TOPLUMSAL YOZLAŞMANIN SEBEPLERİ VE BUNDAN ÇIKIŞ YOLLARI*
Muhammed Turan Çalışkan:
Bütün toplumsal öğretiler ve tüm yaşam tarzları kötü olana çok kolay bir şekilde evriliyor. Toplumların yozlaşmasında, kötüye doğru evirilmesinde en çarpıcı ve dikkat çekici etken nedir sizce?
Zübeyir Yetik:
Ben, bu yozlaşma sürecini yaşanan ya da yakın zaman dilimlerinde ortaya çıkan bir sebep sonuç ilişkisi içinde görmediğimden, bir “etken”den veya etkenlerden söz etmek yerine, çok çok eski dönemlerden buyana uygulamada tutularak insanların kolayca güdümlenmesini sağlayıcı belli bir stratejinin varlığına ve bu stratejinin gereği olduğuna vurguda bulunmağı tercih ediyorum. Kanımca, olay, -İlk Cennetteki yaşamları sırasında Âdem Babamız ile Havva Anamızın Şeytan tarafından güdülenmesindeki etkenler bir yanda tutulursa- Âdem âleyhisselâmın iki oğlu arasındaki tartışma ile başlamıştır. Cenab-ı Hakk’ın iletmiş bulunduğu dine olan bağlılığını devam ettiren oğullardan birinin karşısında ikincisinin kendi aklına göre bir şeyler üretip kardeşini kendine çağırması ve bunu yaparken de haklılığını göstermek için “kurban sunmak” gibi dinsel bir eylemi kullanması, işte, insanlığı yozlaştırmanın en başat ve belki de biricik etkeni olan “dini asal çizgisinden uzaklaştırma” stratejisinin ilk adımı olmuştur.
O günden bugüne, Cenab-ı Hakk’ın resulleri eliyle gönderdiği gerçeklik, hep ve üstelik çok kısa süre içerisinde ‘Kabil soylular’ tarafından kavramların içeriğinin değiştirilmesi yöntemiyle yozlaştırılmış ve bu yolla dönüştürülen ya da yeniden oluşturulan “din”, insanın ve insanlığın yozlaştırılarak boyunduruk altına alınmasının aracı olmuştur. Bu uygulamalarladır ki, kimi insanlar kimi insanlar için efendi, Kuranî deyişle Rabb konumuna oturtulmuş, insanların çoğunluğu da bunların bendesi, kulu-kölesi kılınmıştır. Çağımızdaki despotların varlığından tutunuz da çok uluslu sermayenin her yerde gözlemlenen pençesine varıncaya dek tarihi karartmış olan tüm oluşumlar, işte, bu mayalanışın ürünleri olarak süregelmiştir.
M.T.Çalışkan:
Bir iki örnekle olayı daha netleştirsek?...
Zübeyir Yetik:
Sürecin çok aşikâre yaşandığı İsevîliğe değinelim, isterseniz: Roma, görünen yanıyla putperest; ama, yöneticiler ve egemenliği elinde tutan ordu Mani inancı bağlısı.. Bu, bütünüyle sırrî bir inanç.. Musevîlik, inanç önderlerince yine sırrî bir mistik inanca dönüştürülmüş.. Mısır’dan gelme Babil kökenli inançlar Yunan Akademisyenlerinin başlıca öğretisi durumunda.. Bu ortamda İsa âleyhisselâm kendisine indirileni tebliğe başlıyor.. Olanları biliyorsunuz, tekrara gerek yok.. Yeni dinin bağlıları kanlarını-canlarını feda etmeyi göze alarak çırpınırken, bunlardan kimilerine Yunan Akademisyenleri musallat oluyor.. Yaklaşımları da dostça ve de sıcak mı sıcak: “Biz de sizin gibi tanrının birliğine inanıyoruz; üstelik bunun bilgisi, felsefesi ve düşüncesine de vakıfız, sahibiz. Gelin birlik olalım ve inançlarınızın güçlenip yayılmasına katkıda bulunalım..” Yanıt şu olur: “İsa’nın getirdiğiyle Yunan Akademisinin ne alakası var?” Ama çok kısa bir süre sonra, kilise babalarından bazıları felsefi bağlamdaki yorumlara, Kuran-ı Kerim’in adlandırmasıyla “zuhruf/süslü söz” yığınına kendini kaptırınca, işte olan olur.. İsevî öğreti yavaş yavaş rayından çıkıp Bâtınî/sırrî söylemler yığını içinde boğulur ya da bir başka yapıyla boy atıp dal budak salmağa başlarken, buna paralel olarak, garipsemeyin, “Hıristiyanlar” önce rahat nefes almağa başlar, sonra itibar görür olur, ardından da devletin dini haline gelir. İsa’nın dini Kilise Babalarının dinine dönüşmüş; iş bitirilmiştir. Çünkü, Yüce Allah’ın kullarının kula kul haline getirilmesi süreci başarıyla sonuçlandırılmıştır.
M.T.Çalışkan:
Bu şablonu İslâm Tarihi ve dolayısıyla inançları için de geçerli görmemiz mümkün mü?
Zübeyir Yetik:
Elbette, ama, kısmen.. İlkin neden kısmen olduğuna kısaca değinip, sonra da “elbette” vurgusu üzerinde duralım. Önceki dinler -ki, Nuh, İbrahim, Musa âleyhisselamların ortamıyla ilgili Kuran-ı Kerim’in verdiği kesin bilgilere sahibiz- yerleşik kimi inançların, bunlara bağlı söylem ve söylentilerin egemen olduğu bölgelere gelmiş ve haliyle onların toslamalarından ve daha önemlisi sızıntılarından korunmaları zor olmuştur. İslâm ise, Hicaz gibi -çevresinde Hindistan, İran, Suriye, Mısır, Bizans gibi bin bir inancın söylem ve söylentilerinin harman olmasına karşın- tüm bunlardan uzak kalabilmiş “ümmî” bir coğrafyada -toslama ve sızıntılara karşı korunaklı bir biçimde- iyicene kök salıp, boy verebilmiştir. Bu, Müslümanlar arasında hep katışıksız bir Nebevî damarın sürgitini sağladığından, işte, yozlaşma umumî değil de kısmî olmuş; birbirinden ayrı sürgün veren kollar arasındaki sürtüşme ve çatışma hiç bitmemiştir. Hani, yaygın söyleyişle Şeriat-Tarikat ikilemi ve kavgaları..
“Elbette” vurgusuna gelince.. Başta andığımız stratejinin İslâm Âleminde -belirli ya da benim bildiğim kadarıyla- beş, hatta altı kez uygulamaya konulduğunu ya da girdiğini görüyoruz:
Bunlardan ilki, Dırar Mescidi olayıdır. Dırar Mescidi, Suriye bağlamlı sırrî inançları Müslümanlara bulaştırma merkezi olarak kurulan mekân.. İkinci ve üçüncüsü, bizim “İslâm’ı başkalaştırma” ve “İslâm’da başkalaşma” diye adlandırdığımız süreçler.. “İslâm’ı başkalaştırma”, Zünnunu Mısrî ve Beyazidi Bestamî gibi isimlerle başlayıp, Muhyiddini Arabî ile tam tamına bir de “öğreti”ye kavuşturulan yapılanma süreci.. “İslâm’da başkalaşma” ise, Cüneydi Bağdadî gibi isimlerle başlayıp Kuşeyrî ve Gazalî eliyle geliştirilen, Ahmedi Serhendî’nin “öğreti”leştirdiği “onarım” ya da bir başka dönüşüm süreci.. Bu süreçlerden her ikisinde de tasavvuf sistemleştirilmiş bir öğreti olarak ortaya çıkmıştır. Bu son andığımızda amaç bir tür “onarım” da olsa, yapılanlar, tasavvufun Müslümanlar arasında iyice bir yayılıp yerleşmesine yol açmıştır. Ve de, aralarında kimi farklar var gibi görünse de, unutmamak gerekir ki tasavvuf, sonuçta, yine de tasavvuf; yani “iletilmiş” olan bir dinin “türetilmiş” bir din haline dönüştürülmesi disiplinidir.
Gazalî’nin üzerinde durulması gereken daha başka yanları da vardır.. Çünkü, o, yalnızca böyle bir dönüşüme çok büyük bir payın sahibi olarak katılımda bulunmakla kalmamış; Nizamiye Medreseleri gibi çok güçlü bir aracı kullanarak hem İslâm’ı -neredeyse- tasavvufla özdeşleştirmiş, hem de İslâm’ı “devlet dini” konumuna oturtarak -dikkat: devleti İslâm’a değil, İslâm’ı devlete uyarlayarak diyoruz- dinin siyasal erkin güdümüne girmesine kapı açmış ve de böylece bu kapıyı açarken de, dinin bağımsızlığını yitirmesi sonucu “içtihat kapısı”nın kapanması olgusu ortaya çıkmıştır. Bir, belki iki kapı açmışken bir kapıyı da kapatmıştır ve tüm bu sebeplerden ötürü, o, çok önemli bir dönüm noktasıdır. İşte bu yüzden, ben, Gazalî’yi -müstakilen- andığımız stratejinin dördüncü kez uygulayıcısı olarak görüyorum, hem de birkaç yönden..
M.T. Çalışkan:
Söz konusu stratejiyi günümüz bağlamında irdeleyecek olursak, nasıl bir resimle karşılaşırız?
Zübeyir Yetik:
Stratejinin beşinci uygulaması üzerinde kısaca durduktan sonra günümüze bakmanın daha uygun olacağını düşünüyorum. Altıncı uygulama diyebileceğimiz günümüzdeki durum, çünkü, bir öncekisi anlaşıldıktan sonradır ki, daha iyi izlenebilir, gözlenebilir.
Beşinci uygulamanın gündemde yer alması, Müslümanların uyanıp da kendine gelmelerini sağlayabilecek bir yönelime girmeleri ile eş zamanlıdır; daha doğrusu bu yönelişin ya da uyanışın hemen ardından ortaya çıkmaktadır. Zaten, tarih boyunca da, hep, ya yeni bir din geldiğinde ya da o günkü dinde bir öze dönüş çabası gözlemlendiğinde bu stratejilerin hemen uygulamayı konulduğunu görmekteyiz. Çünkü, amaç, her zaman iletilmiş dinlerin yaşam alanından silinmesini, onun yerine ve hatta onun adı altında, o etiketle geleneksel türetilmiş dini gündemde tutarak kula kulluk düzeninin sürmesini sağlamaktır. Ne ise, biz gelelim beşinci stratejinin uygulamasına yol açan İslâmî uyanış olayına ve bunun ardından uygulanan stratejinin verdiği görüntüye:
Rahmetli Sultan Abdülhamid’in talimatıyla Cemaleddin Efganî’nin düzenlediği Gazi Muhammed (İmam Şamil’in oğlu)’in başkanlığındaki Mekke Kongresi’nde gerçekten de bir İslami uyanışın ciddi planda ilk adımları atılır. İslâm Âleminin her tarafından gelen (1900’e doğru yıllar, 1894–95 olabilir; kesin hatırlamıyorum) alimler birkaç ay süren görüşmeler sonunda bir takım kararlar alırlar ve ülkelerine döndüklerinde de o kararları uygulamaya koyarlar. Hindistan’da Şiblî Akademisi, Mısır’da Abduh ve benzerleri, Türkiye’de Sebilürreşad Dergisi gibi pek çok ülkede başlatılan çalışmalar… Alınan kararların özetini ve bu doğrultuda yürütülmekte olan faaliyetlerin yöntemini, kongreye de katılmış olan Akif “Doğrudan Doğruya Kuran’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” beytiyle çok güzel vurgular..
Bu doğrultuda uyanışın başlamasıyla birlikte biri yanılsama, diğeri yozlaşma diyebileceğimiz iki gelişme karşısında kalırız: Yanılsama, ülkelerin şartlarına göre yapılan yorumların bütün mekânlar ve zamanlarda geçerli imiş gibi diğer ülkelerde de -handiyse- biricik İslâmî anlayış imiş gibi alınması, algılanması.. Sözgelimi emperyalistlerin boyunduruğu altındaki ülkelerde yapılan çalışma ürünü eserlerin, böyle bir dönemi yaşamamış olan Türkiye’de yayınlanması dolayısıyla ortaya çıkan İslâm anlayışının/anlayışlarının ülke şartları bakımından bazen dar, bazen geniş bir elbise gibi kalması..
Yozlaşma, yozlaştırma girişimi ise, dine ilginin artması ve bu ilgiden ötürü arayışların başlamasıyla birlikte, tasavvuf hareketlerine hız verilerek gerçekleştirilmiş; “din bayrağı”, propaganda ve insan ilişkilerinde büyük bir birikime sahip bulunan bu insanların elinde sallanır olmuştur.. O kadar ki, İmam Şamil, Rifli Abdülkerim, Ömer Muhtar’lar bile mücadelelerini yürütebilmek için bir tasavvuf ekolüne yaslanmak, onu kullanmak ihtiyacından kurtulamamış; hatta Sennusî bir tarikat kurmak zorunluluğunu duymuştur..
M.T. Çalışkan:
Bununla birlikte, gördüğümüz kadarıyla, Mekke Kongresi sonrası yapılan çalışmalar da sürmüş; Kuran ve Sünnet bağlamlı din anlayışına sahip kimseler toplumun bir yerlerinde gündemi etkilemekten geri kalmamışlardır. Öyleyse, günümüzdeki durumu değerlendirirken yine bu iki kolu birden göz önünde tutmamız gerekecektir…
Zübeyir Yetik:
Elbette.. Önce şunu belirtelim, farklı ülkelerde yapılan çalışmaların ürünlerinin İslâm Âleminin her yanında tercümelerle yayılması, başlangıçta, yukarıda değindiğimiz elbisenin bedene uymaması yanılsamasına yol açmış ve hatta zaman zaman kimi anlaşmazlıklara kaynaklık etmiş olmakla birlikte, zaman içinde tüm ülkelerde Kuran ve Sünnet temelli çalışmaların başlamasına da zemin hazırlamış ve böylece İslâm’a yönelik çalışmalar yoğunlaştıkça, Kuranî kafa yapısına sahip kimseler daha bilgili ve bilinçli olarak savaşımlarını sürdürebilmişlerdir.
Buna paralel olarak da, işte, tasavvuf altıncı çıkışını günümüzde yapmıştır. Ama, bu çıkış diğerlerinden çok daha farklı bir çıkış olmuştur. Çünkü, bildiğimiz tarikatların daha bir güçlenmesi ve yaygınlaştırılması çalışmalarıyla yetinilmemiş, tasavvuf inancına taze kan sağlamak üzere Renè Guènon gibi ihtida ettiği bilinen kimi kimseler, takındıkları Müslüman isimleri ile “maneviyatçılık” ve benzeri adlar altında yazdıkları kitaplarla “entel” çevreleri kendilerine çekip, tasavvufî inançların bataklığına sokmuşlardır. Bu, aslında Mekke Kongresi ile başlayan ve ciddî bir şekilde sürüp giden entelektüel uyanışın rövanşını alma çabası olarak görülebilecek bir stratejidir. Yerleşik İslâm anlayışının yerini bilinçli bir İslâm anlayışının almağa başlamasıyla birlikte, işte, sırrî/batınî inançlar da bilinen tarikat uygulamalarının tıkandığını görerek onu çağdaş bir söyleme kavuşturup, bu yöntemle dirilik ve egemenliklerini sürdürme, “din” adına insanlar üzerindeki sultalarını sağlama alma yönüne gitmişlerdir. Ama, dikkat buyrulsun, izlenen yöntem aynıdır: Dinin kavramlarının içini boşaltıp, kendince yükleme yaptıktan sonra “dinin özü ve hakikati bizdedir” propagandasıyla Kuran ile Müslüman arasına perde koymak, Müslümanın yüzünü Kuran’dan başka yanlara döndürmek ve de bunu “dinin gerçekliği” yavesiyle yapmak.. İşte bu korkunç entrika karşısında ben İslâm ile Tasavvuf arasındaki farkı ortaya koymak, onların “gelenek” diye adlandırdıkları inançlarının geliş çizgisini göstermek ve özellikle de Guènon ve benzerlerin oyununu gözler önüne sermek için “İnsanın Yücelişi ve Guènoniyen Batınîlik” başlıklı kitabı hazırladım. Zannım, bu saldırının düşünce zemininde kalacağı idi..
Ama, andığımız ve burada söz edilmesine gerek olmayan nice gelişmelerle gördük ki, Kuran’ın yolunu kesmek isteyenler bunu yayınlarla başaramayacaklarını, Kuran’ın her gün biraz daha güçlenerek, insanlığı boyunduruktan kurtaracak mesajını sürdürdüğünü görünce ve anlayınca, bu kez topları, tüfekleri, uçakları, gemileri, roketleri ve daha bilmem neleri ile saldırıya geçtiler.. 11 Eylûl düzmece olayından sonra izlediğimiz gelişmelerin yöneticilerinin derdi ne Afganistan’dır, ne Irak; ne petroldür, ne de yeni siyasal egemenlik dengeleri kurmak ve ne de son dönemde moda söylem olan terörizm.. Amaçları, yalnız ve yalnızca Müslümanları sindirerek, ezerek, bitap ve çaresiz bırakarak Kuran’ın yükselişini önlemek.. Bununla elbette terörizmi göz ardı ettiğimizi söylemek istemiyoruz, tersine terörizmin de bu amaçla semirtilip yaşatılmış olduğunu gözden kaçırmamak gerektiğini belirtiyoruz..
İşte, malûm stratejinin günümüz bağlamında değerlendirilmesi budur: Kan, gözyaşı, zulüm, kıyım, yıkım.. Bütün bunların şifası olacak Kuran’a karşı açılmış bir savaş..
M.T. Çalışkan:
Müslümanların bu günkü durumlarında içinde bulundukları genel güçsüzlüğün de büyük payının olduğunu düşünürsek, İslâm’ın ilk yayılış dönemlerinde olsun, dünyaya bir “İslâm Çağı” yaşatan sonraki zamanlarda olsun belli bir güç sahibi olmasının etkisi açık.. “İslâm oldunuz iman kalplerinize yerleşmedi” mealindeki ayet sanki, bu “güce teslim oluş”un vurgusu.. Bu yüzden de eski inanışlarından getirdikleri bir takım cahili kalıntıları dine din adı altında taşımaları söz konusu. Bu anlamda Müslümanların gücü/otoritesi nasıl kanalize edilmelidir ki, hem bugünkü problemler çözümlenebilsin, hem de kişiler/kavimler gelirken bir takım kalıntılar getirmeden gelsin ve bahsettiğimiz bozulmaya kapı aralanmamış olsun?
Zübeyir Yetik:
Şimdi otorite meselesiyle çok farklı bir alana geçmiş oluruz. Yaygın anlayışın tersine, dinsel otoriteyle siyasal otorite İslâm’da aynı elde olmadığını bilmemiz gerekir. Nitekim, siyasal otoriteyi temsil etmekte olan sultanların davet ve önerilerine karşı İmam-ı Azam’ın, Ahmet b. Hanbel’in verdikleri yanıtları ve bu sebeple uğradıkları cefaları; yahut daha yakın zamanlardaki Zembilli Ali Efendi’nin Yavuz karşısındaki duruşunu hatırlarsak, ne demek istediğimiz daha kolay anlaşılır.
Osmanlı İmparatorluğuna ilişkin özellikle din-devlet ilişkisi bağlamında bir değerlendirme yaptığımızda göreceğiz ki, dinin devleti (elbette, görünürde) denetleme, haliyle de devletin dini sahiplenme sürecine koşut olarak hem devlette duraklama, gerileme gibi olumsuz gelişmeler ortaya çıkmış, hem de din iyiden iyiye sığıntı konumuna girmiştir. Divana önce müftü, sonradan şeyhülislâm olarak dâhil edilmeden önceki “müftü”ler ile son dönemde kabineye “şeriat bakanı” olarak katılan ulemanın konum, durum, duruş, etkinlik ve özellikle de haktan ve halktan yana ağırlığını koyarak yönetimler karşısında aldığı tavırlar arasındaki fark, ne demek istediğimizin bir fotoğrafı olarak değerlendirilmelidir. Daha net bir fotoğrafı okuyalım, bu konuda: Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş dönemlerinde (ki, bu Fatih dönemine kadardır; sonrası, gelinmiş olan bir zirvede tutunmadır) âlem kılınan söylem, “İlayıkelimetullah”tır ve bu dönem aynı zamanda din otoriteleri ile devlet otoritelerinin her birinin kendi alanında yükümlülüklerini yerine getirdikleri bir zaman dilimidir. Müftü/Şeyhülislamların divanda yer aldığı dönemin sonrasında ise, “nizam-ı âlem” söylemi âlem edinilmiştir ve bu zaman da gelinmiş olan zirvede yaşama, ardından inişin başlangıçlarına gelme zamanlarıdır. “Din ü devlet için” söylemi ise, gerileme ve çöküş dönemlerinde alem edinilmiştir; ki, bu sürecin bir bölümünde de kabinede şeriat bakanlığı da vardır. Kaldı ki, siyasî otoritenin konumu da, aslında belirlenmiştir: Kitap’a göre bizden olacak, tamam! Resulullah âleyhissalatvesselâmın buyruğu gereğince de, burnu halkalı zenci bile olsa itaat edilecek. Artı, mutlaka itaat edilecek; bu itaat, tabii ki teslimiyet şeklinde değildir. Ve yine Efendimiz âleyhissalatvesselâmın bir başka buyruğu gereği de kendisi için dua edilecek. Çünkü halkın en büyük silahı daima duadır. Siyasal otoritenin durumu bu… Hilafet ise -ki, bu yanlış bir adlandırmadır, Efendimiz âleyhissalatvesselâmın Ebubekir’den başka halifesi yoktur- din ve devlet otoritesi alanında değil, diplomatik bağlamda anılması gereken bir kurumdur.
Dinsel otoriteye gelince -ki asıl üzerinde durulması gerekenin bu olduğu kanaatindeyim- durum daha karmaşık ve acı vericidir. Bugün (tabii dün ve de bugün) kendini peygamber varisleri olarak lanse eden kimselerin durum ve iddialarını bir irdeleyelim: Evet; Efendimiz âleyhissalatvesselâm âlimlerin kendisinin varisleri olduğunu bildirmiştir. Demek ki, O’nun varisleri vardır. Ama, halifesi -yukarıda da değindik- yalnızca Ebubekir’dir, başkaca yoktur. Vekili ise, hiç mi hiç yoktur. Kimseleri kendi yerine vekil bırakmamıştır ve bildiğiniz gibi Halifesi olacak kişiyi de halk seçmiştir; yani yerine halifede de bırakmış değildir.
Bununla birlikte kimileri, yukarıda andığımız Hadisi-i Şerif’i dayanak yaparak Efendimiz âleyhissalatvesselâmın önce varisliğine soyunmuş, ardından da kavramın anlamını çarpıtarak “vekil” gibi davranır olmuşlardır. Varis, biliyorsunuz, bırakılan şey üzerinde tasarrufta bulunur; vekil ise, vekâletine sahip bulunduğu kişinin adına onun gibi davranır. Andığımız kişiler, işte, Resulullah âleyhissalatvesselâmın varisleri olarak O’nun bıraktığı tek miras olan (Veda Haccı Hutbesi’nde bu tek emanet olarak nitelendiriliyor) Kuran-ı Kerim’e sarılıp ümmeti ona çağıracaklarına, vekil imiş gibi davranarak insanları kendilerine çağırır olmuş ve bu bağlamda da hem dinde olmayan şeyleri din gibi göstermiş, hem dinde olanları anlam kaydırmasına uğratmış, hem de çağırdıkları kimselerden tam bir teslimiyet içine girmelerini istemişlerdir.Ve, “din otoritesi” görünümüyle oluşturdukları ve de gerçekte “asabe”, asabiyete/körü körüne tutkunluğa dayanan bir birliktelik olmakla birlikte “cemaat” adını verdikleri topluluklar üzerinde sarsılmaz ve aşılmaz bir egemenlik kurmuşlardır. Dinsel otorite denildiğinde ülkemizde, hatta bütün İslâm Âleminde yaşanan en büyük sıkıntı, en büyük açmaz budur.
M.T. Çalışkan:
Söylediklerinizden ‘otorite’nin insan açısından önemli olduğunu görüyoruz. Buradan hareketle şunu sorarsak; otorite insanın hangi yönünü açıklar, insan için varlığı ve gerekliliği nerede kaynaklanmaktadır? Bunun yanında şu hususa da değinelim istiyorum: Asr-ı Saadet’i biraz geçtiğimizde birtakım sorunların başladığını görüyoruz. Otorite’nin kaynağı olan “ilkeler”in yerini “şahıslar almağa başlıyor. Raşid halifelerden sonra ne oldu da otoritenin merciine bakış açısı değişti; bu değişimin amilleri ve istikameti nelerdir? Ve biz buna bir otorite kaybı diyebilir miyiz?
Zübeyir Yetik:
Otorite, -toplu yaşamanın gereği bağlamında bakarsak, fıtrî denilebilecek- aslında ise zarurî bir kurumdur. Yüce Allah’ın kendisine ve elçisine itaat edilmesi yolundaki buyrukları bunu göstermektedir. Bu itaatin yokluğu, elbette, toplumsal karmaşaya yol açar; insanlık yaşamı sona erer. Ancak burada, bu itaatin nidüğü üzerinde kısaca durmak gerekir: İtaat ayrı şeydir, teslimiyet ise ayrı şey.. İnsanlardan Yüce Allah’a ve O’nun dinine teslim olmaları istenmiş olmakla birlikte, toplumsal yaşam bağlamında teslimiyet yok, ancak itaat vardır. Kuran-ı Kerim’de müminlere Resule hitap ederken “raina” değil de “unzurna” deyiniz buyrulmuş olması, işte, otoriteye yönelik itaatin bir ölçüsüdür. Müminler, O’nun getirdiği dine, daha doğrusu din dolayımlı olarak Yüce Allah’a teslim olmak durumunda iken, Resul’den talepleri “güdülmek” değil, “gözetilmek” olacaktır; çünkü, güdülme talebi ya da olgusu, açık bir biçimde teslimiyetin ifadesidir. Yani, İslâm’da bir insanın bir başka insana ölü yıkayıcı elindeki meyyit gibi teslim olması diye bir kural yoktur; bu söylem, Allah’a da, Resulüne de, Dinine de, Kitap’ına da iftiradır. Çünkü insan “irade” sahibi olarak yaratılmıştır ve bundan ötürü de hesap vermek zorundadır; sorumluğu buradan kaynaklanmaktadır. Kedisine verilmiş olan ve bir yanıyla da insan oluşunun biricik göstergesi durumunda bulunan büyük nimet iradesini terk edecek olursa, en azından, küfran-ı nimet olur.
Otoriteye itaat konusuna gelince, konuşmamızın bir yerinde bizden birine kulağı küpeli zenci bile olsa itaat etmek zorunda olduğumuza dair ölçüyü Kitap ve Hadis bağlamında vurgulamıştık. Ancak, bu itaatin bir de biri İslâmî, diğeri de insanî iki sınırı vardır: İslâmî olan, Allah’a isyan düzleminde itaatin söz konusu olamayacağıdır. İnsanî bağlamda ise, bu itaatin iradenin terki biçiminde yapılamayacağı..
Peki, bu iki tutum nasıl bağdaşabilir. İşte, yukarıda yarım bir cümlecikle değindiğimiz “cemaat” ortamı bunu sağlar. Belli bir otoriteye iradesini terk suretiyle teslimiyet halinde bağlanmış olan kişilerin oluşturduğu “asabe” yapılı toplumlaşmanın zıddına, cemaatte hem irade kullanımı, hem de itaat vardır. İnsanlar belirlenmiş ilkeler ışığında kurumlarını, hatta kurallarını ve özellikle de öncülerini, yani işlerini ve akıbetlerini emanet edecek kimseleri kendileri belirler. İşler istişare/şura ile görüldüğü için her üye kendi doğrularını ve gerekçelerini ortaya koyar, ortak bir karar alınır ve sonra da bu kararı uygulamak üzere orada ya da daha önce belirlenmiş emanet ehline bu ortak kararları uygulamaya koyuşu sırasında itaat edilir. Dikkat edilirse, görüntüde pek çok etmen olmakla birlikte hepsinin temelinde “ilke” ve uygulama yöntemi olarak da önce şura, sonra itaat vardır. Otorite gücünü önce ilkeden, sonra üyelerinin irade beyanlarıyla oluşan ortak karardan almaktadır.
Bu, böyle mi olmuştur; hayır. Sorunuzda da belirttiğiniz gibi Asr-ı Saadet sonrası otoriteye de, merciine de ve daha başka şeylere de bakış, haliyle de yaşayış değişime uğramıştır. Emirülmüminin Osman zamanında alt yönetim kademelerinde görev alan Ümeyye Oğulları’nın tutumları ve buna karşılık Haşim Oğulları’nın tepkileri, bir bakıma Kureyş’in bu iki kolunu siyasal otorite bağlamında Cahiliye dönemine geri götürmüştür. O dönemin otorite kavgası içinde bulunan Kureyş’in bu iki kolunda eski tutumları hortlamağa başlamıştır. Ayşe Annemizin bu olayların başlangıç günlerinde Efendimiz âleyhissalatvesselâmın bohçadan çıkardığı hırkasını önüne alarak “Ya Resulallah hırkan eskimedi ama, şeriatın eskidi” diye gözyaşları döküşü, evet, bu Cahiliyete dönüş karşısında duyulan büyük acının ifadesi..
Hemen belirtelim ki, Ayşe Annemiz ağlamakla yetinmeyerek Şeriatın eskimediğini, eskimeyeceğini göstermenin savaşı içine girmekte tereddüt etmemiştir. Cemel Vakası bu doğrultudaki çıkışının ilk adımıdır. İlk adımıdır, çünkü, meydanlara çıkma imkânını yitirdiğinde bu kez yeğeni Abdullah bin Zübeyr’i bu büyük davanın savaşımı için desteklemiştir. Nitekim Abdullah bin Zübeyir, çok kısa sürede başarılı olarak Hicaz yöresinde emirliğini ilân etmiş, İslâm Âleminin her yanından kendisine tabi olanların verdiği destekle Emevî saltanatını yıkılma noktasına getirecek ölçüde sarsmıştır.
Ne var ki, cahili tutumlar toplumda baş göstermeye görsün; bunların itkisi ve ürünü olan ihanetlerin gündeme girmesi sonucu gerçek bir halife/emirülmüminin olan Abdullah bin Zübeyir hilafetinin altıncı yıla sonunda şehit edilmiş; meydan Cahiliyeye kalmıştır.
M.T. Çalışkan:
Bundan sonraki süreçte önemli olduğu için merak ederek soruyorum: Peki biz ne yapmalıydık, nasıl bir süreç işletmeliydik hocam?
Zübeyir Yetik:
Yapabileceğimiz pek bir şey yoktu desem, hayret edeceksiniz.. Maalesef, öyle.. Abdullah bin Zübeyir’in Kâbe’de şehit edilmesi üzerine, sanırım Hicrî 75, Abdülmelik hemen orada bir hutbe okuyarak, artık kimsenin konuşmamasını, konuşan dillerin nasıl kesildiğinin herkese ibret olmasına söylemiş; maalesef öyle olmuştur. Ehli Beyt isyanları sürmüş, ama etkili ve sonuç verici olmamış; sürüp giden bin bir rezillik ve baskılar o dönemde sahne almakta gecikmeyen tasavvuf ekollerinin ilgi odağı olmasında güçlü bir işlev vermiştir. Ola ki, hep olduğu gibi madde âleminin sultanları ile mana aleminin sultanlarının işbirliği yozlaşmanın gelişmesini hızlandırmıştır. Abbasî dönemindeki tercüme çalışmalarının İslâm Âlemine sel gibi akıttığı “insanlığın ortak mirası” ve karşı çıkışlar yeni yeni gündemler oluşturup Kuran’ı bir bakıma üretilen felsefî söylemler için referans haline dönüştürünce, yine Kuran’a dönüş umutları bir başka bahara kalmıştır. Nizamiye Medreseleri’nden söyleşimizin başlarında söz etmiştik, tekrara gerek yok. Cengiz Belâsının açtığı yaralara, yine, kesinlikle madde âleminin sultanlarının desteklediği mana alemi sultanlarınca merhem çalınacağı zannı bir inanç olarak toplumca benimsenmiş; bırakınız yakın mesafeleri Asya’nın ve Afrika’nın en uzak köşelerinden gelen sufi ajan/misyonerler ortalığı kaplamış, gündeme egemen olmuşlardır. Sayınız, sayabildiğiniz kadar… Ama şu var ki, daha önce de değindiğimiz gibi Kur’anî bir damar da hep varlığını sürdürmüş; her türlü kösteklemelere karşın günümüze dek gelebilmiştir. Yapılabilecek belki de bu kadardı ve bu da yapılmıştır. Katkısı olanları rahmetle anıyoruz.. Ve eklememiz lâzım: Müslümanların gündemlerinin hep böylece meşgul edilmiş olması yüzündendir ki, bizde, Batı’da olduğu gibi, ilkeler ve ülküler adına meydana çıkıp da canını pazarlayanlar olmadı; olanlara da hedef şaşırtıldı. Sözgelimi, Selçuk Sarayındaki Hülagu egemenliğinin meşrulaştırıcısı ve destekçisi Celalettin Rumi ekibine karşı özgürlük savaşımı içine giren Ahiler, kimi günlerde 15000 canlarını heder edecek ölçüde can ve kan vermişken, sonunda, kendi içlerinde Kızılbaş, Bektaşi, şu bu gibi bir ayrışmaya düşmelerine yol açan entrikalardan, komplolardan kurtulamadılar.
M.T. Çalışkan:
Bahsettiğiniz olayda da ‘Allah Adamı’ sıfatıyla sürdürülüyor bozulma süreci. Tüm toplumsal olaylarda aynı faktör, ‘din’ faktörü bir şekilde kullanılıyor değil mi hocam! İhtilallar, toplumsal devinimler, devrimler vs… Bu nasıl bir bilinçlenme süreciyle aşılabilir bir sorundur sizce?
Zübeyir Yetik:
Tek cümle: Kuran-ı Kerim’i Kuran-ı Kerim olarak anlamakla.. Onun kavramlarını dönüştürüp, kendi inançlarına alet edenlerin akıntısına kapılmamak için, mutlaka, ümmilik zırhına bürünüp “yeniden Kuran-ı Kerim” demekle… Yani, “Efendiler”in boyunduruğu altındaki asabiyet mensuplarının propagandalarına kulak tıkayarak, onlardan bulaşmış şeylerden arınarak özgür irade sahibi fert kimliğiyle Kuran-ı Kerim’e muhatap olarak bu düzlemde ve sahici anlamda cemaatleşmekle..
M.T. Çalışkan:
Peki, böyle bir potansiyeli barındıran güçlü bir sürecin varlığından bahsedilebilir mi?
Zübeyir Yetik:
Elbette, meselâ sizler..
M.T. Çalışkan:
Diyelim ki böylesi bir potansiyel güçlü bir biçimde işlevlenmeğe başladı. Ve Vahyin bahsettiği manada bir ‘cemaat’ten bahseder olduk… Bunun önüne ne gibi engeller dikilir? Veya bugün bunu engelleyen unsurlar nelerdir?
Zübeyir Yetik:
Söyleşimizin başında hani Irak’tan, hani bir Guènoniyen oluşumdan bahsetmiştik. Bunlar hep gündemde olacaktır. Yani maddesiyle manasıyla, ’şu’suyla ‘bu’suyla… Ben Batı dünyasındaki sermaye için bir ara şöyle düşünürdüm: “İkisini de ellerinde tutuyorlar; sosyalizm gerektiğinde onu gündeme getiriyorlar, halk sosyalizmden bıktı mı kapitalizmi, ondan bıktı mı bunu, bundan bıktı mı onu.. İşte, böyle böyle yürütüyorlar. Şimdiyse, İslâm’ı önleme noktasında da bir takım kimseler gerektiğinde Müslümanlığı oynayacaklardır, bir takım kimseler Müslümanlık adı altında "dinin hakikati bizdedir" savına devam edeceklerdir, birtakım kimseler topları, tüfekleri silahlarıyla geleceklerdir, birtakım kimseler paralarını akıtacaklar. Ama bizim bunlardan, herhangi birinden veya hepsinden endişe duymamızı gerektiren bir durum yoktur. Çünkü, eğer biz “müminler” isek, mutlaka mutlak zafer bizimdir. Bir kere bunu böyle kavramak lazım… Mümin olmanın yolu da -az evvel konuştuk- otorite olarak Allah’ın Kitabı’nı almak; başkasını değil. Bununla Haricilerin yaptığı gibi “Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler kâfirdir” anlamını kastetmiyoruz. Kişisel bağlamda mutlak surette o bilince ermiş insanlar zaten kendiliklerinden bir cemaat oluşturacaklardır. Ayrıca bunun çabasına girmeye de ihtiyaç olmayacaktır. Şu var ki, her şeye karşın aşırı ölçüde dünyevîleşmek de Müslüman ile İslâm arasında bir engel, bir perde olarak duruyor…
M.T. Çalışkan:
Şimdi biraz ‘coğrafyamızı’ aşalım isterseniz. Özellikle Müslüman yoğunluklu coğrafyaların hemen hepsinin üzerinde bir güç oluşturma, şiddet/güç gösterisi, mankurtlaştırma gibi bir süreç işletiliyor. Sizce Batı’nın bu sömürgeleştirme, güç gösterme sürecinde bu derece pervasız, -tabir-i caizse-meydanı boş bulmuşçasına davranmasının sebebi nedir? Bir de bununla alakalı olarak günümüz egemenlerinin Müslüman toplumlar üzerinde siyasi, ekonomik, kültürel birçok konuda otorite kurmayı niçin hedefliyor olabilirler? Yani buralarda ne gibi bir cevher görüyorlar da adımlarını hızlandırıp baskılarını artırıyorlar? Acaba -otorite anlamında- onların farkında olup da bizim farkında olamadığımız bir potansiyel, bir güç mü var?
Zübeyir Yetik:
Ben bu kavgaların, savaşların ve saldırıların sebebinin, dış görüntülerine karşın, öyle, petroldü, madendi, paraydı, zenginlikti hatta siyasal güçtü olduğu kanaatinde değilim. Bunlar kullanılan tabir yerindeyse enstrumanlar, araçlar. Asıl olan şu: Kuran-ı Kerim’in yolunu kesmek. Çünkü Kuran-ı Kerim geliyor. Ne zamandan beri geliyor? İşte o bahsettiğimiz 1894 Mekke Kongresi’nden beri geliyor. Ve üstelik Müslümanlar Kuran-ı Kerim’e yönelik yanlışlarını fark ettikçe, kendilerini düzelte düzelte geliyor. Yani çok ilginç bir gelişim. Yirmi yıl evvel Kur’an-ı Kerim diyen insanla bugün Kuran-ı Kerim diyen insan aynı insan değil; Kuran-ı Kerim geliyor. Bütün meseleleri, işte, Kuran-ı Kerim’in, yani hak dinin yani nebevi hayatın önünü kesebilme meselesidir. Öbürleri birer enstrumandır. Bugün için bu araçlar veya bahaneler veya görüngüler veyahut ta görüntüler petrol olabilir, siyasal otorite olabilir, dünya dengesi olabilir, yenidünya düzeni olabilir ve daha birçok şey olabilir. Ama bunların tamamı hangi ad altında olursa olsun Kuran-ı Kerim’in gelişinin önünü kesmeye yönelik gayretlerdir. Kesebilecekler mi? Mümkün değil. Çünkü Kuran-ı Kerim’in önü bugüne kadar da hiç kesilmemiştir. İslam alemi sömürgeleştirilmiştir, fakir düşürülmüştür, ezilmiştir, horlanmıştır, Müslümanlar perişan edilmiştir; handiyse Kuran-ı Kerim’le Müslümanların ilişkisi bile kalmayacak bir ortam ortaya çıkarılmıştır. Bütün bunlara rağmen Kuran-ı Kerim gelmeye devam etmiştir. Çünkü Kuran-ı Kerim sürekli olarak vahy ediliyor. Şu anda bile habire vahy ediliyor. Tutup illa basılmış bir kitap halinde gelmesi gerekmiyor; sürekli olarak vahy ediliyor. Ancak, biz, o sürekli vahyi algılayabilmek için o altı yüz sayfalık kitabın bir bakıma önümüzde bulunması ihtiyacı içindeyiz.
M.T. Çalışkan:
Bu konuştuğumuz Batı ile Müslüman kitlenin karşılaşmasının Müslüman boyutuna gelirsek… Bugün batının bir ‘güç’ algısı var. Bu güç algısıyla Müslümanların gözünü korkutmak istiyor da diyebiliriz. Bundan farklı olarak Müslümanların güç algısı ne olmalıdır? Az önce değindik ya; bir dönem İslâm, dünyevi egemenliği talep eden bir disiplin gibi anlaşılır oldu. ‘Büyüme’ dediğimizde, ‘ilerleme’, ‘kalkınma’ dediğimizde aynı şeyleri mi kastediyoruz hocam. Yoksa arada nazik bir denge var da genel itibariyle fark edemiyoruz?
Zübeyir Yetik:
Şimdi şöyle ifade edeyim; Resulullah âleyhissalatvesselamdan bir haber/hadis vardır: “Siz de geçmiş ümmetlerin geçtiği yolların aynısından geçeceksiniz, tıpkı bir kelerin deliğinden geçer gibi”. Bu haber gerçekleşmiş ve Müslümanlar, Batılılaşamadığımız inancının yaygın olmasına karşın, olabildiğince Batılılaşmışlardır. Bugün en dindar ve bilinçli geçinen Müslümanların bile, çoğunluğa göre konuşuyoruz, zihniyeti Batı’nın özellikle sosyal bilimler bağlamında güdümü altındadır. İslâm’ın temel kavramlarının ve uygulamalarının açıklamalarında, yorumlarında bile Batıya has -en azından- kelimelere başvurduğumuzu düşünürsek, ne demek istediğimiz daha kolay anlaşılır. Bu batılılaşmış olan zihinlerin -yani bizlerin- Allah’ın Kitabını da sağlıklı olarak algılayabilmesi biraz zor oluyor. O yüzden mutlak surette, yukarıda da değindiğimiz gibi, bir “ümmileşme süreci”ne girmemiz gerekiyor. Bu süreci yaşadığımız zaman aradaki farkı da fark edecek, bugün için kullanılan kimi kavramlarda kendi yapımıza uygun bir dengelemeyi de sağlayabileceğiz.. Çünkü, Kuran-ı Kerim ümmî bir kavme gelmiştir. Ve bahsettiğimiz gibi, İslâm’ın sağlıklı bir şekilde kök salmasının temel sebebi de ümmî topluma gelmiş olmasıdır. Tabiî, bu, doğrudan doğruya her yöne açılan tüm kapıları kapatmak anlamına gelmiyor. Çünkü, ilmi/hikmeti Çin’de de olsa almamız yolunda bir buyruk da vardır. Ama, bu, zihnimizi bu alınana teslim etmek değil, belki de alınması gerekeni kendi zihniyetimiz bağlamında filtre ederek içselleştirmek; bir bakıma alınanı “ihtida” ettirmek, Müslümanlaştırmak demektir. İslâm’ı ona dönüştürmek değil; onu İslâmlaştırmak.. Akif’in vurgusunu hatırlayınız: “Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhamı, asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı”.. Burada büyük bir incelik vardır. İslâm’ı asrın idrâkine göre dillendirmek değil, asrın idrâkine İslâm’ı söyletmek.. Kelimeler ne büyük bir titizlikle seçilmiş, cümle ne büyük bir ustalıkla oluşturulmuş.. İdrâk budur, şuur da bu.. Bu farkın, arklılığın bilincinde olmak lâzım..
M.T. Çalışkan:
Hocam herkesin ‘biraz daha fazla okumak, biraz daha fazla, daha daha daha fazla’ dediği bir zaman diliminde sizin ‘ümmileşme süreci’ diye ifade ettiğiniz olguyla tam olarak ne anlatmak istediğinizi biraz daha açar mısınız?
Zübeyir Yetik:
Bizim yozlaşmadaki başat inanış, düşünce ve eylem olarak vurguladığımız Bâtınî öğretiler (tüm tasavvuf ekolleri bunun içindedir) kendilerini “gelenek” olarak tanımlamaktadır. Ya da ortada onların benimsediği bir birikim olarak, onlara göre “insanlığın ortak mirası” vardır. Bu mirasın içinde, dikkat edilirse, Nebevî öğreti dolayımlı hiçbir öge yoktur. Bu çerçevedeki kimi şeylerden ismen söz edildiğinde de, sözü edilenler Nebevî öğretilerin başkalaşıma uğratılması sonucu ortaya çıkan yapılanmalardır. Ve, tüm bunlar insan fıtratına aykırıdır, ama, -ta bebek ninnilerinden ve nine masallarından itibaren- beyin yıkaması yapıldığından rahatlıkla “ortak miras” olarak sunulmakta ve benimsetilmektedir. İşte, “ümmîlik” bu süslendirilmiş söylemlerden arınmış olmak ve bu arılıkla da “fıtrat”a uygun olanı benimseyebilmek halidir. Yoksa, okuma-yazma ve özellikle de kitaplarla haşır neşir olup olmamayla hiçbir ilgisi yoktur. Efendimiz âleyhissalâtvesselam “ümmî” idi, ama bu okumaz-yazmazlık anlamında değil, “fıtrat”ına gölge düşmemişlik, leke bulaşmamışlık anlamındaydı ve nitekim bu “ümmî”nin en büyük mucizesi de “Kitap”; bu kitabın başlangıcı da “Oku” buyruğudur.. Ve muhtaç olduğumuz her şeyi de ancak bu okumayla elde edebileceğimizi de unutmamamız lâzım..
M.T. Çalışkan:
Bu noktada şunu sormak uygun olur sanırım: Kuran’a bakarsak, bu anlamda Kuran’da örnek verilen Rasullerin mücadelelerinden ne gibi sonuçlar ne gibi dersler çıkarabiliriz? “Her Nemruda Bir İbrahim”de galiba bunu anlamaya yönelik bir kitabınızdı?
Zübeyir Yetik:
“Her Nemrud’a Bir İbrahim”den başkada bu konu ile ilgili olarak yaptığım bir çalışma var.. İnşallah yakın bir zamanda “Biz, İsrailoğulları” başlığı altında kitaplaşacak.. Bu isimlendirme neye dayanıyor diye sorulabilir.. Kanımca, Kuran-ı Kerim’de İsrailoğulları adlandırması altında anlatılanlar, bildiğimiz İsrailoğulları dolayımlı olarak insanlığın serüveni..Bir şablon süreç.. Toplumlar nasıl davranırsa, neyi yaşarın yanıtı..
Sözgelimi, şu andaki durumumuza bakalım: Üzerimize zillet ve meskenet damgası vurulmuş durumda, “İsrailoğulları”na vurulduğu gibi.. Neden?.. İsrailoğulları’na o damga niye vurulduysa, işte o sebepten.. Kuran-ı Kerim’in zikrettiği sebeplerden ikisine bakalım sadece: Peygamberi nahak yere öldürmek ve birbirlerini yurtlarından çıkarmak..
İmdi, kendimize bakalım: Peygamberini fiilen bir yana bırakıp, O’na vekil olduğunu iddia eden kimi “efendi”leri, “hazret”leri, “rahmetullahıaleyh”leri, “kadesallahusırrihu”ları, “mürşitler”i, “şeyhler”i O’nun yerine kendimize önder edinip, bunlara gözü kapalı bir teslimiyetle tabi olmuş bir toplum haline gelmişiz.. Bu, peygamberi nahak yere öldürmektir.. Ve de, bunun doğal bir uzantısı olarak da “cemaat” adı verilen “asabiyet”ler çevresinde halkalanıp, kendi asabiyetimiz dışındakilere “batıl” nitelemesiyle “battal” damgası vurarak her bakımdan, hem de aforoz edercesine, dışlamışız.. Yani, bizden saymadığımız insanları öz yurtlarında nefessiz bırakarak, adeta sürgüne mahkûm etmişiz.. Bu da, “birbirlerini yurtlarından çıkarmak”..
Al sana, ey “İsrailoğlu”, zillet ve meskenet.. Müslümanların içinde bulunduğu durumu ve bunun sebebini Kıssalar’a bakarak belirlemek ve bundan dersler çıkarmak bağlamında bu örnek yeterlidir, sanıyorum..
M.T. Çalışkan:
Peki Hocam otoriteyi oluşturma bağlamında bireyin rolü ne olmalı, bunun yanında bu mücadelenin bireysel yürütülemeyeceği de aşikâr. Toplumsal boyutuna, bahsettiğimiz ideal cemaat, Kuran’ın bahsettiği cemaat boyutuna nasıl ve nereden ulaşılabilir?
Zübeyir Yetik:
Şimdi ben çok garip bir örnek vereceğim. Diyelim ki Anadolu’nun herhangi bir şehrinden veya İran’ın veya Afganistan’ın veya Fransa’nın herhangi bir şehrinden gelen bir uyuşturucu müptelası İstanbul’a inmiş olsun.. O anda elinde hiçbir adres vs. olmadığı halde çok kısa bir süre içerisinde kendisi gibi uyuşturucu kullananları bulur. Onlar kendi aralarında, çünkü, bir ‘asabe’dirler. Müminler de, bunun gibi, birbirlerini tanır ve bulurlar ve de “cemaatleşme” olayını gerçekleştirirler.. Bu, bu kadar açık.. Öyleyse, bireyin rolü ve görevi sahici bir mümin olmak; o kadar.. Şimdilere gelince, bilmeliyiz ki, biz henüz hazırlık da değil, bekleme dönemindeyiz.. Kuranı-ı Kerim’in “İsrailoğulları” lejantlı sürecine göre ifade edersek, “evlerimizi mescit edinerek, sabır ve salat ile yardım dileme” aşamasında.. Fitne zamanında evlerimize çekilmemiz doğrultusundaki Resul buyruğu da bu bağlamdadır. Elbette her şeyle, her oluşumla, gidişatla ilgileneceğiz; ama, “huruç” vaktinin geldiği zannıyla ortalığa fırlayıp, taraf olmaktan kaçınacağız.. Ta ki, Kuran-ı Kerim’in aramıza geleceği zamana; her konuda yalnızca Onu önder, hakem, otorite kabul edeceğimiz güne dek.. Bu gün ne zaman gelir, derseniz; hem gelmiş, hem gelmemiştir.. Gelene gelmiş, gelmeyene de gelecektir.. Günü gelmiş olanlar, zaten, işin içindedir, yolun üzerindedir; sabır ve salatla yardım gözleyerek kendilerini asıl büyük güne hazırlamaktadır.. İşte, cemaat boyutuna böyle ulaşılacak; hatta ulaşılmış bulunulmaktadır.. Ne var ki, kimisi bir tek birey kimisi küçük topluluklar halindeki adacıklar vardır ve bu adacıkların arası dolduğunda “cemaat” bir büyük kıta halinde ortaya çıkacaktır.. Endişeye gerek, sabırsızlığa ise, asla yer yok
M.T. Çalışkan:
Allah’ın kitabın otorite olarak kabul etmekten söz ettiniz. Şunu sormak istiyorum; otorite ve yönetim ayrılmaz ikili. Otorite, insanları bir arada tutmanın ve onları belli hedeflere ulaştırmanın ifadesi olan yönetime nasıl taşınmalı? Tabi haliyle sizin otorite dediğiniz Allah’ın kitabı yönetim mekanizmasına nasıl aktarılmalı?
Zübeyir Yetik:
Şimdi, Müslümanlar ve Müslümanlık açısından değerlendirme yaparsak, bir “yaşayan Kuran’lar” vardır; kişiler. Bir de “yaşanan Kuran” vardır; toplum! Ama, devlet, yaşayan Kuran da değildir, yaşanan Kuran da.. Bunu çok net olarak vurgulamamız lazım. Eğer yaşayanlar Kuran ise, yaşanan Kuran olacağı için, toplumun işlerini görmekle yükümlü devlet zaten buna uyarlanmış olur.. Aksi halde, kişiler “yaşayan Kuran’lar”, ve toplum da “yaşanan Kuran” değilse, Allah’ın Kitabı’nın mutlak otorite olmasından yola çıkarak O’nu yönetimlerle özdeşleştirir, birlikteleştirirsek, devletin, eline geçirdiği “din” silahı ile neler yapabileceğini bir Allah bilir.. Çünkü, dini belki bir çok kimse çeşitli amaçlarla “kullanabilir”, ama, devletler çok fena kullanır. Burada, önemli olan yönetim veya devlet değil, fert ve bu fertlerin oluşturduğu toplumdur. Nitekim, layık olduğumuz üzere yönetileceğimize dair Hadis ve kendi halimizi değiştirmedikçe Yüce Allah’ın halimizi değiştirmeyeceği mealindeki Ayet, bunun böyle olduğunun açık göstergesidir..
M.T. Çalışkan:
Bu durumda Müslüman’ın siyaseti ne olmalıdır? Belli bir güç olma ve bahsettiğimiz otoriteyi bir yerlere taşıma anlamında siyasetin rolü nedir?
Zübeyir Yetik:
Biz Türkiye’de -ne derece sağlıklıydı, sağlamdı; o tartışılabilir- İslâmî parti denemsi yaptık. Ve gördük ki İslâmî partinin lideri kendini her konuda tek otorite olarak konumlandırdı. Hem mücahit, hem müçtehit, hem müfessir, hem mürşit; hatta kimilerince mehdi olarak algılandı. İnsanların Müslümanlığı ve dolayısıyla İslâm için, aslî kaynaklar değil de, parti mihenk taşı edinildi.. Siyaseti parti bağlamında ele alırsak, yaşanacak olan budur ve bunun doğal sonucu da, yönetime gelindiğinde de, parti olarak yaşanılanın yönetim/devlet olarak yaşanmasıdır. Bu örneğe ve benzerlerine bakarak, Müslüman’ın siyasetinin Kuran’a yönelmek olduğunu vurgulayacağız yine.. Bunun işleyiş ve sürecine de bir önceki sorunun cevabında kısaca değinmiştik..
M.T. Çalışkan:
Hocam yine bu konuyla ilgili, ama biraz da sizin deneyimlerinizden istifade etmek adına, sendikacılık ve Milli Gazete’de müdürlük günlerinize gitmek istiyorum. O günlerinize dayanarak Müslümanların kurumsallaşması, STK’lar aracılılığıyla hizmetlerine devam etmeleri konusunda neler söylersiniz? İçerisinde bulunmuş olduğunuz kurumlarla birlikte değerlendirdiğinizde neler söylersiniz?
Zübeyir Yetik:
Önce benim yaşamım boyunca izlediğim bir yönteme değinmeliyim: 1965’lerde AP’den milletvekili olan Arslan Topçubaşı adlı ağabeyimiz, “Ben belli bir hedefe varmak üzere bir yol üzerinde yürüyorum; zaman zaman benimle aynı hedefi gözetmeyenlerle de yollarımız birleşip, bir süre sonra ayrılabilir ama, belli bir zamanda aynı yol üzerinde yürüyor olmak onlarla aynı yolun yolcusu olduğumu göstermez” diye kendini anlattığında, benim bu yöntemime tercüman olduğunu görmüştüm. Bu bağlamda, Yüce Allah’ın rızasını kazandıracağına inandığım pek çok faaliyetin içinde bulundum bulunmasına, ama, bu rızanın unutulduğuna tanık olduğum anda o faaliyetten uzak kalmağa çalıştım.. Zaman zaman da kimi yürüyüşler içinde bulunarak aslî amacıma hizmetin yollarını aradım.. Ama, her iki durumda da diğerleriyle özdeşleşmedim; kimi bayraklar altında bu sebeple yürüdüğüm olmakla birlikte hiç kimselerin bayrağını kendi bayrağım olarak görmedim, yürüyebildiğim kadar ya da gerektiği ölçüde yürüdüm..
Nitekim, Millî Gazete’de genel yayın müdürlüğü yapmama karşın, hiçbir zaman partici olmadım. O gün için yararlı, belki de gerekli gördüğüm bir gidişe katkıda bulundum ve hiçbir katkı almağı da ne gözettim, ne de denedim.. Hak-İş’i kurarken de, oradan ayrılırken de aynısı oldu; kendime bir gelecek kurmak ve ya pay çıkarmak kaygısı içinde bulunmadım; elhamdülillah…
Son dönemdeki memur sendikacılığında da özellikle sivil toplum kuruluşlarının günümüzdeki önemi sebebiyle olaya canla başla soyundum; hem Bem-Bir-Sen, hem de Memur-Sen Genel başkanlığı yaptığım süre içinde de yurdu -hem de birkaç kez- dört bir baştan dolanarak ve özellikle de eğitim çalışmalarıyla STK’ların önemini anlatmağa çalıştım. Ama, gerek çalışma arkadaşlarımın kimi saplantıları, gerekse temasta bulunduğumuz kitlelerin bilinç yoksunluğu sebebiyle bir arpa boyu yol alamadığımı gördüm.. Her seferinde de Sayın Erbakan’la ilgili bir anekdotu hatırlamadan edemedim.
Şöyle: Yılını hatırlamıyorum, ama MC hükûmetleri dönemiydi. Bir toplantıda bürokratlardan, parti tarafından işbaşına getirilen bürokratlardan şikâyet edilince, Sayın Erbakan, “hiç şikâyet etmeyiniz” diyerek şu güzel espriyi yaptı: “Şikâyet etmeyiniz, çünkü, eldeki malzeme bu ve bu sebeple biz peynirden makine dişlisi yapmağa çalışmaktayız..” Ben ise, sendikacılık çalışmalarım boyunca, peynirden de değil “lor”dan makine dişlisi yapmağa çalıştım ve tutmadı, vesselâm…
M.T. Çalışkan:
Teşekkür ederiz..
Zübeyir Yetik:
Ben teşekkür ederim.
●
*Nida Dergisi,
Ekim 2005; Sayı: 99