“KUR’ÂN’I GÜNDEMİMİZE TAŞIMAK”*

 

Abdullah Yıldız:

Selamünaleyküm. Efendim, hoş geldiniz. Bugün, Araştırma ve Kültür Vakfı olarak plânladığımız “Kur’ân ve Hayat” seminerlerimizin ilkini Zübeyir Yetik ağabeyimizle birlikte gerçekleştireceğiz, inşallah.

Evet, bu akşam, Zübeyir Yetik’le, Kur’ân’ı hayatımıza ve gündemimize taşımanın yollarını, yöntemlerini, imkânlarını konuşmaya gayret edeceğiz, inşallah.

Zübeyir Ağabey, geçen ay Umran’da yayınladığımız yazınızda, özetle; ‘gündemimizi başkaları değil biz belirlemeliyiz’ diyor ve ekliyordunuz: ‘Kur’ân’ı gündemleştirmeliyiz; öncelikli gündem maddemiz Kur’ân olmalı’. Peki, Kur’ân’ı nasıl gündemimize taşıyacağız? Kur’ân’la nasıl bir ilişki kuracağız ki, Kur’ân bizim gündemimizi belirlesin ve gündemimize damgasını bassın?

 

Zübeyir Yetik:

Evvela hepinizi saygıyla selamlıyorum...

Böylesine önemli bir konu etrafında bir araya gelmişiz ve birlikte bu konuyu konuşacağız, görüşeceğiz; birbirimizden istifade edeceğiz, inşallah. Çünkü şu anda gönüllerimiz aynı noktada çarpıyor ve mutlaka sizler de bana bir şeyler aktarıyorsunuz, bir şeyler aktaracaksınız. Ve inşallah üzerinde durduğumuz konu ile ilgili güzel şeyler konuşmak imkânını bulacağız.

Malumunuz, Kur’an-ı Kerim ilimleriyle ilgili kitapları okuduğumuzda, orada bir çok konuya değinildiği gibi nasih, mensuh vs. konularına da değinilir; "İşte şu kadarı nasihtir, şu kadarı mensuhtur" gibi. Hatta buna dayanarak, nerdeyse, Kur’an-ı Kerim’in -çok az sayıda da olsa- bazı ayetlerinin kaldırıldığı düşüncesiyle o ayetleri iptal etme diye adlandırabileceğimiz bir görüntünün ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Oysa, biliyoruz ki Kur’an-ı Kerim bütün ayetleriyle, bütün harfleriyle kıyamete kadar bütünlük içerisinde devam edecek bir kitaptır. Dolayısıyla onun bazı ayetlerinin kaldırılmış olması, unutulmuş ya da unutturulmuş olması mümkün değildir. Konumuza girmeden önce vurgulamamız gereken birinci nokta bu…

İkinci nokta ise Kur’an-ı Kerim’i gündemimize almakta veya gündemimizi Kur’an-ı Kerim’e göre kurgulamakta karşılaştığımız zorluklarımızdır. Bazı hükümlerinin bizim açımızdan, şartlarımız açısından uygulanmasının gerçekten de çok zor olduğunu düşünmemiz, sanmamız,  bu zorluklar arasında ilk sırada yer alır. Öyle  ayetler vardır ki, gerek kişisel, gerekse toplumsal olarak uygulamaya gücümüz yetmez; şu olmaz bu olmaz, şartlarımız el vermez, o ayetleri bir türlü hayatımızın içine alamayız. Veya hayatımızın o bölümünü o ayetlere göre uyarlamamız gerekirken, o ayete göre kurgulamamız gerekirken, bunu, bugün şartlar el vermediği için, bir türlü başaramayız. Sanki Kur’an-ı Kerim’in o ayetlerini terk etmişiz, o ayetlerin dışında bir yaşam biçimini sürdürmekteyiz gibi bir durumla karşılaşırız.. Buysa Kur’an Ehli olarak, Müslümanlar olarak bize yakışan bir durum değildir ve bu hepimize büyük ölçüde rahatsızlık verir. Kur’an-ı Kerim'i böylece hayatımızın içine alamayışımız, bizzarure hayatımızın dışında imiş gibi görüyor olmamız, Onu gündemimize alamayışımıza, daha doğrusu bu bakımdan zorluk içinde bulunduğumuz kanaatine varmamıza yol açar..

Dahası diyerek ekleyelim, bir üçüncü zorluğumuz da, bu noktalarda birbirimize muhalefet etmekten başkaca çıkar yol bulamayışımız; daha tutarlı bir noktada bulunduğumuzu göstermek adına, bu muhalefeti bir hüner sanmanın ötesinde kendimizi aklamak için bir yöntem gibi görüyor ve öylece davranıyor olmamızdır. Bu tutumu biz, kaba fakat yerinde bir halk söyleyişiyle “eşeğe güç yettiremeyip de palana saldırmak” diye niteleyebiliriz. Kendimize güç yettiremeyince, başkalarına yönelik suçlamalarda bulunarak, aklanmanın yolunu arama... Bu hak ve hakikat şinaslıkla bağdaşmayan tutumların varlığı da bir başka zorluğumuzdur.. Mükellefiyetin kişinin takatine göre olduğu gerçeğini göz ardı edip, Efendimiz âleyhissâlatvesselâmın buyruğunca kendimizi onların yerine koyup değerlendirme yapmamız gerekirken bunu yapmayıp insanları kendimize göre, kendi şartlarımıza göre tartımlayarak onlar hakkında hüküm oluşturmaktan doğan bir muhalefet tavrıyla, olayı genelleştirerek yepyeni bir zorluğa kapı açmış oluruz..

Bunların da ötesinde, olaya biraz daha dikkatle baktığımızda, bir başka noktayı gözden kaçırdığımızı görürüz.. Bu nokta da, Kur’an-ı Kerim’i statik bir metin, donmuş, kalıplaşmış bir metin olarak görmemizdir.. Öyle ya, önümüzde, elimizde yazılı bir kitap var.. Ne ekleme ne de çıkarma yapılamayacak bir kitap, bu; Yüce Allah’ın Kitapı.. Oysa, evet elimizde yazılı bir metin olmakla beraber, bu yazılı metnin mutlaka canlı biçimde hayata sokulması, yaşanması, en azından bu bağlamda kimi açıklamalar yapılması gerekiyor.

Bunda kimsenin ihtilafı, buna kimsenin itirazı yok; yok olmasına yok da, sıra işte o “açıklama” olayına geldiğinde işte yukarıda değindiğimiz metne yönelik statik anlayışın ortaya koyduğu zorlukla karşılaşıyoruz.. Hem de iki yönlü:

Birincisi, buradaki açıklama bir bakıma metnin şerhi, teknik ifadeyle tefsir olarak anlaşıldığı için, bu kez, “hangi tefsir?..” kavgası başlıyor.. İkincisi, bütün hükümlerin günübirlik yaşamla örtüştürülmesi doğrultusundaki çok güzel bir duyarlılığın karşımıza çıkardığı tıkanma..

İmdi, görünen şudur: Ortada üç unsur var; Kur’an-ı Kerim, hayatımız ve müminler olarak da biz.. Soru ise, bu üçünün birbirleriyle nasıl telif edilebileceği; telif edilmek istenmesine karşın, işte, “soru”nun sorun olarak devam etmesi.. Zorluğun kalbinin bulunduğu veya attığı yer, burası…

Kur’an-ı Kerim’i değiştiremiyoruz.. Çünkü “nasih-mensuh” sayısını arttırmak(!) ihtiyacı karşılamağa yetmediği gibi, vaktiyle denenmek istenen, belki de denenmiş olan, ola ki denenmesi hala da düşlenen “Türkçe Kur’an” yöntemiyle “daha uygun bir kitap” olayına da bir türlü geçit bulunamıyor.

Ve, hayatı değiştiremiyoruz; bildiği gibi akıp gidiyor.. Ama asıl korkuncu, kendimizi değiştiremiyoruz.. Kur’an-ı Kerim’in onu kendine yaşam edinmek isteyen müminleri olarak, bir o yana bir bu yana seğirtiyor ve sonra da omuzu çökük, boynu bükük bir vaziyette köşemize çekilmek zorunda kalıyoruz. Bu, birinci yön..

İkincisi ise, bana kalırsa, Kur’an-ı Kerim’in “biz”e, müminler olarak bana, sana, ona, her bir mümine ayrı ayrı inmiş/iniyor olduğuna inanmadığımız, daha doğrusu bunun farkında olmadığımız için, O’nun Efendimiz âleyhissâlatvesselama indirilmiş/verilmiş olduğunu tarihî bir vakıa olarak biliyor ve buna inanmakla yetiniyor olmamız.. Eyvallah.. O Kitap’a ve hitaba “muhatap” olma noktasına gelindiğinde, “muhatap” olarak Efendimiz’i düşünüyoruz; O’na indirilmiş, verilmiş ya.. Bizler ise, kendimizi ikinci elden “muhatap”, muhatabın muhatabı olarak konumlandırıyoruz..

Böylece “açıklama” sorusunun ve sorununun, yaşayan bir muhatap, halen yaşanmakta olan hayat içinde bir muhatap bulunamayışı dolayısıyla havada kalması, boşlukta kalması, işte bu iki yönlü zorluğun temelini oluşturuyor.

Oysa, farkına varmalıyız ki, O Yüce Kitap’ın hükmünün Kıyamete kadar baki olması demek, canlı bir biçimde ta Kıyamet gününe dek sürekli vahyediliyor olması demektir; hem de kesintisiz bir biçimde..

Burada, daha bir açıklık sağlamak için, iki noktaya değinmeliyiz:

Birincisi, sürekli olan Yaratma fiilinin “kelâm” ile gerçekleşmesi.. Yüce Allah var etmeği dilediğinde “ol” deyiverir ve ol dediği şey de hemen oluverir. Doğa yasalarının değişmezliği falan hep hikâyedir; her şey her an değişiyor ve yenileniyor, “ol” buyruğu ile.. Ve, Yüce Allah’ın değişmez sünneti de budur..

İkincisi ise, bu sürekli vahiy olayının “bal arısına vahyedilme” ifadesinde açıkça görülmesidir.. Aya, güneşe, sineğe, virüse.. Malik-ül Mülk mülkünde her bir şeye “hükmediyor”; hüküm de “kelâm” ile.. Ve, her bir yaratığa ulaşan vahiy, onların fıtratına göre, fıtratları uyarınca..

Peki, ya insana?… Ona da, elbette, fıtratına göre.. Şu var ki, irade sahibi kılınarak bizim boyutumuzdaki diğer yaratıklardan farklılaştırılmış bir fıtratın sahibi bulunan insan, bu farklılaştırılmışlığı sağlayan “irade” unsuru sebebiyle, diğer yaratıklara iletilen türden yaşamı sürdürücü buyrukları içeren vahye nail olduktan başka, ikinci bir tür “vahiy”e de muhatap bulunmakta; irade sahibi fıtratının muhatap olduğu bir vahiy türüne..

İlk tür vahyin “buyruk” bağlamlı olmasına karşın, bu ikinci tür vahiy teklif içeriklidir.. “İnsanın üzerine yaratıldığı fıtrat üzere” iletilen bu ikinci tür vahye muhatap olma konusuna açıklık getirebilmek için, burada, bir noktaya daha kısaca değinmemiz gerekecek: Yüce Allah’ın her şeyi çiftler halinde yaratmakta olduğu gerçeğinin getirdiği bir açılım olarak “irade sahibi” insanda “fıtrat”ın bir de “negatif” işlevlenmeye açık yanının bulunması durumu.. Yeryüzüne sınav için gönderilecek olmasının da gerektirdiği bir donanım, aynı zamanda.. Az sonra söyleyeceklerimize bir zemin hazırlamak adına bu belirlemeyi yaptıktan sonra, yine “vahiy” konusuna dönelim..

Birinci tür vahiy gibi, ikinci tür de sürekli.. Yaratma nasıl sürekliyse, emir ve yasakları bildirici teklifi ileten vahiy türü de öylece sürekli.. İşte, “fıtrat” ve “din” ilişkisi, ilişkiden de öte bu ikisinin özdeşliği andığımız süreklilik bağlamında yerli yerine oturmakta ..

Biliyorsunuz, Cenab-ı Hak, insanı belli bir fıtrata sahip kıldıktan başka, bir de, Atamız Âdem âleyhisselam’ın yaratılışının ardından –ama Cennet hayatındayken, ama Yeryüzü’ne gönderildikten sonra, orasını bilmiyoruz- Onun sırtından zürriyetini çıkarıp, kendi Rabliğini onaylatarak bu fıtrata sahip çıkacağına dair insanlardan söz almıştır.. “Kalubelâ” olayı..

İşte, Kitap, bu sahip çıkılacağına söz verilen fıtrata sahip çıkma eyleminde bir yol gösterici… Elbette sahip çıkma sevdasında olanlar için.. Daha açalım: Sürekli bir biçimde inen vahyin, kalplere inen vahyin, Kitap, deyim yerindeyse, regülatörü, dönüştürücüsü.. Vahyin kalbe yerleşmesinin, dosdoğru yerleşmesinin haritası, şifresi, anahtarı…

Kitap olmasa idi.., Böyle varsayarak “elimizdeki mevcut”a bakalım: Fıtratımız.. Başka?.. Atamız Âdem âleyhisselâm’a tövbe için verilen “kelimeler”; evet, tövbe için verilenler, çünkü, “eşyanın isimleri” bağlamında verilmiş olanlar “fıtrat”ın içinde.. Başka?.. Bir de, olumsuz kutupta şeytanın fısıldamaları ve insan fıtratının bu fısıldamalara açık bulunan “negatif” yanı…

Evet; Efendimiz âleyhissâlatvesselâm insan kalbinden söz ederken onun hem meleklerin hem de şeytanın etkilerine açık olduğunu buyurur. Vahyin hedefi, ineceği yuva, ağacağı yer kalptir. Nitekim, Yüce Allah, Efendimiz âleyhissâlatvesselâma vahyin algılanması ile ilgili olarak “dudağını kıpırdatıp durma, biz onu senin kalbine yerleştireceğiz” buyurur. Şeytan da, işte, aynı kalbi hedef alır.. “Senden önce de hiçbir elçi göndermemişizdir ki şeytan onun ümniyesine bozmağa kalkışmasın” buyruğu da şeytanın bu hedefini açıkça tanıyacağımız bir kanıt..

İşte, sürekli inen vahiy, kalbe doğru akarken, vahyin akmakta olduğu bu kalp ya ümniyeyi bozmak üzere bekleyen şeytanın ya da meleğin elleri arasındadır. Vahiy, sanki bir bakıma, bu ikisinden biri kanalıyla kalbe akacaktır. Şeytan kanalıyla akmışsa, burada ümniye bozulmakta ve kalp, dikkat buyrulsun “akıl” değil, “kalp” diyoruz, vahyi reddetmekte, en azından dosdoğru bir biçimde algılayamamaktadır. Melek kanalıyla akış olmuşsa, vahiy hedefine sapasağlam varmış olmaktadır.

“Peki ya Kitap?” diye sorulabilir ki, işte bu burada gereksiz bir sorudur. Kimi istisnalar bir yana bırakılırsa, vahiy hep melekler kanalıyla ulaşmamakta mıdır? Kitap’a aracılık yapan kimdir; hatta kimlerdir?..

Burada Cenab-ı Hakk’ın kulları için Rahim ve Rauf oluşunun bir tecellisi olarak, vahiy iki bağlamda ve her ikisinde de işte “melek” aracılığıyla inmektedir. Önce, bir yol haritası olarak topluca peygamberlere verilmekte, sonra da yaşam boyunca kullara ağdırılmaktadır. Böylece, gönderilmiş olan Kitap sayesinde kalp mümin hale gelmekte; mümin kalp ise, kendini meleğin güvenli ellerine teslim etmiş olarak, sürekli inmekte olan vahyi Kitap’ın yapılandırdığı bir istidat ve kabiliyetle almaktadır.

Burada üzerinde durulması gereken bir nokta daha vardır. Şeytan’ın insanı Yüce Allah ile bile aldatacak ölçüde her türlü hileye baş vurma yöntemi.. Suret-i haktan görünerek ümniyeyi bozma girişimleri ve bunun sonuçları.. Biraz da bundan söz edelim, konuya tam bir açıklık getirmiş olmak, Kitap’ın ve Kitap’a ittibanın, daha doğrusu Kitapla müminleşmiş bir kalbin buradaki önemini vurgulamak adına:

Değinmiştik, fıtrat, negatif işlenmeye açık yanına rağmen, zaten mümindir; insan fıtrat olarak iman üzeredir; İslâm üzeredir. Dolayısıyla da kalp, şeytandan azade kalabildiğinde fıtrî bir eğilimde olduğundan, inmekte olan vahyi olumlayarak alabilecek bir yaratılıştadır. Şeytan, evet, her şey gibi bunu da kullanır; ve, kalbe “Yüce Allah’a iman” etmekte olduğu zannını vererek bir başka inancı, Yüce Allah’ın kullarından istemediği türden bir başka inancı yükleyebilir. Bu da, vahyin kalbe intikali sırasında gerçekleşir.. Yüce Allah’ın vahdaniyeti temeli üzerine kurulu olmakla birlikte Kitap temelli olmadığı ya da Kitap’a uyarlanmadığı için, pek çok inançta, işte, şeytanın bu tür bir etkilemesi ve yönlendirmesi vardır. Mistik inanışların tamamı bu kategori içindedir. Çünkü, bu inançlar, iddia ettikleri üzere, “mutlak hakikatin bilgisi”ni “marifet” yoluyla, gerçekte bir “haber” olan Kitap’ın haberine ihtiyaç duymadan, yani doğrudan doğruya Yüce Allah’tan aldıkları inancındadırlar.. Bizim buradaki anlatımızla, vahyi dolaysız olarak almakta oldukları inancında..

İşte, bu, şeytanın suret-i haktan görünüp ümniyeyi bozmasının en belirgin örneğidir.

Ve, işte, Kitap’ın varlığı ve yokluğu, kaale alınıyor olması ve olmaması tutumlarının sonucu burada ortaya çıkmaktadır.. Sürekli olarak inmekte olan vahyi, mutlaka, Kitap’lı olarak almak, Kitap’a göre almak.. Veya Kitap’tan vareste bir tutum takınmak.. Vahyin kalbe intikalinde şeytanın mı, meleğin mi aracılık ettiğinin göstergesi de budur..

Evet; sürekli olarak inmekte olan vahyi, mutlaka, Kitap’lı olarak almak, Kitap’a göre almak bir zorunluluk ve biricik doğru yol iken, şeytanın bu oyununda alınan vahyin doğruluğunu ispat için Kitap’ı kullanmak, kullandırmak olayı vardır.. İlkinde, esas olan Kitap’tır; Kitap ile müminleşmiş kalp vahyi bununla algılamaktadır.. İkinci tutumda ise, “marifet” yoluyla algılanan, kavranan vahiy esas alınmıştır, Kitap ise, yanılmadığı konusunda ya kendini ya da başkalarını ikna etmek üzere bir onaylatıcı, kendinde olanı onaylatıcı referans olarak kullanılmaktadır.. Vahyin Kitap’ın imbiğinden geçirilmesi yerine, Kitap’ın alınan vahye uydurulmağa çalışılması, kendini veya kendinde olanı onaylatıcı bir alet olarak kullanılması..

Vahyin sürekliliği konusuna böylece bir açıklık getirdikten sonra, artık, sözümüzün en başında değindiğimiz “zorluk”a, zorluktaki kolaylığa gelebiliriz:

Kitap, statik bir metin olmadığına, dipdiri ve capcanlı bir biçimde sürekli olarak kalbimize aktığına, sürekli ağan vahyi kalbimiz Kitap’ın bir mümini olarak hep almakta olduğuna göre, onun hangi hükmünü yaşayacağız? Bu zor sorunun cevabı ise, çok kolay: O anda neyi yaşamaktaysak, o yaşadığımız alandaki hükmünü uygulamaya koyuvereceğiz; o kadar.. Zaten vahyin sürekliliğinin ve bu sürekli vahyi almakta olan kalbi Kitap’la müminleştirmiş olmanın anlımı ve önemi de, işte, bu uygulama aşamasında ortaya çıkmaktadır. Ve, bu, vahyi yaşamak demek olacaktır; yaşamımızı vahye uyarlamak..

Elimizde her hal için, her durum için, her vaziyet için planlar var -Kitap’ın tamamı budur-.. Biz bütün bunların bilgisindeyiz; tamam.. Hangisini uygulayacağız? Elbette; ve özellikle o anda gerekli olanı.. Diğerlerini??? Sorulur mu, artık; her edip eylediklerimizde bu uygulamayı yapıyorsak, planların tamamını da uygulamada tutuyoruz demektir.. Alışveriş yaparken, elbette, boşanmaya ilişkin bir planı uygulayacak değiliz ve uygulamıyorsak, bu, o planı yaşamın dışında tuttuğumuz anlamına gelmemektedir..

Peki, ya toplum hayatının bütünü?? İnanınız, bir tek mümin kendi dairesi içinde Kitap’a uymaktaysa, toplumun tamamı da bu doğrultuda bir dönüşüm içindedir, dönüşüme girecek demektir.. Hiç endişe etmemeliyiz, eğer biz sağlam duruyorsak, sağlam yürüyorsak, her şey sağlamlaşmağa başlamış demektir.. Bizimle birlikte başlamıştır/başlayacaktır; çünkü, müminlerin her biri “Müslümanların ilki” olma fonksiyonunu gerçekleştirmenin eylemi içinde olmuş olacaklardır..

Bir önemsiz yan “ürün” olarak şunu da ekleyeyim:

Bu durum, ayrıca bizi, takatimizin kaldıramayacağı şeylerle muaheze edilmekten, kendi kendimizi ve de başkalarını da muaheze etmekten kurtarıcı bir imkândır, belki de... Çünkü, düşününüz ki, şu anda bizim şuna veya buna ihtiyacımız varken, şu veya bu ölçülere ihtiyacımız varken, belki de şu anda hiç gündeme gelmemesi gereken ölçüleri gündemimize getirmeye kalkışmaktayız. Bu da bir hedef şaşırtmacası olmaktadır. Yani hedefimizde bir tür kaymaya yol açıyor. İhtiyacımızı bir kenara bırakıyoruz, ihtiyacımız olmayan bir şeyin peşinden koşuyoruz; bu da bizim kayıplarımıza yol açıyor. Daha açık bir ifade ile, Kur’an-ı Kerimi gündemimize almak yerine, onun akademik bir tartışma ortamının konusu haline getirip, bir bakıma gündemimizin ve haliyle de hayatımızın dışına çıkarmış gibi oluyoruz…Ziya Paşa’nın gökte yıldız ararken hanesindeki olumsuzlukları görmeyen müneccimine dönmüş oluyoruz..

Şöyle basit bir örnek vereyim: Bir öğrencinin ders çalışmak istemeyişi sebebiyle kendini derslerden uzak tutacak bir takım işlerin içine girmesi gibi. O işler, belki o öğrenciye o an için çok da tutarlı görünmektedir. Sözgelimi babama yardım edeyim ya da annem hastadır şöyle bir ev işlerine el atayım veya okumak çok önemlidir bir kitap okuyayım gibi… Kendini dersten uzaklaştıracak bazı işleri, üstelik ilk bakışta tutarlı görünen işleri dersinin önüne geçirmekte, onlara öncelik vermektedir.. Niye?.. Çünkü o anda belki dersi kaldırabilecek güçte ve yatkınlıkta değildir, asıl yapması gerekenden kaçışın yollarını aramaktadır.

İşte Kur’an-ı Kerim’in canlı olarak vahyedilmesi olayını yaşamağa başladığımızda, o an yaşanması gerekeni yaşamak zorunda kalacağımızdan ötürü, bu tür bir kaytarmaya da imkan bulamayacağız. Çünkü, vahiy içinde bulunduğumuz durum içindir ve biz onu yaşamakta zorundayızdır.. Yukarıdaki öğrenci misaline göre konuşacak olursak, bu anda ders çalışmamız gerekiyorsa, bu dersi çalışmayı erteletecek başka meşgalelere bulaşmağa kalkışmamız, sürekli vahyi yaşama geçirmekten kaçış yolları aramak gibi bir duruma düşmek olacaktır.. Doğru olanı, o anda ne yapmamız gerekiyorsa, Kur’ân-ı Kerîm’in o yapmamız gereken şeyi yapmamızı sağlayacak hükümlerini de göz önünde bulundurup bunu hayata geçirmektir.

 

Yıldız:

Kur’an-ı Kerim’in sürekli ve canlı olarak bize vahyedildiğini idrak etmekten bahsedince; Kur’an okurken sık sık yaşadığım bir durumu sizinle paylaşmak istedim; ki eminim, siz de, bu salondaki kardeşlerimiz de aynı şeyi yaşamışlardır: Bazen, defalarca okuduğumuz bir ayeti, belki onuncu kere yine okuduğumuzda, sanki ilk defa okuyormuşuz gibi bir duyguya kapılırız; ‘bu âyeti ben şimdiye kadar nasıl görmedim’ diye kafamıza vururuz. İşte, Kur’ân-ı Kerîm’in mucizevi bir özelliği olarak, o âyet o an gündemimize girmiştir, o an bize vahyolunmuştur diyebilir miyiz?

Zübeyir Yetik:

Tabii.. Aynen öyle.. Kalbimizi elinde bulunduran melek, o an, önümüze o ufku, bize gerekli olan ufku açmıştır.

 

Yıldız:

Bir de, müsaade ederseniz, bu konu çerçevesinde bir tespitimi daha aktarıp sizin görüşlerinizi öğrenmek istiyorum: Bütün peygamberler, kendilerine gelen vahiyle birlikte ve vahiy doğrultusunda hem kendi gündemlerini ve hem de uyarmakla yükümlü oldukları toplumun gündemini belirlemişlerdir. O toplumun gündemine tabi olmak yerine, o kutlu elçiler, Allah’tan gelen vahyi, bir biçimde onların gündemine sokmuşlardır. Toplum, onların gündemlerine taşıdığı konuları tartışmaya başlamıştır. Fakat, burada konuşmamız gereken, cevabını aramamız gereken soru şu: biz bugün bunu yapabiliyor muyuz? Yani vahyin öncelediği konulardan başlayarak, hayatın merkezine oturtmamız gereken şeylerden başlayarak bir gündem oluşturulabiliyor muyuz? Kendi gündemimizi ve toplumun gündemini vahyin çizdiği perspektifte belirleyebiliyor muyuz? Ve bunu nasıl başarabiliriz? Zübeyir ağabey, Umran’daki (Kasım 2005) yazınızda, Rabbimizin Hz. Musa ve Harun’a; “halkınıza Mısır’da sığınacakları evler hazırlayın ve evlerinizi kıble edinin ve salâtı süreklileştirin”(10/87) diye emrettiğini; böylece onların gündemlerini, hedeflerini, önceliklerini belirlediğini ifade ederek, bizim de vahiy’den hareketle, gündemimizi, önceliklerimizi belirlememiz gerektiğini söylüyorsunuz. Bunu nasıl gerçekleştirebiliriz? Bir başka ifadenizle, bugün gündemimizi işgal altından nasıl kurtarabiliriz?

Zübeyir Yetik:

İlkin şunu belirtmek isterim: Dünyanın gündemini “biz” belirlemekteyiz de, bunun farkında değiliz.. Bu farkında olamayış dolayısıyla da hep başka gündemlerde dolaşmak gafleti içinde bulunuyoruz.. ABD’nin Orta Doğu’da ne işi var?.. Müttefiklerin onun kaygı ve eylemlerine katılmalarının sebebi ne?.. Hayır, hayır, “gündem” adı altında konuşulan bahaneler değil.. Kur’an-ı Kerim yeniden üst ayağa kalkmış, şahlanmış, tüm dünyayı teslim almak üzere harekete geçmiş de, onlar bunun önünü kesmek istiyorlar.. Onların gündeminde yer alan olaylar, “biz”imle başlıyor ve başladığına göre de, demek ki, gündemi haydi hatırşinaslık adına yine “biz” demeyeyim de, gerçeği vurgulayarak Kur’an-ı Kerim belirliyor diyeyim..

Ama, Kur’an-ı Kerim’i elinde tutan bizler, “ehlikitap” kategorisi içinde “ehlikur’an” olmuş olarak ne bunun farkındayız, ne de bunu sağlayan Kur’an-ı Kerim’in.. Zaten konuştuğumuz konu da bu değil mi?.. Ha “Kur’an-ı Kerim”i hayata taşımak”, ha “Kur’an-ı Kerim’in farkında olmak”.. Farkında olursak, olduğumuz oranda hayata da taşımışız, taşıyoruz demektir..

Bu, olayın bir yanı, gerçek yanı.. Bir de gözlerimizle gördüğümüz bir başka yanı var, gündem konusunun.. Buna bir hatıramla açıklık getireyim:

Efendim, bir tarihte Milli Gazetede ‘Sahih Gündem’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Havada bir yazıydı, aslında çok önemli bir yazı değildi. Yazıda çocuklarımdan bahsediyordum. Kur’an-ı Kerim’i nasıl öğrendiklerinden, namaza nasıl başladıklarından, hatta 3-4 yaşındaki oğlumun o sırada ezan okununca kalkıp namaza durmasından, vs. Bunları anlattıktan sonra ‘benim gündemim bu’ demiştim. Benim gündemim falan partinin veya falan devletin bana dayattığı şeyler değil. Oturalım kendimize dönelim. Bizim gündemimizde ne var, ne olmalıdır? Kendimizden işe başlayalım. Bunu ifade etmiştim. Ogün bu gündür de, sanki dünya olaylarından bihaberim de bu cehaletimi kapatmak için bunları söylüyormuşum gibi algılansa da, bu konuda ısrar ediyorum: Kendi gündemimiz..

Tabii bir de şaşırmamıza, göz kamaşması dolayısıyla doğru algılamadan yoksunluğumuza yol açan şu görüntü var: Gündemin belirlenmesi işi, nedense baştan beri, Cenab-ı Hakk’ın hikmeti, adeta şeytana bırakılmış gibi bir görüntü var. İşte, atamız Âdem âleyhisselâm ve Havva annemiz cennetteler, huzur içindeler, eksiklikleri yok. Kendilerine eğer o kelimeler verilmişse, Cenab-ı Hak’ı tespih etmekle meşguller. Ama birdenbire şeytan onlara bir telkinde bulunur: “Her şeyden yiyip içiyorsunuz da niye bu ağaçtan yemiyorsunuz? Bu ağaçtan yerseniz, sarsılmaz bir güç sahibi olacaksınız, melek olacaksınız, ebedi bir saltanatınız olacaksınız. Bu ağacın size yasaklanmasının sebebi budur.” Ve Atamız Âdem âleyhisselâm ile Havva Anamızın bu telkine kulak vermesi ile de, o gün bugün gündem hep şeytanın güdümünde imiş gibi görünür.

 

Yıldız:

Buna ‘sun’î gündem’ ya da ‘dayatılan gündem’ de diyebilir miyiz? Bir de, şeytanın Âdem babamız ve Havva validemizin şahsında bizleri ayartma yöntemleri üzerinde düşünmek gerekir sanıyorum: Araf sûresinin 16-17.âyetlerinde Şeytanın insanları Dosdoğru Yol’dan şaşırtmak için onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağı ifşâ ediliyor. Nitekim İblis, Hz.Âdem ve Havva’nın ayağını, onlara ‘sağdan sokularak’ yani dost görünerek, güya onların iyiliğini isteyerek, sûret-i haktan gözükerek kaydırıyor cennetten. Bizim gündemlerimizi de bu tür yöntemlerle mi işgal ediyorlar?

Zübeyir Yetik:

Belki burada asıl vurgulanacak nokta da budur: Nitekim, Atamız Âdem âleyhisselâm ve Havva Anamız, şeytana uyup o ağaçtan yerler, sonra biliyorsunuz, örtünmek ihtiyacını duyarlar, cennetten çıkarılırlar; bütün bu gelişmeler o öneriye uymakla başlamıştır. Yani, şeytanın onların gündemine saltanatı ve melekleşmeyi getirmesiyle; onların bir bakıma gündemini belirlemesiyle.. Aslında, bu, şeytanın gündemi belirleme gücünden çok, müminlerin gündemini/ümniyesini bozma/karıştırma görevinin ve haliyle de insanların sınavda, ta ilk cennetteki yaşayışlarından itibaren sınavda olduklarının bir göstergesidir. Nitekim, Atamız ve Anamız’in içine konuldukları cennetteki gündemleri, yani yapmaları gereken iş Yüce Allah’ı hamd ile tesbih ile tekbir ile anmak iken, evet gündemleri bu iken, şeytan onlara telkinde bulunarak kendilerine ait olmayan bir şeyi, uzak kalmaları gerekin bir şeyi, “yasak ağacı” ve bu ağaçla ilgili yorumlarını onların gündemine sokmuş, onların gündemini çarpıtmış, değiştirmiş ve cennetten çıkarılmalarına, yani oradaki sınavı kaybetmelerine yol açmıştır. Kendi gündemlerini unutup bir başka gündemle ilgilenmişlerdir. Ayak kayması..

Orada ayak kayması; burada ise beyinlerimizin ve hatta kalplerimizin kayması..

Bu çarpık, bu şeytan güdümlü gündemden nasıl kurtulmuşlardır? Cenabı Hak’ın Atamız Âdem âleyhisselâma ve Havva Anamıza tövbe etmeleri için verdiği kelimelerle… O kelimelerle tövbe ederek bu gündemden kurtulmuş, bu gündeme kapılma dolayısıyla sınavı kaybetmenin olumsuzluklarından uzaklaşmış ve yeni bir sınav, yeni bir gündem için Yeryüzüne indirilmişlerdir..

Burada gündem ve sınav ilişkisine özellikle dikkat etmemiz gerekiyor. Gündem şeytanın güdümündeyse, elbette, sınav -ya da her şey- yitirilmiş olacak; kendi gündemimize sahipsek, evet, her şey kazanılmış olacak.. Kendi gündemimiz ise, işte, konuşmamızın konusu olan Kur’an-ı Kerim’i hayata taşımak.. Çünkü, Atamız ve Anamız Yüce Allah’ın verdiği kelimelerle tövbe ederek, doğru gündemi yakalamışlardır.. Bize verilmiş olan, verilmekte olan, her an vahyolunan Kitap’la iledir ki, biz de kendi gündemimizi yakalayabiliriz; oluşturabiliriz demiyorum, çünkü vardır ve o yüzden yakalayabiliriz diyorum..

Ayakları, kafaları, beyinleri, zihinleri, kalpleri, gönülleri kaydırmak için, evet, önden, arkadan, soldan, sağdan, her taraftan saldırılar var. Sağdan geldiği gibi soldan da geliyor; ve bu soldan gelen saldırılara bir şey daha eklemek gerekiyor rızık endişesi, fakirlik korkusu... Veya buna benzer korkular... Şeytan sol taraftan yaklaşırsa başlıca silahı korkudur, korkutmaktır; kaygı vererek, endişe vererek korkutmaktır. ...

Bugünkü duruma baktığımızda bu soldan saldırılar, ekonomiye egemen olmanın getirdiği imkânlarla insanların adeta ‘rızıklarını yönlendirdikleri’ gibi çalışmalar ve benzerleri sol tarafta tutulursa; sağ tarafta halihazırda “daha iyi bir Müslümanlık, daha yaşanır bir Müslümanlık, daha uygun bir Müslümanlık” kisvesi altında, “daha güçlü bir İslam alemi, daha müreffeh bir İslam alemi’ söylemleri ile şeytan yanaşmaya devam ediyor.

Şeytanın Atamız Âdem âleyhisselâma ve Havva Anamıza vaadini tekrar hatırlayalım: “Hem dünyanız kurtulacak, hem de ahretiniz”... Şöyle ki; sarsılmaz bir saltanat sahibi olarak dünyayı elde edecekler, melekleşmiş olarak da zaten Allah’ın sevdiği kul haline gelecekler. Ve yine kalıcılardan olarak da ebedileşecekler. Şeytan’ın kullandığı kavramların tamamına baktığımız zaman bunların aslında Allah’ın rızasını kazanmak isteyen kimselerin kolayca kanabileceği öneriler olduğunu görüyoruz. Özellikle melekleşme ve kalıcılardan olma arzusu Allah’ın rızasını kazanma doğrultusunda bir görüntü vermektedir.

Bu şeytani çabaların temel sebebi de şu: Hepimizin bildiği gibi, Kur’an-ı Kerim çağımız için, günümüz için, Efendimiz âleyhissâlatvesselâmdan bu yana olan zaman için ve öncesindeki 8hepsini selâmla andığımız) bütün resûllerin tamamının vahiy olarak getirdikleri, haber olarak insanlığa aktardıkları şeylerin tamamı, yine o günler ve bu günler, bütün zamanlar için, bu bahsettiğimiz egemen güçlerin planlarıyla örtüşmemiş, bilakis çatışmıştır ve çatışmaktadır; onların planlarını bozmaktadır.

Tabii burada asıl mesele; mutlak surette bozulmamış olan yani hâlâ her şeye rağmen, her türlü sapıklığa, şeytanlığa rağmen bozulmamış olan Müslümanların Kur’ân’la olan ilişkisini daha da zayıflatarak onları da tıpkı Musevileri ve Hıristiyanları dönüştürdükleri gibi, yeni bir dinin müntesipleri haline getirmek, bunu Müslümanlara sunmak ve kabul ettirmek.

Musa âleyhisselâm olayında bunu çok net olarak görürüz. Gerçi (tümüne selâm olsun) diğer peygamberlerin kıssalarında da aynı şeyi görüyoruz; fakat Musa âleyhisselâm’da çok açık ve net görürüz. Bir egemen güç vardır; zulüm yapmaktadır, baskı yapmaktadır. Musa âleyhisselâm da bu egemen güce karşı savaşmak için gönderilmiştir. Tabii bu savaşın nirengi noktası, mihenk taşı tevhid inancıdır. Ve orada Cenab-ı Hak, kendi iradesini beyan ederken, onları, işte birtakım çeşmelere, köşklere, pınarlara varis kılacağını söylüyor. Egemen güçlerin egemenliklerinin kırılması ve onların ellerinde gayrı meşru olarak tuttukları imkânların insanlara aktarılması, insanların istifadesine sunulması. Bu konuda peygamberler genelde başarılı olmuşlardır; ‘başarılı olmayanlar da olmuştur’ denilmiş olmasına rağmen, hep başarılı olmuşlardır kanaatindeyim. Diyelim ki, topluma hiç bir şey kabul ettiremedikleri dönemlerde bile, Cenab-ı Hakk’ın gazabının inmiş olmasına rağmen öylesine bir iz bırakmışlardır ki, o iz şu anki insanlar tarafından da anılır ve bilinir olmuştur. Bu bir başarıdır.

Şimdi, (hepsine selâm olsun) bu peygamberlerin, daha doğru ve net bir ifadeyle, onları seçip göndermiş bulunan Cenab-ı Hakk’ın meramı; bu egemen güçlerin, mutlak surette zulüm yapan egemen güçlerin güçlerinin kırılarak, kendi kullarının başkalarına kul olmasının önünün kesilmesidir. Tabii bu böyle olunca, bugün yeryüzüne baktığımızda bu meşaleyi elinde tutan yegâne güç, Kur’an-ı Kerim ve haliyle de Müslümanlardır.

Mesela solcuların, komünistlerin çok geniş çalışmalarına, faaliyetlerine, büyük fedakârlıklarına rağmen önleri açık olmadığı için hiç bir zaman o egemen güçlerin güçlerini kırıp Allah’ın kullarına özgürlüklerini verme imkânını elde edememişlerdir. Çünkü dayanakları yoktur. Beslendikleri sağlıklı bir kaynak yoktur. Bunu sağlayacak tek kaynak Kur’an-ı Kerim’dir ve bu da Müslümanların elindedir. Bu yüzden, egemen güçlerin bütün meseleleri, bu kaynakla Müslümanların arasını mümkün olduğu kadar daha çok açma çabasıdır.

Suni gündemler, temelde, bu amaçla oluşturulmaktadır.

 

Yıldız:

Abi, Allah razı olsun. Şimdi şeytan ve şeytani güçler, ifade ettiğiniz gibi, Kur’ân-ı Kerim’le Müslümanların arasını açmak, onları Kur’an’dan koparmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Furkan sûresinin 30.âyetinde, Rabbimiz, bizleri, Kur’ân’ı terkedilmiş bırakmama, fikren ve fiilen Kur’ân’dan uzaklaşmama konusunda şiddetle uyarıyor ve kutlu peygamberinin üzerinden, yani onun ağzından şöyle ikaz ediyor: “Ve Rasûl der: Yâ Rabbi, ümmetim bu Kur’ân’ı mehcûr/terkedilmiş bıraktı.” Tabi, bugün sorsak Müslümanlara; ‘hâşâ, biz Kur’ân’ı bırakmadık’ diye cevap verebilirler. Ama, O’nun hükümleriyle amel etmeyi, O’nu gündemleştirmeyi ihmal ediyoruz; bazı âyetleri, kıssaları ‘tarihselci’ bir yaklaşımla, tarihin derinliklerine hapsedip -hâşâ- günümüz için bir şey söylemediği iddiasında bulunuyoruz. Bu çerçevede, Kur’ân’da günümüze ve gündemimize taşıyamayacağımız âyetler olabilir mi? Bu konuya dair neler söylersiniz?

Zübeyir Yetik:

Şimdi, tabii burada çerçeveyi biraz daha genişletmek durumundayım. Bu, inşallah, sorunun da cevabı olacak. Şöyle ifade edeyim: İsrailoğullarının kıssasını çok önemsiyorum. İsrailoğulları ile ilgili kıssalarda insanlığın yaşadığı ve yaşayabileceği olayların tamamının zikredildiğini düşünüyorum. Yani o İsrailoğulları ile ilgili kıssalar toplumsal yaşam bakımından, insan topluluklarının yaşayışları bakımından tam tamına bir şablondur, her bir aşama için bir uyarı, bir buyruk ve yanılgıların zillete düşüreceği bağlamında birer kanıttır. Kimi toplumlar, simgeleşmiş isim olarak İsrailoğulları, filan noktaları, konuları hayatlarından dışladılar, işte kimi toplumlar bir başka türlü hayat tarzı yaşadılar... Tabii, burada Kur’an-ı Kerim, sadece o toplumların içinde bulundukları durumları belirlemekle, tanımlamakla yetinmiyor. O durumdan, o şartlardan kurtulup da doğru ve tutarlı bir çıkış yoluna, hayat tarzına nasıl ulaşabileceğinin ölçülerini de veriyor/belirtiyor. Şimdi tarihsellik savında bulunanlar, herhalde bu kıssaları söz konusu ediyorlar. Yani ‘onlar o gün yaşanmıştır, bitmiştir’ diye düşünüyorlar. Ve de, Asr-ı Saadeti ve bu dönemin birikimlerini..

Halbuki dünya her zaman aynı dünyadır, insan her zaman aynı insandır, insanlar hangi çağda olurlarsa olsunlar fıtratları gereğince ve zorunlu olarak da hep belirli ilişkiler ağıyla örgütlenmiş toplumsal bir hayat sürerler. Eğer bu fıtratlarını göz ardı eder, buna sırt çevirirlerse, şeytanın yönlendirmesine tabi olmuş olurlar. İnsan için bir kaç tane tarife, bir kaç tane seçenek, bir kaç tane yol ve yordam yoktur. Seçenek şu kadardır: Ya fıtrat, ya şeytanın yönlendirmesi. Ama burada bir de, Cenab-ı Hakk’ın Rahim ve Rahman olması dolayısıyla, insanoğlunun kayrılması söz konusudur; bu fıtratı irade eden, var eden Cenab-ı Hakk bu fıtratın olumlu işlevlenmesini sağlayıcı ölçüleri göndermiştir. Yani bu, Cenab-ı Hakkın kullarını vikayesi/koruması bağlamında ele alınması gereken bir şeydir. Çünkü, değinmiştik, insan fıtratının şeytanın güdümlemesine düşebilecek, fırsat verebilecek bir negatif yanı, bir olumsuz istidadı vardır.

Özetle; insanın fıtratı değişmediği gibi şeytanın yönlendirmeleri, saldırıları, vesveseleri de değişmemiştir; dün ne yaşandıysa bugün de o yaşanmaktadır, yarın da o yaşanacaktır. Ama dün şu araçlar kullanılıyordu, bugün bu araçlar kullanılıyor. Dün şu yöntemler uygulanıyordu, bugün bu yöntemler uygulanıyor. Yöntemler ne olursa olsun yapılanlar aynıdır, bellidir; ya zulümdür, ya şiddettir, ya baskıdır, ya fısktır, ya fitnedir, ya fesattır, ya günahtır.. Yahut da doğru şeylerdir, Allah’ın rızasına yönelik şeylerdir, Allah’ın rızasını celp etmek için gayret göstermektir, (hepsini selâmla andığımız) Peygamberlerin yaşantısı, Nebevî yaşantılardır. Bunun dışında başka insani davranışlar yoktur. Denilebilir ki, işte kocaman kocaman ciltler halinde psikolojik, sosyolojik, psiko-sosyolojik davranış kitapları filan vardır. İşte bu noktada İmam Ali’nin çok çarpıcı bir sözünü hatırlatmakta yarar vardır: “İlim bir nokta idi, insanlar cehaletleri sebebiyle onu çoğalttıkça, çoğalttı.” Tabii, çoğalttıkça da işin içinden çıkamaz oldular, çıkamaz olduk. İlmin özü de, her şeyin özü gibi, gene Kur’an-ı Kerim’dedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin filanca eyaletinde ya da Avustralya’nın ulaşılmamış bölgelerinde, falan topluluk, bakınız göreceksiniz; diyelim ki Kur’an-ı Kerim’deki İsrailoğullarının veya Nuh Kavminin veya Salih Kavminin filan zamandaki davranışlarının aynısını yaşıyor. Başka bir şey yok. Yani o Kitap’ın çerçevesi dışında hiç bir şey yok; olmadı, olmayacak! Ama biz onu bir bütün olarak algılıyorsak yani vahyi sürekli olarak algılıyorsak bunu fark edebileceğiz. İşte, Yusuf âleyhisselâm döneminin bir olayını veya Nuh âleyhisselâm veya Salih âleyhisselâm, Şuayb âleyhisselâm döneminin bir olayını bugün de yaşadığımızı veya o olayla bugün de karşılaştığımızı anladığımızda, işte o anda Kitap’ı bir vahy olarak algılıyoruz. Bu açıdan baktığımızda tarihsellik iflas ediyor ve vahyin sürekliliğiyle karşılaşıp, işte Kur’an-ı Kerim’i hayata taşımak dediğimiz olayı yaşıyoruz..

Burada artık, gündemimize taşıyamayacağımız ayetler diye bir şey yoktur, olamaz da; çünkü biz, ayetleri, o anda bize ışık tutacak, yol gösterecek, yön verecek bir ayeti yaşıyoruz, yaşamımıza geçiriyoruz. Ve, Kitap’taki her bir ayet şartların ortaya çıkışıyla birlikte işlevlenmek için capcanlı ve dipdiri bir şekilde yanı başımızda duruyor, daha doğrusu yukarılardan bir vahiy olarak başımızın üzerinden kalbimize doğru ağıyor, yağıyor, akıyor.. Böyle olmayan bir ayet, donmuş, kalıplaşmış, gökteki yıldız gibi belli bir mekân ya da yörüngeye sabitlenip oraya tutuklanmış bir ayet yok ki, hayatımıza taşıyamamamız söz konusu olsun.. Tıpkı, büyük kitap olan alemler içinde işlevli ayetlerin, güneşin, ayın, rüzgarların, yağmurun -yeri geldikçe ve yerli yerince- ortaya çıkıp, görevini yapması gibi.. Şu anda yağmur yağmıyorsa, bu artık yağmurun hayatımıza girmeyeceği anlamına gelir mi ki, Kitap’taki şu veya bu ayet şu anda işlevlenmek üzere hep hazır beklerken, onu hayatımıza taşımamamız mümkün olsun; daha doğrusu, o ayet için, “gündeme taşınamaz bir ayet” nitelemesi yapılabilsin?.. Her şey, hem yaratılıştaki/yaratılmışlardaki hem de Kitap’taki ayetler yerli yerinde ve zamanı geldiğinde de olması gereken yerde, işlev halinde..

Burada belki bir parantez açmamız gerekecek; “akıl ve kalp” yahut “iman ve bilgi” ikiliğine, ikilemine ve bu ikilik ve ikileme karşın bunların birlikteliğine, birlikte olma zorunluluklarına ilişkin bir parantez.. Kur’an-ı Kerim’i yaşamımıza taşıyıp taşıyamadığımız kaygımızı değerlendirmemize ya da aslında ve nasıl taşımakta olduğumuza ışık tutacağını sandığım bir parantez..

Akıl, Rabbini bilir; kalp ise, iman eder; aklın bilmesi yılan bir bilgi iken, kalbin bilmesi iman derecesindedir. İman etmek için mutlaka “bilgi”ye ihtiyaç olduğu sanılırsa da bu pek de böyle değildir. Hiç de bilgi sahibi olmayan nice “kalp”ler Rabbe iman konusunda itminana erişmişken, nice bilgililerin de, inanabilmek için akıllarıyla bin bir kanıt getirme çabalarına karşın bundan yoksun kaldığı bir gerçektir. Bu sözümüz “bilgisizliğin onaylanması” değildir; çünkü İslâm “cahiliye”yi, bilgisizliği bertaraf etmek için gönderilmiştir. Belki, iki açılımlı bir vurgudur: Birincisi, aklı imanın önüne kılavuz yapmayıp da, tersine, imana tabi kılmak gerektiği.. Kalp iman edecek, akıl bu doğrultuda bilgi edinecek.. İkincisi ve daha önemlisi, gerçek bilginin yerinin kalp olduğu; Atamız Âdem âleyhisselâm’a Yeryüzünde halifelik için gerekli donanım olarak öğretilen “eşyanın isimleri”nin kodlanmış olarak onun kalbine yerleştirildiği ve bunun bütün zürriyetine de intikal ettiği gerçeği.. “Kalübelâ” günü bu test edilmiştir.

İşte, üzerinde durduğumuz vahyin sürekli bir biçimde kalbe ağması suretiyle bu “kodlanmış bilgi” beslenir, canlı tutulur. Ve, Kitap, Efendimiz Aleyhissalâtvesselâmın verdiği bir haberden öğrendiğimize göre okunuşu sırasında Yüce Allah’ın kuluyla konuştuğu Yüce Kitap, işte, bu kodları açan, çözümleyen, açık bir “bilgi” olarak –akla değil- kalbe yerleştiren bir anahtar, bir şifredir. Onun okunmasıyla birlikte kalp bilgilenmekte ve bu bilgilenişle de kişiliğimiz yapılanmakta, şekillenmektedir; hem de aklımızın bir payı, bu okumadan bilgi edinme türü devşirilmiş bir payı olmasa da..

Açık bir ifadeyle şunu söylüyoruz: Kur’an-ı Kerim’in aslî metnini okuduğumuz oranda kalbimiz bilgilenmekte ve aynı oranda kişiliğimiz müminleşmekte ve bu mümin kişilik de, doğal olarak her hali, davranışı ve her sözü ile toplumsal yaşamda bir Müslüman olarak Kur’an-ı Kerim’i hayata taşımış olmaktadır. Kur’an-ı Kerim’i hayatımıza taşımanın, onunla gündemimizi oluşturmanın biricik yolu, onu, Yüce Allah’ın bizimle konuşuyor olduğunun farkında olarak ve kalbimize yerleşeceğini bilerek, aynelyakıyn bilerek okumamızdır. Efendimiz âleyhissalâtvesselâma yönelik “ezberlemek için niye çırpınıp duruyorsun, biz onu senin kalbine yerleştireceğiz/yerleştiriyoruz” uyarısını hatırlamamız, sanırım bu konuda yeterli olacaktır.

“Peki, ya Yüce Kitap’ın içeriğinin bilgisi?” diye sorulabilir.. İşte o da meallerle, tefsirlerle ve diğer eserlerle edinilecek şey.. Bu uygulama ise, bir bakıma, kalbimize yerleşmiş olan “bilgi”nin “aklımız” için tercüme edilmesi.. Esas olan kalbimizdir, kalbimize yerleşmiş olan bilginin bizi müminleştirmesidir ve bizim bir mümin olarak Kur’an-ı Kerim’i, bu suretle yaşamağa başlıyor olmamızdır. Neyi yaşamakta olduğumuzu aklın bilmesi için ise, işte, andığımız diğer eserlerin tercümanlığından yararlanmak; kalpteki bilginin akla intikali için tercüme..

Olaya böyle yaklaştığımızda Kur’an-ı Kerim’i Gündemimize taşımanın bir kalp meselesi olduğu ve bizim “taşıma” konusundaki kaygılarımızın, yoksa yanılgılarımızın mı desem, bu işi akla havale etmekten kaynaklandığı sonucuna varırız. Belki, aklımıza yüklediğimiz bilgiler, kalpteki kodlar yeterince çözülüp dosyalar açılamadığı için havada kalmakta, işlevlenememekte ve o yüzden de işte “gündeme taşımak” kaygımız başat bir sorunsal olarak gündemimizi işgal etmektedir.

 

Yıldız:

Tespitinizden şunu anlıyoruz ki; İsrailoğullarının başından geçenler, Firavun’a ve Firavun rejimine karşı Hz. Musa’nın verdiği mücadele bugün de yaşanan bir süreçtir. Yani Kur’ân-ı Kerîm’i bir değişim mücadelesi mantığı açısından okuduğumuz zaman, sadece teori yapmak için değil, oradan kalkarak ‘bugün pratik hayatı nasıl inşa edebiliriz?’ sorusunu sorar da cevabını Kitap’da ararsak, o zaman ayetler güncellenir. Sözgelişi Firavun ve adamları Hz.Musa’ya ve inananlara diyorlar ki; “Güç bakımından size karşı ezici bir üstünlüğümüz vardır.” Aynı lafları bugün de duyabiliyoruz, çağımızın Firavunlarından veya Firavun-vari rejimlerinden... Aşağı yukarı bütün peygamberlere, kavminin önde gelenleri tarafından yapılan bir tehdit var: “Ya bizim milletimize (yani din edindiğimiz yaşam tarzımıza) dönersiniz yada sizi taşlayarak öldürürüz veya yurdumuzdan kovarız.” Bu cümleler çok tanıdık cümleler. Sözgelişi; Bakara suresinin 204 ve 205. âyetlerinde, Allah’ın dinine karşı olup “hasımların en yamanı” diye nitelenen ve “hakimiyeti ellerine aldıkları zaman yeryüzünde fesat çıkaran, ekini ve nesli helak etmeye çalışan” bir azınlık gruptan bahseder. Tarihin her döneminde var olan bu hasım gruplar bugün de el-ân yeryüzünde egemenlik kurmuş değiller mi? Arif Nihat Asya’nın ifadesiyle “Ebû Leheb’ler ölmedi / Ebû Cehiller kıtalar dolaşıyor”... Yani bütün mesele; Kur’an’ı bir hak-batıl mücadelesi, bir inkılapçı mücadele mantığı içerisinde okuyup vahyin o dinamik gerçekliğini, değişmeyen sünnetullah’ı anlayabilmek ve gündemimizi bu doğrultuda belirleyebilmek... Ben böyle anlıyorum.

Müsaadenizle; not aldığım üç âyeti (Al-i İmran suresi, 118-120. ayetler) daha okumak istiyorum:

“Siz ey imana ermiş olanlar! Sizden olmayan kişileri dost edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemezler ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfke ağızlarından taşmaktadır; kalplerinde sakladıkları ise daha da kötüdür. Biz [bununla ilgili] işaretleri sizin için [işte böylesine] açık ve anlaşılır kıldık, eğer aklınızı kullanırsanız.

“Siz onları sev[meye haz]ırsınız, ama onlar, bütün vahiylere inansanız bile sizi sevmeyecekler. Ve sizinle karşılaştıklarında, “Biz [sizin inandığınız gibi] inanıyoruz!” derler: ama kendi başlarına kalınca size karşı öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizle kahrolun! Unutmayın, Allah [insanların] kalplerinde ne varsa hepsini bilir!”

“Eğer bir iyilikle karşılaşırsanız bu onları üzer; ve başınıza bir kötülük gelince de memnun olurlar. Ama eğer zorluklara karşı sabreder ve Allah'a karşı sorumluluklarınızın bilincinde olursanız, onların hileleri size hiçbir zarar veremez. Zira Allah, onların tüm yaptıklarını [Kudretiyle] kuşatır.”

Bu âyetler, kelimesi kelimesine güncel âyetler değil mi? Büyük Ortadoğu Projesi’ni hazırlayan şeytani güçlerin, ABD’nin, İsrail’in, Avrupa Birliği’nin, İslam’ı ve Müslümanları bir kaşık suda boğmak isteyen dahili ve harici şeytani odakların yaklaşım tarzı, bakış açıları, niyetleri aynen böyle değil mi?

Zübeyir Yetik:

Bu sadece Orta Doğu Projesi, Avrupa Birliği vs. ile sınırlı değil elbette. Bunlar gündemimize sokulduğu için böyle görüyoruz. Bu projeleri ve de bir çok uygulamaları bir yanda tutarak -bir yanda tutarak derken bunları yok saymak mümkün değil tabi- kendi gündemimizi belirlemek açısından Kur’an-ı Kerim’e müracaat edersek, olayı biraz daha farklı bir boyutta algılayabiliriz.. Şöyle diyelim, ben mi onlara uyarlanacağım, onlar mı bana uyarlanmalı, uyarlanma zorunda kalmalı.. Yani, ben, hep onların sürekli oluşturdukları ve değiştirdikleri ve de bana dayattıkları yahut aklıma onaylatarak bana benimsettikleri bir gündem/gündemler yüzünden, kaçmaktan vurmağa fırsat bulamayacak bir psikoloji içinde çabalamayı mı sürdüreceğim, yoksa, -vurmaktan vazgeçelim- kendime gelmek için, şöyle köşeme çekilip, evet efendim adeta tekmeler altında kalmayı da göze alarak, köşeme çekilip, “yahu bana neler oluyor ve bu olanlar da neden oluyor” diye düşünmek yolunu mu seçeceğim…

Hayır, bu sorunun cevabı akılla verilmemelidir.. Musa âleyhisselâm kavminin -vuracak gücü yoktu zaten- kaçmaktan da vazgeçip, evlerini mescit edinmeleri olayını anmalıyız.. Yahut, kaçmaktan da vurmaktan da uzak geçirilen kırk yıllık Sina hayatlarını düşünmeliyiz.. Daha yakın bir zaman dilimindeki bir olay olarak, Efendimiz âleyhissâlatvesselâmın Ashabı ile birlikte iki yıla yakın bir süre Mekkeliler tarafından enterne edilmeleri olayında, çarpışmak, karşı durmak, didişmek, çırpınmak şu veya bu şekilde hareket etmek varken, sanki uzleti kendileri tercih etmişçesine –ki, belki de olayın gerçek yüzü budur- ister hayattan, ister toplumdan, ister o insanların gündeminden çekilmelerini, bu olayı yeniden irdelemeliyiz…

Ve, bundan sonra, işte aktardığınız ayet-i kerimeleri bu aydınlık içinde özümsemenin, düstur edinmenin bir yolunu bulmalıyız.. Daha doğrusu, andığınız ayet-i kerimelerdeki lûtfe mazhar olduğumuzu görebilecek şartları nasıl da yakalayabileceğimizi yaşayarak, görmeliyiz..

Son bir nokta daha, gündemimizi belirlemek istediğimizde dikkat etmemiz gereken son bir nokta daha: Batılı’nın mayalayıp pişirerek önümüze koymuş bulunduğu “sosyal bilimler”in tamamı şeytanî söylemlerdir.. Gündem diye önümüze konulanları irdelerken veya kendi gündemimizi oluştururken, asla ve kat’a bu “bilim”lerin veri ve verimlerine başvurmamalıyız.. Zaten Kur’an-ı Kerim’i hayata taşıyabilmemizin önündeki en büyük engel de budur; kendimize göre değil de onlara göre düşünmek; mutlaka kendimize göre akletmeliyiz… Yani Yüce Allah’ın Kerim Kitap’ına göre; vesselâm..

 

Yıldız: Teşekkür Ederiz..

Zübeyir Yetik: Ben teşekkür ederim...

 

*1995'te AKV'de gerçekleştirilen seminerin -özgeçmişimle ilgili paragraflar dışındaki- metni..

Program yöneticisi: Abdullah Yıldız