdavimlerinden.. Arada bir Türkocağı’na da uğruyor. Kendisiyle ilk karşılaşma ve tanışmamız işte bu uğrayışlarından birinde..
İki şey dikkatimi çekiyor bu karşılaşmada: Uzun-dağınık saçlar ve zapt edilemez heyecan içinde bir yapı.. 25’li yaşların hakkını veren delikanlıca bir tavır…
Nitekim oturur oturmaz, belki daha oturmadan büyük bir heyecanla anlatmağa başlıyor:
“Abiler, Ahmet Yıldız’ı çıldırttım…”
Ahmet Yıldız, 1960 Hükümet Darbesini yapanlardan.. Kurmay binbaşı olarak darbeye katılmış, hemen ardından albaylığa yükseltilmiş, başlangıçta Millî Birlik Komitesi üyesi; sonradan -bütün darbeciler gibi- “tabii senatör”.. O yıllarda popüler mi popüler..
Anlattığından aklımda kaldığı kadarıyla yüksek bürokratların/elit kesimin konuşmacı olarak katıldığı bir konferans ya da açık oturumu izlemiş, Kemal Kelleci.. Hem de kendine en ön sırada yer bulmuş olarak. Ve, Ahmet Yıldız konuşmaya başladığında…
Evet; anımsadığım kadarıyla onun ifadeleriyle devam edeyim:
“Ahmet Yıldız konuşmaya başlayınca, abisi, tespih ‘takkk!’ etti, salon çınladı…”
Ve “takkk’ ettirince elindeki tespihin farkına vardık. Gerçekten de müziç bir ses.. “Takkk… tak.. tak…” Peş peşe mitralyöz sesi gibi; daha doğrusu birbiri ardına tetiği çekilmiş tabanca sesi…
Tespih diyorsam iri fındık kadar demek az gelir, neredeyse ceviz büyüklüğünde taneleri olan acayip bir şey.. Bir de sesi var ki; maazallah..
Kelleci anlatmayı sürdürüyor:
“Şöyle yayılarak oturmuşum bir de… Çekiyorum tespihi.. Takkkk… Takkkk… Takkk…”
Evet; oturduğu koltukta kaykılmış, tespihini şaklatarak anlatıyor:
“Adam fitil oldu, konuşamadı; konuşturmadım, abi…”
Farkındayım: Bu olayı burada uzun boylu anlatmam garibinize gitmiştir; özellikle gençlerin..
Ama o yıllarda böyle bir toplantıya girmek, hele de büyükbaşların arasında ön sıraya “kaykılarak” oturmak, gerçekten cesaret işi.. Ahmet Yıldız’ın konuşması sırasında tespih şaklatmak ise, cesaretten de öte bir tür çılgınlık…
Ve, ister inanın ister inanmayın, bu bir “eylem”; hem de Ahmet Yıldız’a, dolayısıyla o günün egemenleri darbecilere karşı ve karşılarında gerçekleştirilmiş büyük bir eylem…
N’aparsınız, o yıllarda “biz” sokaklarda yürümeği, gösteri yapmağı, mitingler tertiplemeyi, basın bildirileri okumayı filan bilmiyorduk. Bizim bildiğimiz nihayet evlerde oturup sohbet etmek, dergi ve kitap okumaktan ibaretti ve bu “eylemlerimiz” üzereyken de çoğu kez baskına uğruyor, derdest edilerek karakollara götürülüyorduk.
Bir de “muarızlarımız” ile gerçekten esaslı tartışmalar yapıyorduk..
En belirgin eylem diye sayabileceğimiz “yazı” olayına el atanlarımız ise mahkeme raflarındaki “dosya” sayısının artmasına katkıda bulunuyorlar; içlerinden “Medrese-i Yusufiye”yi ziyaret edenler de oluyordu…
Öylesine eylemsizleştirilmiştik ki, mesela Kemal Fedai Coşkuner’in İzmir Kültür Park’ta bir iki dergiyi basının huzurunda yakması, Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in ya da Serdengeçti Osman Yüksel’in muhakemelerine katılmak bile “eylem”di..
Tıpkı okuduğumuz “bizden” gazeteyi başlığı görünecek şekilde cebimizde gezdirmemizin, elimizde dergilerimiz ile dolaşmamızın “eylem” olması gibi…
En kabadayı eylemlerimiz salonların içinde kalan konferanslardı. Hele de duyuru afişlerini sağa sola asmak için koşuşturmalarımız..
İşte bu ortam içinde Kemal Kelleci’nin darbecilere karşı hem de kürsüde konuştukları sırasında tespih şaklatması gerçekten de büyük ve ilginç bir protesto eylemi görülmeliydi…
Gerçekleştirdiği ilginç ama kapı gibi yürek isteyen bir “protesto” eylemini anlatarak başlamış olmama bakıp da onunla ilgili olarak hep tepkisel edimlerde bulunan bir kişilik resminin oluşmasına yol açmamalı.. Çünkü Kelleci gerçekte büyük hizmetlere omuz veren bir eylem adamıydı.
O yıllar boyunca bizim kesimde “eylem” adına ne gerçekleştirdiyse, Kelleci hep en ön saflarda yer alan biriydi.
Şu kadarını söylersem sanırım Kelleci’nin daha gerçekçi bir fotoğrafını vermiş olurum:
Dönemler boyunca hayata, “bizimkiler” tarafından hayata geçirilen, gerçekleştirilen, gündeme getirilen hemen hemen bütün organizasyonlarının içinde ve alabildiğine aktif olarak hep Kemal Kelleci yer alırdı. Bu; ister dernek ister parti kuruluşu ya da onların organize ettiği çalışmalar olsun, Kelleci hepsinin içindeydi. Olayı tam tamına anlatabilmek için “Kambersiz düğün olmaz..” sözünü burada aktarmam, umarım bu aziz dostumu rahatsız etmeyecektir.
Hemen bir noktaya daha işaret etmeliyim. Bütün bu eylemleri sırasında da bir “Kemal Kelleci farkı” göze çarpardı.
O da şuydu:
Bütün bu etkinlikler içinde yer almasına karşın, adıyla/sanıyla/namıyla ortaya çıktığı, boy gösterdiği vaki değildi. O, tam tamına tavizsiz, garazsız, hesapsız bir “hizmet ehli” kimliğiyle hiç yüksünmeden ayak işlerine koşturur, omuz verilmesi gereken yükleri hasbi bir tavır içinde sırtına yüklenerek taşırdı.
Bu yüzden de bütün bu etkinlikler bağlamında Kemal Kelleci’nin büyük emeği var, ama adı ve sanı yoktur.
Hani Sakarya Türküsü’nde Üstat Necip Fazıl’ın
“Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
“Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
“İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
“Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
“Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
“Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!”
Mısralarıyla dile getirdiği “Mukaddes Yüke Hamal” var ya, işte Kemal Kelleci bu hamallardan biri, üstelik bu anlamda önde gelenlerden biridir. Aynen şiirde betimlendiği gibi hamallığı yapmış, ama karşılığında rütbe ve mal talepkârı ve de sahibi olmadığı/olamadığı gibi “zehirden pişmiş aştan acı bir lokma” ile yetinmeği mükâfat saymış, “anneden/vatandan/arkadaştan”, dahası “evlad-ü ıyal”dan da ayrı kalmağı/bulunmağı göze almıştır. Kendi anlatımıyla, evine uğrayışlarından birinde çocuklarının annelerine “Anne bu amca kim?” diye soracakları ölçüde hem de…
Kelleci’nin bu “mukaddes yüke hamal”lık sürecinde zirveyi tuttuğu/tutturduğu eylemi ise, tam tamına kelimenin gerçek anlamı ile “Mukaddes Yük”ü omuzlarında taşıdığı yıllarda gerçekleşir. Kur’an hamallığına/hizmetkârlığına başladığı yıllarda…
Seyyid Kutub’un “Fi Zilâl-il-Kur’an” başlıklı Kur’an-ı Kerim tefsirinin yayınlanması ile birlikte Kemal Kelleci neredeyse her şeyi, ama akla gelebilecek her şeyi -ve tabii bu arada evini barkını da- bütün bütün unutur.
O kalın ciltli kitapların fiilen hamallığına soyunur. Onları koliler halinde cilt cilt taşıyarak Anadolu kentlerine ulaştırır. Hamallığını yaptığı kitapları yalnızca taşımakla kalmaz onları ilettiği her yerde okuma etkinliğini de başlatır.
Hemen hemen her yörede Fi Zilâl dolayımlı “Tefsir Dersleri”nin başlamasında Kelleci’nin gerçekleştirdiği bu “hamallık” ve “okuyuculuk/okutuculuk” eyleminin payı çok büyük olmuştur.
Mübalağa yaptığımı sayanlar ya da öyle düşünenler olacağını biliyor olmama karşın şunu söylemeği tarihe tanıklık adına vicdani bir borç olarak görüyorum:
Bizim kesimde kaynak kitapların yaygınlaşması ve bunların tetebbu edilmesi döneminin başlamasında Kemal Kelleci’nin hamallığını ve misyonerliğini yaptığı Fi Zilâl ciltleri öncülük etmiştir. En azından benim gözlemim budur ve bu gözlemimi de böylece ifade etmiş oluyorum.
Kelleci’nin yine çok önemli bir hizmetini de bana uğrayışlarından birinde öğrendim.
Malûm, o Ankara’dadır, ben İstanbul’dayım. Bu yüzden pek sıkça görüşmemiz mümkün olamıyor, Sanırım 10 yıl kadar önceydi. Ayağı İstanbul’a düşünce benim yanıma da uğradı. Aradan yıllar geçmiş ama Kemal Kelleci yine o gençlik dönemlerindeki Kelleci. Aynı dağınık saçlar, aynı pejmürde giysiler, birçok kimselerin imrendiği ya da uyum sağlamağa çalıştığı yaşam biçimleri karşısında aynı umursamazlık ve asıl önemlisi hâlâ aynı heyecan…
Büromun kapısında görünce -doğrusu- bir şaşkınlık ânı yaşadım. Epey zamandır görüşmemiştik. Ayağa fırladım, sarıldık, kucaklaştık. Sıra “Hayrola?” sorusuna geldiğinde, Kemal’deki heyecan daha bir zirve yaptı.
Kimi kimselerin söz vermişken düzenli ödemeler yapmaması üzerine onlardan hesap sormağa ve kimi kimselerden de söz almağa gelmişti. Hayır, kişisel bir hesap/hesaplaşma değil. Öğrenci bursları. Özellikle de örtülü kızlarımız için olanlar…
Böylece Kelleci’nin yeni bir hizmetini daha öğrenmiş oldum. Kendi deyimiyle -kimileri gönüllü olsa bile- varlıklı kimselerin ensesine çöküp çok sayıda öğrenciye burs sağlama çalışması üzerindeymiş. Yıllardan beri. Bursa ihtiyacı olanları tespit ediyor, bunları burs verebilecek durumda olan kimselere iletiyor ve burs bağlanmasını sağlıyormuş.
Daha önemlisi bu bağlantıyı kurmakla yetinmiyor, olayın düzenli yürümesini de yakından izliyormuş. Bursiyerlerden her hangi birinin bursunun aksadığını öğrendiğinde de, işte, bu gelişindekine benzer seferler düzenliyor, aksamaları gidermeğe çalışıyormuş.
Kelleci, evet, çok çok büyük bir hizmete daha soyunmuştu. Daha büyük bir hamallığa omuz vermişti. Yine geçinme değildi; ihtiyaç sahibi öğrencileri geçindirme çabası içindeydi bu kez de…
Kemal Kelleci işte böylesine bir yüreğin sahibi…
Kendisini kutlasam mı, yoksa dua mı etsem. Hem o, hem o…
Yüce Allah, Aziz Dostum Kemal Kelleci’den razı olsun ve ecrini kendi yanından ihsan etsin…
●
Zübeyir Yetik,
(Kemal Kelleci’ye armağan kitabına katkı..)
08.02.2010