SÜNNÎ OLMANIN ZORLUĞU

ya da

SÜNNÎLİĞİ AŞMA ZORUNLULUĞU*

 

(Bu konu, aylarca önceden tasarlanmış ve yazımına da Başbakan’ın Irak gezisinden birkaç gün önce başlanmıştır. Sayın Erdoğan’ın “Ben Sünnî değil, Müslüman’ım” sözüyle ne demeğe getirdiğini bilmiyor olmakla birlikte, burada “ortak akıl” denilen şeyin devreye girmiş olduğunu düşünmek istiyorum.)

 

 Durumumuza biraz farklıca bir açıdan bakıp, şöylece bir tartımlama, irdeleme yaptığımda üç bağlamda değerlendirilebilecek bir handikapı yaşaya geldiğimizi düşünüyorum:

Yüzleşmemiz gereken geçmişimizi idealize etmek..

Yaşamımızda hayat ve siyaset bağlantısını yanlış kurmak..

Ve geleceğe ilişkin bir kurguya sahip olamamak..

Bunları; kendimizi tanımlamada yüzeysellik, misyonumuzu belirlemede tutarsızlık ve vizyonumuzu oluşturmada isabetsizlik olarak da adlandırabiliriz.

 ●●●

Olayları irdeleme ya da tarafları yargılama adına değil, bir belirlemede bulunmuş olmak için söyleyelim ki, Şia bir ideolojik tutum olarak ortaya çıkmasa, el-Sunnah farklı ve özel bir bağlama oturmayacaktı/oturtulmayacaktı; Şiîlik bayrağı açılmasa Ehl-i Sünnet/Sünnîlik diye bir şemsiyeye ihtiyaç duyulmayacaktı.

O karmaşa döneminde başka türlüsü olabilir miydi, elbette olamazdı; olabilseydi çünkü olurdu. Olaylar karşısında Efendimiz âleyhissalâtvesselâmın hırkasını dizlerine alıp da “Hırkan eskimedi fakat şeriatın eskidi…” diyerek gözyaşları döken Ayşe Annemiz bu “olabilseydi”yi oldurmak için önderlik etmiş, ancak -bilindiği gibi- Cemel Vakası diye bilinen bu çıkış akamete uğramış ve işte olması gereken değil de olanlar olmuştu.

Abdullah bin Zübeyir’in halifeliğini ilanı ise, bu doğrultudaki ikinci atılım olmuştu. O, Ehl-i Beyit’e  -ve de tüm ülkeye- yönelik zulümlerin odağı ve faili olan, çizgiden çıkmış bulunan Emeviler saltanatına başkaldırmış; ancak bunu yaparken de ideolojik bir dayatma içinde bulunan Şia’nın safında yer almamıştı.

Bu hareket, gerçekte, Ebubekir’i devletin başına getiren/geçiren gerçek İslâmî anlayış adına Ayşe Annemizin açtığı bayrağı tekrar dalgalandırma olayıydı. Müslümanlardaki İslâmî anlayış ve kavrayış çok yaygın bir biçimde hala korunabilmiş olduğu için de, Abdullah bin Zübeyir’in Hicaz’da başlattığı “yenilenme” 6 yıl gibi kısa bir süre içinde İslâm Âleminin istisnasız her yanında kabul gördü.

Emeviler saltanatını onaylamayan ve Ehl-i Beyit istismarına da gönlü yatmayan kitleler her yörede Abdullah bin Zübeyir’e biat etmekteydi. Öyle ki, o sırada bir öncekinin ölümü üzerine tahta geçen yeni Emevî sultanı bile “Şam valiliğinin kendisine verilmesi şartı ile” biat edeceğini bildirmiş; ancak bu öneri gerçek bir İslâmî anlayışın bağlısı ve siyasal öncüsü olan Abdullah b. Zübeyir tarafından red edilmişti.

Geniş kitlelerde, sözünü ettiğimiz üzere, İslâmî anlayış ve kavrayış canlı bulunmakla birlikte, Efendimiz âleyhissalâtvesselâmdan sonraki üçüncü devlet başkanımız Osman’ın halifelik süresinin ortalarından itibaren “dünya lezzetlerine kapılmış” kimselerdeki “iktidar” olmanın getirileriyle başlayan yozlaşmaları/çürümeleri çok iyi kullanan Ümeyye Oğulları, Abdullah bin Zübeyir’in çevresini boşaltmayı başarmış; vali olamadıkları ülkede sultan olmanın yolunu bulmuşlardı.

 Müslümanların Efendimiz âleyhissalâtvesselâmdan sonraki gerçek ve gerçekten meşru 6’ncı devlet başkanı olan (Öncekiler, malûm: Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve resmi olmayan tarih çizgisinde beşinci halife kabul ettiğim Hüseyin) Abdullah bin Zübeyir’in, Hicret’in 75’inci yılında, Kâbe ortasında şehit edilmesinin ardından Abdülmelik’in “Durumu gördünüz; bundan sonra kim konuşursa bilin ki dilini keserim!” cümlesiyle biten hutbesi, evet, bizim tarihimizde bir dönüm noktasıdır.

Eğer, Şia hareketinin alternatifi olarak görülen/gösterilen ve Ebubekir’i devlet başkanlığına getiren tutum/anlayış “el-Sunnah” ise, bu “Ehl-i Sünnet” olarak, “Sünnîlik” olarak adlandırılacaksa, demek ki, “Ehl-i Sünnet” hareketi, “Sünnîlik” anlayış ve tutumu Hicret”in 75’inci yılında bitmiştir. Artık Sünnîler, devlet indinde, devlet nezdinde, devlet karşısında, devlet içinde ve devletin beraberliğinde YOKTURLAR… Ve, onların anlayış ve görüşleri de yoktur, üstelik.

Sadece ve sadece birer tebaa, birer uyrukturlar. Üstelik sultanların kulları olarak…

Ebu Hanife’nin her türlü baskı ve işkenceyi ve ardından da öldürülmeği göze alarak saltanatla uygun adım yürümeği reddetmesi, ve de Ehl-i Beyit’e derin saygı ve bağlılığına, Ehl-i Beyit’ten olanları hep destekliyor olmasına karşın, onları bayraklaştıran Şia kalkışmalarına da prim vermemesi, gerçek Ehl-i Sünnet tutumunun, ancak ve ancak, nerelerde yer alabildiğinin ya da alması gerektiğinin göstergesidir. Biz bu tutuma, “zulme karşı çıkışta ‘şia’, Şia dayatmasına karşı direnişte ise ‘sunna’ tavrı” diye bakabilir miyiz acaba?

Ve buna, isterseniz, İbni Hanbel’in tutumunu da ekleyebilirsiniz. Ebu Yusuf ve benzerleri başka bir bağlamda değerlendirilmesi gereken kimselerdir ve onun yeri şimdi burası değildir.

●●●

İslâm Tarihi ifadesi doğru mu bilmem ama işte Müslümanların geçmişi için bu ifade kullanılıyor ve biz de öyle yapıyoruz. Evet, İslâm Tarihi dikensiz bir gül bahçesi değildir. Müslümanların meşru 6 Devlet Başkanından Ebubekir dışındaki 5’inin de şehit edildiğini düşünmek bile, bu belirlemenin tutarlığı için yeterli göstergedir.

İslâm Âleminden, zamanlar boyunca, kan ve moda deyimle (en başta devlet eliyle olan dâhil) terör hiç eksik olmamıştır. İster devlet bayrakları ardında, ister bazen mezhep ama çoğu kez tarikat şemsiyeleri altında olsun yer alan Müslümanlar habire birbirlerinin kellesini kesmiş, kanlarını dökmüşlerdir. Özellikle sultanlar, yani devlet hep çok zalim olagelmiştir.

Bu baskı ve zulümler, evet, insanlara farklı sığınaklar aratmış, ayrı ayrı cephelerin oluşmasına yol açmış, terör ortamı doğmuş ve isyanlar birbirini izlemiştir. İsyancılardan devleti yıllarca uğraştıranlar da, kendine devlet kuranlar da olmuş, ama her kalkışma sürecinde oluk gibi kanlar akmıştır.

Devlet/ler bu zulümleri yaparken, halk desteğini yanında bulundurmak için dini ve din bilgileri alanında ileri gelenleri devreye sokmaktan kaçınmamış; haliyle de kimi yerlerde Şiîlik ve çoğu yerlerde de Sünnîlik adına kanlar heder edilmiştir.

Emirülmüminin Ömer döneminden itibaren (Ki, İmam Ali’nin şahadetinde bu çok açık görülür) özellikle Batınîlik çeşitli tarikatlar ve bazen de mezhepler içinde yer almış olarak “devlet”e oynamıştır, devletle çatışmıştır. Hedef, gerçekte İslâm olmakla birlikte, kendi yorumlarının ürünü bir İslâmı bayrak edinerek bunu yapmışlardır, kanlı sultanların uygulamalarına yönelik tepkiyi de yanlarına alarak.

İşte bu süreç içinde, tıpkı Hicret’in 75’inci yılı gibi, çok önemli bir dönüm noktasına daha tanık oluyoruz: Nizamiye Medreseleri…

Batınîliğin zirvede bulunduğu yıllardayız.. Gerçekten de hem “din” hem de “devlet” büyük bir felaketin eşiğinde. Batınî yorumlar başını almış gidiyor. Öyle ki, İslâm yine aynı kisve içinde ama bir başka dine dönüştürülmek üzere, yer yer de dönüştürülmüş durumda. Ve bunu yapanlar “devlet”i de ciddi bir biçimde sarsıyor.

Bilgin bir devlet adamı (dindar ve bilge de), bir başka bilginle kafa kafaya verip çözüm üretiyor. Nazamülmülk ve Gazalinin “çözüm” için ortak projesi olarak bu medreseler ortaya çıkıyor.

Sonraki zamanlar için dini kalıplaştırması sebebiyle büyük bir felakete yol açacak olan “içtihat kapısının kapatıcısı” Nizamiye Medreseleri, o  dönem için hem dini hem de devleti toparlamakta gerçekten adeta Nuh âleyhisselâmın gemisi gibi kurtarıcı oluyor.

İçtihat kapısının kapanması ve Gazali’nin kalemiyle İslâm’ın tasavvuf ile sulandırılması gibi korkunç sonuçlara da yol açan Nizamiye Medreseleri üretimi öğretinin bizim şu anda yaptığımız irdeleme bakımından önemi ise, işte bugün için SÜNNÎLİK diye adlandırdığımız anlayışın tam tamına orada formel hale gelmesi ve böylece İslâm’ın “devlet” tarafından yedeğe alınması…

Hicret’in 75’inci yılında “imha edilen” ve Şia ile bağdaşmadığı için belki de (sırf bir tanımlamaya yardımcı olacağı için) Sünnîlik diye adlandırılması mümkün olan (sakıncasız görülebilecek olan) anlayışın devamı gibi bir görüntü içindeki yeni bir anlayışın doğuşudur, bu olay.

Ve, artık, Sünnîlik de tıpkı Şiîlik gibi bir “ideoloji” olmuştur; devletin ideolojisi ve sonraki devletlerin de ideolojisi; tabi ki kendi getirdikleri yorumlar çerçevesinde ve bağlamında…

Diyelim ki, o güne dek -artık tabir ne kadar doğru ise, tartışılır- İslâm Devleti/devletleri var idi ise, artık o günden sonra DEVLET İSLÂMI da söz konusudur. Şu var ki, zaman içinde ortaya “Devlet Sünnî İslâmı” ve “Devlet Şiî İslâmı” da çıkacaktır; başta İsmailîler olmak üzere çeşitli tarikatların çatısı altında örgütlenen Batınî kolların “devlet” talepleri ve devletlere sızmaları ayrıca sürecek olmakla birlikte.

●●●

Bugün Türkiye’de Kemalizm ile birlikte, Alevîlik ile birlikte, bir takım ‘izm’lerle birlikte, bir de Devletin kontrol altına aldığı İslâm anlayışı, artı Tarikatların İslâm yaklaşımı vardır. Bu son ikisi birden SÜNNÎLİK olarak sanılmakta, bilinmekte, tanınmakta, adlandırılmakta ve insanımız da -ne hikmetse- birer Sünnî olarak gönül huzuru içinde Müslümanlıklarını yaşamaktadırlar.

Ve Sünnîliğe çıkarılan her fatura da, haliyle, bu “insanımız”a postalanmakta, ödettirilmektedir.

Bu, Nizamiye Medreselerinde yoğrulup kalıplara dökülerek pişirildikten sonra sultanlar tarafından yani devlet eliyle sırtımıza, omzumuza, tepemize, hayatımıza bindirilmiş bir yüktür. Bir yük ki, ağırlığı altında ezilmiş olmaktan ötürü “acaba ne kadarıyla Müslümanız?” diye düşünmeği bile akıl edememiş; Müslümanlar olarak izzetin doğal sahibi olmamız gerekirken zilletten kurtulamayışımız gerçeğiyle burun buruna gelmemiz de, bir öteki yarımızı oluşturan Şia ile kanlı bıçaklı olmamız da (onların da bizimle kanlı bıçaklı olması da ne onların ne bizim) gözlerimizi açmamıza, uyanmamıza yetmemiştir.

●●●

Peki, bu niye böyledir?

Bu sorunun yanıtı, işte bizim yukarıda andığımız üç bağlamlı handikaptan ikincisini oluşturmaktadır.

Siyaset ve Hayat bağlantısını yanlış kurmaktan ötürü bu böyledir.

Sultanların dört elle sarıldığı ve dolayısıyla da habire halka pompalanan Nizamiye Medresesi öğretileri, dinin ancak devlet ile (yani sultanla) yaşayıp ayakta kalabileceğine inandırmıştır Müslümanları. Yani din devletin himayesine ve yedeğine muhtaç kılınmış, devlete bağımlı hale getirilmiştir.

Devlete, yani siyasete… Yani devletin siyasetine, keyfine, yorumuna, iznine, desteğine, şusuna ve busuna muhtaç hale…

Çünkü, gerçekte siyasete yön vermesi gereken “hayat”, sultanların sultalarının devamı için, siyasetin dümen suyuna sokulmuştur. Siyaseti şekillendirmesi gereken hayat, siyaset tarafından şekillendirilir, yönlendirilir, güdülür olmuştur…

OYSA; HAYAT DİN’DİR VE DİN DE HAYATTIR…

Yaşanan bir olgudur, oksijen çadırında “yaşatılan” değil. Bu gerçek unutturulmuştur.

Hayat olan din, siyasete bağımlı kılınmıştır, zorunlu kılınmıştır, mecbur kılınmıştır.

Böyle olacaktır ki, hem Sünnî hem de Şiî etiketli sultanlar ve sultanların bürokratik ve akademik “mele”leri, bugünkü deyimle oligarklar insanlar üzerlerindeki egemenliklerini sürdürebilsin,  çarklar dönmeğe devam etsin…

Bugün bu çarkı kırma günüdür. Sünnîlerin de, Şiîlerin de, Alevîlerin de, Batınî öğretilerin bataklığındaki tarikatların da, hatta Batınîlik izbelerini terk etmemek için direnen İsmailîlerin de, artık, bu etiketleri üzerlerinden kazıyacakları, bu bayrakları ayaklarının altına alacakları, bu şemsiyeleri parçalayacakları, bu çatıları berhava edecekleri; bu eylemlerini “BEN BİR MÜSLÜMANIM” diye haykırarak yapacakları gündür.

●●●

Din, hayattır; hayatın kendisidir.

Dinimizi “din” yapabilirsek, Müslümanlar olarak sultanlara da, siyasete de, devletin gücüne de ihtiyacımız olmadığını; herkesin ve her şeyin İslâm’ı kabullendiğini (kabul/iman ettiğini demiyorum) göreceğiz.

Yani izzet sahibi olmanın imkânını yakalayacak, izzet sahibi Müslümanlar olarak yaşayacağız.

Ve işte o zamandır ki, isabetli bir vizyonun da sahibi haline geldiğimizi göreceğiz.

●●●

Ben bir Müslüman olarak artık Sünnî olmanın zorluğunu yaşamak istemiyor ve Sünnîliği aşmanın zorunluluğuna inanıyorum.

Kendime ille de bir ek ad seçeceksem, ille de böyle bir seçim yapmam gerekli ise, bu ek ad ya “Nebevî” olsun ya da “Kur’anî”…

Geliniz ey Müslümanlar, Sünnîliği de, Şiîliği de, Alevilîği de, hatta İsmailîliği de ve özellikle Batınîliği ve Batınî inançlarla kirlenmiş tasavvuf kollarını da terk edelim ve Efendimiz âleyhissalâtvesselâmın bize emanet ettiği Kur’an-ı Kerim’in kapağını yeniden ve bu kez (bütün bu andığım öğretilerden arınmış) “ümmîler” olarak açalım, okuyalım.

Merak etmeyiniz, Efendimiz âleyhissalâtvesselâm da oradadır; çünkü O “yaşayan Kur’an’dır, O Kur’an’ı kendine ahlâk edinmiş olandır.

Kur’an nerede ise, O da oradadır…

Vesselâm…

*Zübeyir YETİK,

Nida Dergisi,

Temmuz-Ağustos/2008; Sayı: 129