“TOPLUM,
İNSAN, İSLÂM”*
Konulu Soruşturmaya Zübeyir Yetik'in Yanıtları:
l. İnsan ile fıtrat arasındaki ilişki, diğer yaratıklarla onların fıtratları arasındaki ilişki gibidir. Bu bağlamda insana özgü bir durumdan, bir ayrılık ve ayrıcalıktan söz edilemeyeceği kanısındayım. Şu var ki, diğer yaratıkların ve özellikle de bizim algılama boyutumuzda yer alanların fıtratlarına ilişkin olarak kimi tartışılabilir görüş ve düşüncelerin öne sürülmesinin mümkün olmasına karşılık, insan fıtratı söz konusu olduğunda böyle bir tutuma yer ve geçit yoktur. Vardır diyenlerin ve vardır demeleri doğrultusunda bu fıtrat üzerinde bir satranç tahtası gibi oynamağa kalkışanların, kendilerince epeyce de yol almış olma savında bulunmalarına karşın, bu böyledir.
Çünkü, Yüce Allah, insan fıtratı ile göndermiş bulunduğu Din/Kitap arasında "ayniyet" düzeyinde bir bağlantıyı haber vermiştir. Din/Kitap insanın yaratılmış bulunduğu "fıtrat" üzerine gönderilmiş bulunduğuna göre, anlaşılıyor ki, ortada belirlenecek ve biçimlenecek bir yapı değil, tanımlanmış, belirlenmiş, biçimlendirilmiş bir yapı olarak insan ve fıtratı vardır.
2. Din/Kitap ile insan fıtratının bu özdeşliğini ölçüt olarak aldığımızda, kul ile Yaratıcısı, insan ile Kitap, mümin ile Din arasına girmiş bulunan unsurların tamamını fıtrat perdeleyicisi, insan ile insan fıtratı arasında perde olarak görmemiz gerekir. Yaratıcıdan insana bir "Haber" gelmiştir. O yönden bu yana geliş aşamasında, elbette, melekler, resuller ve onların getirdiklerini insanlara aktaran ve açıklayan kimseler vardır. Bunlar perde değil, bağ, bağlantı, iletim hatlarıdır. Ama, insandan Yüce Allah'a yönelişte araya girmeler ve girenlerdir ki, işte perde bu unsurlardır. Bunların varlığı insan ile Din/Kitap, dolayısıyla insan ile fıtratı arasına girerek, perde ne kelime, uçurumlar açmışlardır. Yol önderi oldukları savıyla insanın yolunu kesmiş, insan ile yol arasına uçurumlar koymuş ve ardından da insanı bu uçurumdan ancak kendilerinin aşırtabilecekleri rollerine soyunarak sahneyi işgal etmişlerdir. Ve, insan ile fıtratı arasındaki perde, ancak bu tiyatronun perdesi kapatıldıktan sonra açılabilir.
3. Yeryüzüne "halife olarak" gönderilen ve de gökler, yer ve bu ikisi arasındakiler kendisinin buyruğuna verilen insanın "meta" ile ilişkisi gerçekte "izin" türü bir hakkın kullanım yöntemidir. Dahası: Yeryüzünün imar ve ıslahı bağlamında yaklaşımda bulunulduğunda bu tutum bir hak olmanın ötesinde ve üstünde bir ödev, bir ibadet olarak değerlendirilebilir. Ama, belirttiğiniz üzere, ortada doğal bir işleyiş değil, "tahrik" ürünü ve sonucu bir süreç vardır. Ve, çok garip karşılanabilir ama, bu "tahrik"lenme de bir yanıyla doğal, hatta fıtrîdir. Fıtratın negatifinin ya da negatif fıtratın ürünüdür. Bu yüzden de negatif fıtrat, elbette, negatif sonuçlar doğurmuştur. Negatif olan bir kapsama alanındaki olumsuzlukları sayıp dökmeğe de sanırım gerek yoktur.
Negatif fıtrat, biliyorsunuz, Adem Aleyhisselam ve Havva Anamızın İblis'in güdümüne giren yanlarıdır. Cennet'te yaşamaktayken "kalıcılardan olmak, sarsılmaz bir saltanatı ele geçirmek ve melekleşmek" yemlerine kapılıp da Yasak Ağaca el atmalarına yol açan yanları... Dünyaya indirilme sürecinde tövbelerinin kabul edilmiş olmasına karşın, bu negatif fıtrattan arındırılmamışlar ve ancak kendilerine fıtratlarının olumlu/pozitif yanlarını işlevlendirmelerinde yardımcı olacak yol göstericiler gönderileceği bildirilmiştir. Anlaşılıyor ki, Yeryüzündeki sınavın kriteri bu olacaktır. Ya Cennet'teki "tutku"ya tutuklanılacak ya da yol göstericilerin getireceği insanın üzerine yaratıldığı fıtrat üzere belirlenip gönderilen ölçülere uyulacaktır. Fıtratın negatif ve pozitif doğrultuda işlevlendirilmesiyle gerçekleşecek bir sınav alanı Yeryüzü..
4. Sorudaki "modern dünyanın şartları" ifadesini, ben, "dünya hayatı" olarak alıyorum. Çünkü yalnız şu "modern" dönemde değil, bütün zamanlarda ve mekânlarda insanın öze dönüşünün önündeki engel, hep, -dikkat buyrulsun, Dünya değil- "dünya hayatı"dır. İnsanın negatif fıtratı doğrultusunda davranarak sarsılmaz egemenlikleri ele geçirmek, kalıcılardan olmak (öyle olacağını sanmak) ve insanüstülük ya da üstün insanlık anlamında "melekleşmek" tutkusunun ardınca koşuyor olması, işte, hep içinde bulunduğumuz bu şartları, bu ortamları doğurmuştur. Hemen belirtmeliyiz ki, Şeytan, daha önce kullandığı yemleri insanın Yeryüzü yaşamında da gündeme getirmiş, andığımız amaçlara yönelik nice bir söylemler, yöntemler, yol ve yordamlar Şeytan yanlılarınca kurgulanmış ve de uygulanmıştır. Bunun için kuramlar, kurallar, bilimler oluşturulmuş, her türlü zulme başvurulmuş ve oldukça sıklıkla da "dinin özü bizdedir, hakikat bizimkidir" savlarıyla dinler bile (belli yöntemlerle dejenere edilerek) kullanılmıştır. Bakara Suresinin baş taraflarında "beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım" dedikleri aktarılan "müfsitler" işte bunlardır. Resullerin getirdiklerini "beyinsizler"e hasrederek kendilerince daha bir yukarılara tırmanma savında olanlar.. Öze dönüş, ancak ve ancak, dinin özü ve hası bizdedir diyen bu güruhun elinden dini kurtarmakla mümkün, diyelim...
5. Kur'an-ı Kerim'de insan toplumlarını tipleme sembolü olarak "İsrailoğulları" örneklenir. Onlara, belli bir süreçte, zillet ve meskenet damgası vurulduğu belirtilir. Bunun pek çok gerekçesi çeşitli yerlerde anılmakla birlikte, ben, bu damganın vurulduğunu bildiren ayetlerden birindeki iki sebebi aktararak sorunuzu yanıtlamak istiyorum: "Peygamberlerini nahak yere öldürdüler ve birbirlerini yurtlarından çıkardılar"... İslâm'ın "faziletli ve bereketli kıldığı insan modeli"ni değil de, bugün, meskenet ve zillet içinde bir "Müslüman" toplum görüyorsak, işte, ortada en azından bir peygamber öldürmek ve birbirini yurtlarından çıkarmak eylemi var demektir. Peki, gerçekten var mı?
Bir takım felsefî ve Bâtınî inançları benimsemiş olup da, bunu dinin özü ve hakikati diye anlatarak ortalarda "peygamber varisi" ya da "peygamber vekili" oldukları savıyla dolaşan bir takım kimseler ve bunların ardınca gidenler, insanlığı Bâtınîlik belasından kurtarmak için gönderilmiş olan peygamberi öldürmüş olmuyorlar mı, acaba?
Ve de, gizlilik içinde sürdürülen bu çalışmalar için engel gördükleri, hatta kendilerine katılacaklarından kuşku duydukları kimseleri her alanda dışlamak için gösterdikleri büyük çabalar, bir tür, birbirlerini yurtlarından çıkarma değil de nedir?
İmdi, zillet ve meskenet buradan başladığına göre, demek ki, faziletli ve bereketli insan modelinin kurulmasına da buradan başlanacaktır. İnsan düştüğü yerden kalkar. Burada düşüldüğüne göre, elbette, buradan kalkılacaktır. Kimi felsefî ve batınî söylemlerin yerini Kitap, menakıpların yerini Allah Resulü'nün yaşamı almağa başladığında, yapımızda bu değişimin belirtileri gözlendiğinde, evet, üzerine zillet ve meskenet damgası vurulmuş olan bu toplum, insanların üzerine şahit bir ümmete dönüşme imkânını yakalamış olacaktır. Olaya buradan başlanacaktır.
6. Günümüz insanı, dönem dönem geçmişte de görüldüğü üzere, madde aleminin sultanları ile mana aleminin sultanlarının işbirlikleri sonucu "Yüce Allah'ın şerefli kulu" olma konumundan kula kulluğa yol açıcı "homos-ekonomikus" derekesine düşmüştür. Bunun sonucu olarak tüm yaşam ekonomik bağlamda algılanmakta, yorumlanmakta, kurgulanmakta; bu doğrultuda kuram, kural ve kurumlar oluşturulmaktadır. Haliyle de insana özgü değerlerin yerini ekonomik değerler, tanımlar ve kalıplar almış, değerlendirmeler ekonomik değer tanımı doğrultusunda yapılır olmuştur. İslâm ve diğerleri arasındaki fark buradadır. Bir tarafta bütün ilâhları ret edip yalnızca Allah'a kulluk eden özgür iradeli insan vardır, diğer yandaysa madde ve mana alemlerinin sultanlarına bağlılık içinde köleleşmiş "insan".. Bütün tanım, kalıp ve değerleri bu terazide tartabilirsiniz. Vesselam...
·
*Soruşturma:
Fatih BÜTÜN
NİDA DERGİSİ
2004