ÜÇ BÜYÜK SAVAŞ ÜZERİNE BİRKAÇ CÜMLECİK*
Müslümanların topraklarının her yanı kan ve barut kokuyor. Bu, bugünkü Müslüman’ın çilesi mi; yoksa hep mi böyle olmuştur? “Savaş”ı “savaşım” bağlamında alacak olursak, gerçekte, Müslüman’ın şu Yeryüzü’ndeki yaşamı bütünüyle bir savaş. Elbette, savaş için savaş değil de, barışa, İslam’a ulaşmak için savaş. Çünkü savaş için savaş, Yüce Kitap’ın “onlar savaşı körükler” anlamındaki ayetiyle işaret edildiği üzere, Yahudi’ye özgü bir tutum ve davranış. Şu var ki, savaşmaz da savaştırır. Körüklemek, bu anlamı taşıyor. Savaşmak değil de, “savaş” olayını sürekli bir biçimde diri tutmak; öyleyse, Yahudi’nin tutumu, Müslüman’ın barış arayışının tam tersine; onunkisi savaşları kışkırtmak...
Ne ise, konumuz bu değil. Konumuz, değinildiği üzere, “savaş” biçiminde de olsa, “savaşım” bağlamında da bulunsa Müslüman’ın içinde bulunduğu savaş. Olaya bu yaklaşımla el atıldığında Müslüman’ın savaşını “üç” ya da “beş” gibi bir sayıyla sınırlamak mümkün olmaz, elbette. Kan ve barut kokanı da kokmayanı da daha çok sayıda. Ama biz bu yazımızda bunlardan üçü üzerinde duracağız: Din savaşı, insan hakları savaşı, Batılılaş(ma)mak savaşı.
İlki, Bosna-Hersek, Azerbayan ve benzeri yerlerdeki; ikincisi, üçüncüsü ise özelde yurdumuzda, genelde Müslümanların oturdukları tüm coğrafya parçalarında olanlar...
●
Muhammed Kutub’un “Bosna Faciasi” başlıklı yazısı, biliyorsunuz, gazetemizde birkaç gündür sürüyor. Vakit, bu yazı dizisini duyururken, “Din savaşının gerçek yüzü” anonsunu yapmıştı. Gerçekten de, Haçlı, Avrupa'nın ortasında kalan son bir avuç Müslüman’ı da boğmak istiyor. Ayrıntısına gerek yok. Herhangi bir biçimde de olsa, eylem ya da eylemsizlik yollarından hangisine de başvurulsa, işte, tümünün ortak dileği ve ereği bu bir avuç Müslüman’ı yok etmek; bu olmazsa bile onu tel örgülerle çevrili bir toprak parçasının içine tıkmak. Bu, elbette apaçık ve “tevili gayrikabil” bir din savaşıdır. Üzerine hiç kimselerin de gölge düşürmek hakkı bulunmamaktadır. Nice civanlar Müslüman oluşları gereği cephelere koşarken, nice güçsüzler, yaşlılar, kadınlar ve çocuklar da Müslüman oldukları için kıyıma uğratılmakta; karşılarında da bir “Haçlı İşbirliği” bulunduğu açıkça gözlenmekte. Artık, ne denebilir, “ancak” ya da “ama” veya “öyle de” gibisinden bir bağlaç kullanılarak yeni bir cümle açılmasına hangi Müslüman’ın gönlü ve vicdanı razı olabilir?
Bu savaşı sürdürenlere yönelik bakışımız ve olaya ilişkin anlayışımız temelde ve ilke olarak bu olmakla birlikte, biz yinede “ancak” diye bir cümle açarak kimi şeyler söyleyeceğiz. Şu var ki, özellikle bu savaşa ilişkin değil de, bu “savaş dolayısıyla” ve tarih boyunca gözlemlediğimiz “din savaşları” üzerine olacak, bu söyleyeceklerimiz.
●
Ayşe Annemiz ile Ali b. Ebu Talip arasındaki savaş, bir “din savaşı”dır. Emirül Müminin Ali ile Sultan Muaviye arasındaki savaş, bir “din savaşı”dır. Abdullah b. Zübeyir ile Sultan Abdülmelik arasındaki de gerçek anlamda böyledir. Onların çocukları arasındaki de, Emeviler ve Abbasiler arasındaki de... Hariciler, Şiîler, Sünniler ve benzerleri arasında yapılanlar da öyle.. Dahası, her iki öbektekiler de Anadolu’ya yeni gelen göçmenler olarak orada yer tutma çabası içindeyken, Selçuklu sarayını Cengizoğulları’nın nüfuzuna vermek isteyen, bir bakıma sarayda onların beşinci kolu gibi çalışan Celalettin Rumi ve bağlıları ile bu nüfuza karşı çıkıp, kırmak isteyen Ahi Evran ve yandaşları arasındaki savaş da bir “din savaşı”... Nitekim Mevlevi menakıpnamelerinde karşıtlar “kâfir” olarak anılırken, binlerce Türkmen’in kanına girilerek elde edilen “başarılar” da Celalettin Rumi’nin himmet ve nefesiyle gerçekleşen “hidayet” olarak tanımlanıp, anlatılır. Mısır'da sokakları kan ırmağına dönüştüren Şafiiler ile Hanefiler arasındaki savaş da, yine, “din savaşı” olarak yapılmıştır. Yakın zamanlardaki Osmanlı-İran savaşlarının ise, tümü, elbette ve elbette “din savaşı” olsa gerek ki, o yüzden her iki kesimin uleması birbirini “tekfir” etme konusunda yarışmışlar ve savaşlar da hep bu doğrultudaki fetvalar üzerine bina edilmiştir. Eh, bu durumda Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki savaşlar, ta başlangıcından buyana, hayda hayda “din savaşı” olur ve öyledir de.
Ancak, hangi dinin savaşı?.. İşte, bu sorunun cevabı insanın kanını donduracak bir gerçekliği gündeme getirir. Ayşe Annemiz ile Ali b. Ebu Talip, Abdullah b. Zübeyir ile Sultan Abdülmelik arasındaki savaşlar ile Haricilerin eylemlerinden birkaçı ve bir de Hindistan yöresindeki kimi kalkışmalar bir yana bırakılacak olursa, savaşların tümü “din” kaygısına dayalı değil, dini kullanmaya yönelik savaşlardır. Dışa yönelik olanlar da, ilk yayılma yılları dönemlerini kapsayanlar dışında kalanlarıyla, yine öyledir. Arabistan’dan ilk fışkırış, ki yarım yüzyıl dolaylarındadır, ve sonrasında Asya, Avrupa, Afrika yayılışlarının ilk basamakları dışında, evet, hep öyle..
Osmanoğulları’nın işe “İlayıkelimetullah” adına başlamışken, “din ü devlet” geçidinden geçip “nizam-ı âlem” durağında karar kılmalarını hatırlarsak, sanırım vurgulamak istediğimiz gerçeği bir fotoğraf açıklığıyla gözler önüne serebiliriz. Başlangıçta tüm çaba “Allah’ın kelimesini yüceltmek” içinken, ardından “devlet” dine ortak kılınarak, “din”’Allah'ın dini olmaktan çok “Osmanlının bağlı bulunduğu din”e dönüştürülmüş, derken, o da bir yana bırakılıp “âleme nizam vermek” görevi üstlenilmiş, kılıçlar bunun için çalınmıştır. Böylece, dış savaşlarda da tıpkı iç savaşlarda olduğu gibi, insanlar, ilk inanç heyecanını aşıp dünyalıkla tanışınca, Yüce Allah’ın dinine değil de, bu din üzerine yorumlarla bina edilmiş bulunan öbeklerin ya da devletin dinine çağrlmış olmaktadırlar. Ki, bu, gerçek anlamda bir din savaşı değildir.
●
Gelelim, şimdikilere... Savaşlardaki taraflardan biri Müslümanlar da olsa, kabul etmeliyiz ki, bu savaşlar gerçek anlamda bir “din” savaşı olmaktan uzaktır. Nitekim Afganistan “din savaşı”nın sonuçları bunun kanıtıdır. Yüce Allah’ın katıksız dini etrafında toplanmak varken, nefeslenir nefeslenmez hemen birbirlerine kurşun yağdırmaları, evet, herkesin kendi yorumunu “din” yerine koyduğunun ve savaşın bu bağlamda olduğunun kanıtı...
Bundan gayrisi/ötesi ise, bu savaşlar, gerçek anlamda bir “sömürgecilik”, sömürme ve karşı koyma savaşı... Mazlumların başkaldırısı… Biz, elbette Müslümanlar olarak bu Müslüman kardeşlerimizle gönül birliği içindeyiz, onların acılarını duyarız, yanlarındayız ve elbette ki yine bir Müslüman olarak yerimiz mazlumların yanıdır, onları tutmak borcundayız. Ama öte yandan da bilmeliyiz ki, Müslümanlıkları yadsınamaz olmakla birlikte, taraflardan birinde gerçek İslâm olsaydı, zafer mutlaka onda olurdu. Bu rencide edici son cümle, açıklamamız gerek, o mazlum ve mücahit ve şehit kardeşlerimize bir serzeniş değil, tüm Müslümanlara ve bu arada ve özellikle Türkiye’dekilere yönelik.
“Müslüman olduğunuz tartışılmasına tartışılamaz ama İslâm’ın gerçek zaferini istiyorsanız kendi dininizi Allah’a has kılmanız gereği de tartışılmaz bir gerçektir.” uyarısında bulunmak içindir. Dinimizi, lütfen, Yüce Allah’a has dini talim eden Kur’an’ın öngördüğü dinle karşılaştıralım ve düzeltelim. Kendimizin gerçek kurtuluşu bulması ve İslâm'ın insanlar için rehber olması ve Müslümanların izzete kavuşması için.. Lütfen... Gerçek din savaşı buradan, kendimizden başlar, bununla olur, çünkü...
●
İşte, düzelme ihtiyacından bir örnek: İnsan Hakları.. Gündeme getirilince bu hakların şampiyonu kesildik. Dayanağımız ne?. Elbette pek çok ayet ya da hadis zikredecektir bu iddiaları ellerinde bayrak yapanlar. Ama, köklerinden koparılmış, aslî çerçevesinden çıkarılmış, yalın bir biçimde yorumlarla esnetilmek istenen ayet ve hadisler.. Şimdilerde bunları yiyip bunları içiyor, bunlarla yatıp bunlarla kalkıyoruz. Bir şeyi din edinmek budur işte. Kimi ayet ve hadislerden çıkarılan yorumlu hükümler yerine Kur’an’ı ve onun açılımı olan sünneti kendi mantalitesi, kendi diyalektiği içinde alsak, taklidi bırakıp da gerçek İslâm’a sarılsak, karşılaşacağımız durum daha değişik olacak.
Uzun konu... İleride inşallah bir başka yazıda ayrıntısına girmek üzere şu kadarını söyleyelim ki, dillere pelesenk edilen bugünkü anlamıyla “İnsan Hakları” kavramı doğrudan doğruya hümanist, pozitivist, rasyonalist ve daha bilmem ne "ist" kökenli Batı düşüncesine özgüdür. “İnsan insanın kurdudur” öngörüsünün uzantısıdır. Kurtlar sofrasında, çünkü, herkes kendi hakkını elde etmenin savaşını verecektir. Kur’an ise, herkesin hakkının kendisine verildiğini, verilmiş olduğun bildirir. Peki, bu verilen haklar ketmedilmiş ise, savaşılmayacak mıdır? Savaşılacaktır savaşılmasına ama, şu vardır: İnsan hakları, kadın hakları (ki, bu vurgu da Batılı’nın kadını bir türlü insan sayamamasının ürünüdür), erkek hakları, çocuk hakları, homo hakları gibisinden bir dizi hak uydurarak değil...
Haklar, üçtür, çünkü. Yüce Allah’ın hakkı, Allah’ın kullarının hakkı, Allah’ın diğer yaratıklarının hakkı.. İnsan çerçevesine indirildiğinde: Yüce Allah’a yönelişte ubudiyet, diğer insanlarla ilişkilerde adalet, eşyayı kullanmada da iktisat.. Bir başka açılımıyla İman, İslâm, İhsan.. Bağlılık, barış, iyilik... Ve uzantıları... Dikkat edilirse, hak, buradaki uygulamada, “görev”e dönüşmektedir. Nitekim günümüz Müslümanlarının “Sonra bana karşı da uygularlar..” korkusuyla hiç mi hiç gündeme getirmek istemediği “iyiliği buyurup, kötülükten alıkoyma” farzı da, işte, insanlara haklarını değil görevlerini hatırlatma eylemidir.
Peki, ya görevini yapmak istemeyenler? İşte orada devreye örgütlü toplum (adına bugün dev deniliyor) ve herkesi sınırına çeker. Konu uzayacak... Burada bırakıp atlayarak sonucu bağlayalım: İnsan Hakları değil, Allah’ın kullarının hakları.. Üretilmiş ve türetilmiş haklar adına kavga değil, görev bilincini yaygınlaştırma çabası.. İlle de “hak kullanımı” diyorsanız, işte size, yine de temelde bir "görev olan “emri bil maruf nehyi anil münker”. Hak isteme değil, "Hakk”a çağrı...
●
Batılılaş(ma)mak savaşını da, isterseniz, yukarıdaki örnekten girerek söz konusu edelim. Biz İnsan Hakları savunuculuğu örneğinde olduğu üzere, bu kadar Batılılaşmışken ve batılılaşmağa teşneyken hangi batı karşıtlığından ve bunun savaşından söz ediyoruz? Veya bunu dile getirirken ne ölçüde tutarlı oluruz? Kaldı ki, (söz kaldı da yer kalmadı) biz tarihimiz boyunca hep bir bakıma Batılılaşa gelmiş bir toplumuz. Karşılaştığımız her toplumu taklid ededurmuşuz. Selçuklular’ın İranîleşmesi, Osmanlılar’ın Bizanslılaşması örneğinde olduğu gibi.
Kızıyorsunuz. Kızgınlığınızda haklı olmadığınızı inşallah bağımsız bir yazıyla ortaya koyacağız.
●
*Zübeyir YETİK,
Vakit Gazetesi,
28.09.1993