ÖZEL SAYI İÇİN RÖPORTAJ*

 

Eyyüp Azlal:

Memleket Edebiyat Dergisinin adınıza özel bir sayı düzenlemesini nasıl karşılıyorsunuz?..

Zübeyir Yetik:

Bu elbette benim için mutluluk verici bir olay.. Bu mutluluğum benim adıma özel bir sayı hazırlanmasından çok, toplumumuzda epeyce bir zamandır unutulmuş bulunan vefa ve kadirşinaslık duygularının arkadaşlarımda, hemşerilerimde hala yaşıyor olmasını görmekten kaynaklanıyor.

Bu vefa ve kadirşinaslığı gösteren sevgili dostlarıma, kardeşlerime, hemşerilerime teşekkürlerimi iletiyorum.

Bu söylediklerimin ötesinde, bu özel sayıyı ben yaşamımın en değerli armağanı, dahası hemşerilerim tarafından bana verilmiş bir “şeref madalyası” olarak görüyorum..

Bu gerçekleştirdiğiniz olay, göreceksiniz, gençlerimiz için de bir teşvik olacak, onlar yazı ve şiire daha bir gayretle sarılacaklardır. Çünkü, “marifet iltifata tabidir” ve bu olayla “iltifat”ın yaşadığını görmeleri “marifet” sahiplerini daha bir verimli hale getirecektir.

 

Eyyüp Azlal:

Yıllarca İbrahimî davayı gütmüş biri olarak, siz, Nemrut ile mücadelenizde başarılı olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Zübeyir Yetik:

Bizim yola çıktığımız 1950’li yıllarda, şöyle bir ifade yaygın bir biçimde kullanılıyor ve insanlar tarafından da gerçekten bir şiar olarak kabul ediliyordu: “Gayret bizden, Tevfik (başarıyla sonuçlandırmak) Allah’tan”.. Biri diğerinden daha öncelikli olmamakla birlikte ikinci bir şiarımız daha vardı: Yüce Allah’ın rızasını kazanmak.. Haliyle de bizim için başarı demek, Yüce Allah’ın rızasını kazanıyor olduğumuz ümidini taşımaktı. Böylesine bir ümit dışında başka hiçbir şeye sahip olmağı dilememiş ve de olmamış bir kimse olarak, ümidimin sonsuz, sınırsız oluşu gibi, başarımın da büyük olduğunu düşünüyorum; inşallah öyledir.

Kaldı ki, o günlerden bu günlere toplumumuzun, insanımızın yaşadığı süreci şöyle bir gözden geçirdiğimde, İslâmî anlayışlar bağlamında/alanında/çevresinde Nebevî Öğretinin aldığı mesafeyi görüyor ve bu yol alışta benim de tuzumun biberimin bulunmuş olduğunu düşününce, başarılı olduğumu, Cenabı Hakka sonsuz hamdlerimi sunarak, varsayıyorum.

 

Eyyüp Azlal:

Bir zamanlar popüler bir yazar, toplumu yönlendiren aktiviteler içinde pek faal bir kimse iken, her şeyden el etek çekip, kendinizi okumaya verdiğinizi görüyoruz.. Bunun belli bir sebebi ya da sebepleri var mı?

Zübeyir Yetik:

Bir zamanlar bir arkadaşım benim için “stepne” ve “ihtiyat kuvvet” biçiminde bir tanımlama yapmıştı. Biz, ihtiyaç duyulup da başvuruda bulunulduğu zaman meydana çıkıp, görevimizi yapıyoruz. Yaptığımızın “yapılabilir” olduğunu gören kimselerin “talip olma” sürecine girmeleri üzerine de, özellikle didişmek gereken bir durum varsa, kenara çekilmeği tercih ediyoruz. Çünkü, o noktada iken, “acaba Yüce Allah’ın rızasının yanı başında şan, nam, makam, şu bu gibi insan güdülerini etkileyen bir başka şeyin talebine mi tutuklanıyorum” korkusunu yaşamak, bizi buna zorluyor.

Söz gelimi, “gazetecimiz” sayısının kıt olduğu dönemde, bunu omuzluyoruz. Arkadaşlarımız yetişiyor ve itişme-çekişme başlar gibi olunca, kaçıyoruz; geriye, daha doğrusu köşemize çekiliyoruz. Hatta buna zorlayan entrikalarla karşılaşıyoruz. Söz gelimi, yepyeni bir sendikal anlayışla işçi kesimini örgütlemek için sendika kuruyoruz. Çocuklarımızın altı delinmiş ayakkabılarını yenilemek için kullanmamız gereken parayı bu yolda sarf ettiğimiz aşamada çevremizde kimseyi göremezken, toplu sözleşme yapma aşamasına gelinince, ufukta paranın ve gücün ucu görününce birden hizmete taliplerin sayısı artıyor. Ve, “onlarla didişirsem acaba ben de aynı talep içine mi girmiş olurum” korkusuna kapılıyor, yine çekiliyoruz. Sendikaları bir araya getirip bir konfederasyon kurabilmek için çoluk çocuğun rızkını yol parası yapıyoruz, kuruluş aşamasının tamamlanmasıyla birlikte yine ortalık şahinlerin mi desem, akbabaların mı, akınına uğruyor. Aynı endişeyle oradan da ceketimizi alıp uzaklaşıyoruz.. Gelişen olaylar sonunda bu bırakıp gitmelerin kurumların pek lehine olmadığını, hizmete devamın daha doğru ve tutarlı olacağını anlamış olmaktan ötürü daha sonraki zamanlarda, Memur-Sen’de yaşanıldığı üzere, direnmek istediğimizde yukarıların işaretleriyle arkadaşlarımız tarafından kurulan komploların kurbanı oluyoruz. Yüce Allah koruyor da, ucuz atlatıyoruz. Bütün bunları yaşayınca da benzeri durumlarda direnmemizin Rıza’ya pek uygun düşmediği gibi bir algılamayla, işte, kendi köşemizde yeni hizmet kapılarının açılacağı ümidi ve açılması duasıyla meşgul oluyoruz. Bu ümidi taşımak ve bu duayı sürdürmek tutumumuzun bizi “niye bir şeyler yapmadın, sana bahşettiğim yetenekleri neden verimlendirmedin?” sualine muhatap olmaktan kurtaracağını umuyoruz.

Sebeplerden birincisi bu.. İkincisine gelince: Kimi dostlarımdan, ama çok yakın gördüklerimden, benim için gerçekten sevgili olanlardan vaki kimi ufak tefek ricalarım bir yana tutulursa, Hiçbir konuda hiçbir kimseden hiçbir talebim olmamıştır. Yüce Allah, beni bundan hep korumuştur. Yanılıp, öyle bir şey yaptığımda da burnum yere sürtülmüştür. Nitekim, üç defa çok zorunlu durumlarda üç arkadaşımdan farklı bir talebim olmuştu, çeşitli zamanlarda. Birinde, bir finans kurumunun yönetici bir arkadaşıma gidip, maliye muhasebe mezunu olduğumu, bankacılık geçmişim bulunduğunu belirtip, iş bulmam konusunda yardımcı olup olamayacağını sormuştum. Diğerinde üçü de üniversitede okuyan çocuklarımın yükü gerçekten ağır gelince, vakıflarda etkili olduğunu bildiğim bir başka arkadaşıma burs için uğramıştım. Üçüncüsünde de, oğlumun Amerika’ya ilk gidiş masrafları için 3000 dolar gerekiyordu. Satışa çıkardığımız dairemize dar zaman diye ölü fiyat veriyorlardı. Zamanımız geniş olursa zararımız çok olmaz düşüncesiyle bir fabrikatör arkadaştan borç para istemiştim. Her üçü de “başka kapıya” deyince edip eylediğimden nadim olarak Yüce Allah’tan mağfiret dileyip, bir daha kendimi rezil etmeme konusunda tövbelerde bulunmuştum. Ha bir de doktor kızıma iş için bizim arkadaşımızın genel müdür olduğu bir yere ve bir de başkanı arkadaşım olan bir belediyeye başvuruda bulunmuştum. Boş kadroları olduğu için dilekçe de almışlar, hatta belediye, sağlık raporu için kızımı hastaneye de sevk etmişti. Ama, bir iki gün sonra her ikisi de telefon açıp, kadrolara yanlış baktıklarını, boş kadro olmadığını belirtip “abi” hitabıyla benden özür dilemişlerdi de; bir süre sonra tesadüfen her iki yere de başkalarının tayinlerinin yapıldığını öğrenmiştim. Ve, elbette, bu olay üzerine de tövbemi yenilemiş, yine mağfiret dilemiştim..

Elbette, gördüğüm iyilikler de var. Bahsettiğim iş arama döneminde bir grup arkadaşla sohbet sırasında yerimden rahatsız olduğumu, işimi değiştirmeği düşündüğümü söylediğimde, hiç ummadığım bir gelişme olmuş; Ahmet Ertürk Denizcilik İşletmelerinde çalışmak istersem bana yardımcı olabileceğini söylemiş ve bunu da yapmıştı. Meğerse, Ahmet Ertürk, oranın genel müdür yardımcısıymış. Oğlumu Amerika’ya gönderme aşamasındaki malî bunalımıma tesadüfen şahit olan Mehmet Arslan 2500 Dolar borç verebileceğini söylemiş; sonra da bu parayı bağışladığını bildirmişti. Daha sonra, okunmasında yarar gördüğü kitaplarımı piyasadan satın alıp dağıtmak için bir projesi olduğunu öğrendiğimde kedisine 600 kadar kitabımı karşılıksız olarak verip, ben de kendisine böylece teşekkür etmiştim. Daha öncelerdeki bir iyiliği de anlatmam gerekiyor. Oğlum sınav kazanarak Fatih Kolejine girdiğinde durumu öğrenen Abdülkadir Özkan, benim üç aylığına görevli gittiğim kampta bulunduğum sırada, sonradan öğrendiğim kadarıyla, kolej masraflarını karşılayacak bir kaynak bulmak için çok çırpınmış, sonunda Bahri Zengin’in aracılığıyla gittiği Rahmetli Yaşar Hoca’nın oğlu Mehmet Tunagür’ün başında bulunduğu firmadan bunu sağlamıştı. Oğlumu o okulda, böylece Abdülkadir Özkan, Bahri Zengin, Mehmet Tunagür üçlüsünün oluşturduğu bir imkânla okutabildim. Bunlar da, işte, iyilikler..

Ve, bu andığım olayları her olayın vukuunda birini diğerine bağlayarak değerlendirince de, “bak, işte görüyorsun; kuldan istemeyle olmuyor; Yüce Allah meram ederse kullarını sen istemeden de vesile kılıyor” sonucuna ulaşmış olarak, tövbelerime hamdlerimi, hamdlerime tövbelerimi ekleye ekleye “istememe” ilkesinde kendimi her gün biraz daha geliştirdim.

O yüzden, gazete ya da dergilere yazmak için kendim talepte bulunamıyorum. Hatta talep eden, ama her seferinde talep eden bir dergiye her talep edişlerinde yazı gönderiyorken ve onlar tarafından da bana “sayfalarımız size açık, dilediğiniz zaman yazılarınızı bekleriz” denilmişken, bir seferinde kendiliğimden yazı gönderdim. Yazı yayınlanmadı ve üstelik her yazı gönderişimde teşekkür mesajları alırken, bu kez cevap bile vermediler. Ve, kendime talepsizlik ilkemi çiğnemiş olduğumu hatırlatıp, Cenabı Hakka yeniden tövbe ederek istiğfarda bulundum.

Bu yüzden, mesela hazırlamış olduğu bir kitap bile olsa, kapı kapı yayınevi dolaşamıyorum.. Diğer alanlar ve konularda da bu böyle..

Haliyle de, köşemize çekilmiş olmak gibi bir durumu yaşamış oluyoruz. Cevabımı, izninizle, Mehmet Akif Ersoy’un Sadi’den aktardığı şu meşhur hikâyeyle bitireyim: Adamın biri “zühd” ve “tevekkül” sahibi olmak adına/niyetiyle yanı başında imaret de bulunan bir cami hücresine çekilip, ibadet ve tesbihatla meşgul olur. Öğlen geçer, akşam geçer, ertesi günün öğünleri de geçer ve her öğünde imarethanede yemek dağıtılırken kimseler hücredeki adamın farkına varmadığı için yemek getirmezler. Sonunda açlığı had safhaya geldiğinde, yemek dağıtıldığı sırada bizimkisi şöyle bir kuvvetlice öksürür. Sesi duyanlar, “aa, hücrede birileri varmış” deyip, hemen yemek getirirler. Akif, işte bunu aktardıktan sonra, temelsiz, tutarsız, yersiz tevekkül anlayışını bir güzel yererek, “elinden bir şey gelmiyorsa, hiç değilse öksür be adam” deyiverir. O öyle der demesine de, bendeniz öksürük türünden talep belirtmelerde bile Yüce Allah’tan öylesine ağzımın payını almış ve kullardan talebim olmadığında da öylesine büyük nimetlere nail olmuşumdur ki, O Yüce Mevla’nın kapısı önünde bekleme makamında köşeme çekilmekten başkaca yol bulamamışımdır; çünkü, aramamışımdır.

Bunu ispat için benden bir olayın tanıklığını mı istiyorsunuz? Alın size, derginizin benimle ilgili özel sayısını. Sizlere müteşekkirim elbet/ama öksürdüğümü kim iddia edebilir ki?.. Cenabı Hak diledi, sizleri de vesile kıldı. O’na sonsuz ve sayısız hamdler olsun; size de teşekkürler..

 

Eyyüp Azlal:

Teşekkür Ederim..

Zübeyir Yetik:

Ben teşekkür ediyorum.

 

*Bu röportaj

Memleket Edebiyat Dergisi'nin

"Yitik Medeniyet ve Zübeyir Yetik" Özel Sayısı dolayısıyla yapılmıştır.