Ulema ve Öğretmenin Toplumsal Dönüşüme Etkileri*

 

Tohum ağacın bütün özelliklerini taşır mı? Özelliklerini değil ama özelliklerin tümünü içeren bir özü, ağacın özünü taşır.

Birey olarak insan türünün prototipi olan ve onun bütün özelliklerini taşıyan Âdem âleyhisselam, öte yandan da insanlık ağacının tohumu oluşundan ötürü toplumsallığın özünü taşır. Bu yüzden toplum ya da toplumsallık konusuna, ben, Âdem âleyhisselamdan söz ederek gireceğim. Kıyamete kadar gelecek olan insanların tamamını ve yaşanacak olan tüm insansal oluşumları “zürriyet” olarak yüklenmiş buluna bu kimliğin yaşadığı “dönüşümler” ve bu dönüşümlerin “bilgi” ile olan bağlantısı, söze oradan başlamayı gerektirmektedir.

Bu aşamada “insan” demek doğru olur mu bilmem, ama konuyu anlatmak için öyle isimlendirmek zorundayız. İnsan, “beşer” olarak yaratılır. Yaratılışı ait her iki ayette de (15/Hicr: 28 ve 38/Sad: 71) melekler bilgilendirilirken onun hakkında “beşer” ifadesi kullanılır: “Beşer yaratacağım..” Hatta Hicr suresinin 28’inci ayetinde “insanın çamurdan yaratılmış olduğu” belirtilirken, geriye dönülüp yaratma süreci haber verilirken 26’ıncı ayette -değindiğimiz üzere- “beşer” sözcüğü kullanılır.

Kur’an-ı Kerim’in bu ifadesinden açıkça anlıyoruz ki, bir “beşer” yaratılmıştır. Beşer; ortaya çıkan şey, dış görünüş, maddî yön.. Belki bazı ya da pek çok şeye istidatlı ama bunlardan hiçbirini özellik olarak taşımayan, herhangi bir kabiliyete sahip olmayan bir dış yüz varlığı. O kadar… 

Bakara suresine baktığımızda, meleklere “Yeryüzünde bir halife yapacağım..” haberini görürüz. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bir halifenin yaratılacağı değil, birilerinin halife yapılacağı haberinin verilmekte oluşudur. Nitekim meleklerin yanıtında da “kan dökecek ve bozgun çıkaracak birini mi?” sorusu vardır.

Yüce Allah, onlara, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim!” yanıtını verir (2/Bakara: 30). Sonraki ayette de Yüce Allah’ın Âdem’e bütün isimleri öğrettiği haber verilir.

Âdem, sonraki ayetlerden öğreniyoruz ki, meleklerin kendisine secdeye çağrıldığı kimlik (2/Bakara: 34).. Secde buyruğunu haber veren diğer ayetlere (15/Hicr: 28–29; 17/İsra: 61; 18/Kehf: 50; 38/Sad: 71–72; 20/Taha: 116) baktığımızdaysa, halife kılınışı dolayısıyla kendisine secde edilen bu kimliğin, evet, “beşer” olarak yaratılmış bulunan varlık olduğunu öğreniyoruz.

“Beşer” olarak yaratılan kimse, meleklerin kendisine secde ettiği “Yeryüzü Halifesi” olmuştur; adı da Âdem’dir.

Çok büyük bir dönüşüm gerçekleşmiştir. Ve bu, “bütün isimlerin öğretilmesi” ile gerçekleşmiş bir dönüşümdür. Bilgilenmeyle ortaya çıkan bir dönüşüm.

Bakara Suresinde “bütün isimlerin öğretilmesi”nin ardından gerçekleştiği haber verilen “secde” olayı, diğer iki yerde (15/Hicr: 29; 38/Sad: 72) “ruh üflenmesi” bağlantılı olarak anlatılır. Yüce Allah, meleklere, bir “beşer” yaratacağını bildirdikten sonra “Onu düzenlediğimde ve kendisine ruhumdan üflediğimde hemen ona secde edin..” buyurur.

“Secde” buyruğu ile ilgili haberlerdeki bu çeşitlenmeden yola çıkan kimileri “secde” olayının iki kez yaşandığını öne sürmüş olsalar da, haberi ileten ayetlerin tümünün birlikte göz önün bulundurulması durumunda “tek bir secde” olayının gerçekleştiği açıkça görülür.

Bu noktadaki açıklığa karşın haberlerdeki çeşitlilik bizim “bilgilenme”ye bağladığımız “secde” olayını “ruh üflenmesi” ile bağlantılı gören bir başka söylem için dayanak oluşturur.

Çok ayrıntı gibi görünen bu yaklaşım farkının önemini belirtmek için ontolojinin/varlıkbilimin/varlık felsefesinin ana sorunsallarından birine, en başat sorunsala kısa bir göz atmamız gerekecek.

Var olan şeylerin ve var oluşun bilgisini konu edinen ve varlıklara ilişkin genel bir ilke belirlemeğe çalışan bu disiplinin geldiği noktada ilk ilkeye ilişkin iki temel görüşten biri varlıkların gerçekte “enerji ürünü” olduğu ve var oluşun enerji dönüşümü ile gerçekleştiği savındadır. Diğeri ise varoluşun bilgi aktarımıyla gerçekleştiği ve her varlığın belli bir “bilgi ürünü” olduğu kanısında.

Felsefedeki “tümel ruh”a ilişkin söylemleri anımsarsak, enerji ile tümel ruh kavramlarının özdeşleştiğini görürüz. Bu belirleme ise bizi az önce değindiğimiz Âdem âleyhisselama “secde” kendisine verilen “bilgi”den ötürü mü, yoksa “üflenen ruh” dolayısıyla mı yapılmıştır sorusunun öylesine geçiştirilecek bir ayrıntı değil de varlık, var oluş ya da var ediş/ediliş gibi çok temel bir sorunsalla bağlantılı olduğunu gösterir. Evet, “ayrıntı” değil, varlığın açıklamasına yönelik “temel ve asal” anlayışlar arasındaki fark.

Önemine böylece değindikten sonra o soruya eğilmemiz gerekiyor: Secde, “tüm isimlerin öğretilmesi” mi, yoksa “ruh üflenmesi” sebebiyle gerçekleşmiştir?

Bu soruyu yanıtlamak için, “ruh” kelimesinin anlamı,  daha doğrusu anlamları üzerinde durmamız gerekecek. Günlük yaşamdaki kullanımıyla “ruh”, varlıkların canlılığını, hayatiyetini, dirimini sağlayan “şey”. Ayrıca “öz”, içyapı, mana, esas gibisinden bir kullanımı da vardır. Bu kullanımlardaki anlamların tamamı felsefi yaklaşımların ürünleri, uzantılarıdır.

Kur’an-ı Kerim’in “ruh” için yaptığı tanım, günlük kullanımdakinden çok farklı; hatta tamamen alakasız: “Rabbin emrinden… (17/İsra: 85)”

Emr/emir bilindiği gibi Arapça da “buyruk, iş, söz” gibi anlamlara gelir. Bu yüzden Yüce Kitap’ta “Vahy” sözcüğünün anlamdaşı olarak da kullanılır (40/Müminun:15; 42/Şura: 52; 16/Nahl: 2).

Ruhun bu anlamına dayanarak ruh üfleme ile isimleri öğretme olaylarının ikisinin de “vahy”e karşılık geldiği yaklaşımında bulunacak olursak, “beşer”in “Halife”ye dönüşmesi olayının vahy yoluyla bilgilendirme sonucu gerçekleşmiş olduğu düşüncesi kesine yakın bir gerçeklik haline gelir.

Bu gerçekliğe karşın “secde”yi “ruh üflenmesi” bağlamında açıklayan söylemlerin tutarsızlığını tam anlamıyla açıklığa kavuşturmak için “ruh” konusunu/kavramını biraz daha irdelemeğe ihtiyaç vardır. Bu irdelemeyi yeri geldiğinde daha sonra gerçekleştireceğimiz için, şimdi, Âdem âleyhisselamda gözlemlediğimiz ikinci dönüşümden söz ederek konumuzu sürdürelim:

Âdem âleyhisselâm ve eşi, Yüce Yaratıcı’nın “Sen ve eşin Cennet’e yerleşin.” buyruğu gereği Cennet’tedirler (2/Bakara: 35; 7/Araf: 19). Acıkmanın, susamanın, sıcaktan bunalmanın ve çıplaklığı fark etmenin söz konusu olmadığı (20/Taha: 118–119) bu yerde kendilerine Cennet nimetlerinden diledikleri yerde diledikleri zaman yararlanma izni de verilmiş, ancak ağaçlardan birine yaklaşılmaması buyrulmuştur (2/Bakara: 35; 7/Araf: 19).

Bu arada “secde” buyruğuna uymayan İblis Cennet’ten çıkarılmış (7/Araf: 12–13; 15/Hicr: 31–35; 38/Sad: 74–78), Yüce Allah’ın kendisine yönelik itabı ve cezalandırması sebebiyle Âdem âleyhisselama düşman kesilmiş, ona yapacağı kötülükleri sıralayarak tehditler savurmuş ve yapıp edeceklerini gerçekleştirebilmek için de Yüce Allah’tan “insanların dirileceği güne kadar” sürecek bir izin almıştır (7/Araf: 14–18; 15/Hicr: 36–43; 17/İsra: 62–65; 38/Sad: 79–83). Bu yüzden de Âdem âleyhisselam, Yüce Allah tarafından, İblis’in düşmanlığı sebebiyle kendilerini Cennet’ten çıkarmak isteyeceği doğrultusunda uyarılmıştır (20/Taha: 117)

Bütün isimler öğretilerek “bilgi” ile donatılmış bulunan Âdem âleyhisselam ile eşinin bir izin, bir yasak ve bir de uyarının muhatabı olarak Cennet’te yaşadığı bu süreçte Şeytan’ın bir önerisiyle karşı karşıya kaldıklarına tanık oluruz:

“Ey Âdem, sana ‘kalıcılık ağacını’ ve (dolayısıyla) çökmeyecek egemenlik (için yol) göstereyim mi?” (20/Taha: 120). Öneri onları yasak ağaca yönlendirmektedir. Sonsuz yaşam ve çökmeyecek egemenlik çekici de olsa duraksamış olacaklar ki, Şeytan üsteler: “Bunu Rabbiniz size melekleşmemeniz ve kalıcılaşmamanız için yasakladı.” Ardından da kendisinin sadece bir öğüt verici olduğunu yemin ederek belirtir.

Bütün isimlerin bilgisine sahip kılınmış bulunan Âdem âleyhisselama, evet, bunların dışında ve sanki kendisinden gizlenmiş olan yeni bir bilgi Şeytan tarafından iç fısıltısı halinde aktarılmaktadır. İşte bu yer ve bu zaman, Nebevî bilginin yanı başında Bâtınî bilginin gündeme girdiği ortam ve süreçtir. Yüce Allah’ın “bütün isimleri” öğretmiş bulunduğu yani habere dayalı/Nebevî bütün bilgilerle donatılmış olan Âdem, Şeytan’ın fısıldamasını kendisinden gizlenmiş bir sır gibi, bir iç bilgi, bir içyüz bilgisi gibi algılar ve bu yeni edindiği bilginin gereği doğrultusunda -eşiyle birlikte- “Yasak Ağaç”tan tadar. Bu tadışla birlikte o deme dek fark edemedikleri bedenlerini/bedenlerinin çıplaklığını algılarlar (7/Araf: 22; 20/Taha: 121).

Büyük bir dönüşüm yaşanmıştır; algıda, algılamada dönüşüm. Öylesine büyük bir dönüşüm ki, Yüce Allah’ın bütün isimleri öğretmesiyle gerçekleşen ilk bilgilenme ile Cennet’te oturmağa layık bir yapıya yol açan dönüşümü âdeta tersyüz etmiştir. Bu dönüşüm sonucu edindikleri yapı artık orada yaşamalarına uygun olmadığından Âdem âleyhisselam ve eşi Cennet’ten çıkarılmışlardır (2/Bakara: 36; 7/Araf: 24; 20/Taha: 123). Yeryüzü’nde “halife” olarak bulunması için yeterli olan “bütün isimler” ile yetinmeyip melekleşmenin, kalıcılaşmanın ve çökmeyecek/sarsılmaz bir egemenliğin bilgisini/sırrını elde etmek amacıyla Yüce Allah’a verdiği ahdi unutan ve bozan (20/Taha: 115), böylece Rabbe asi olup yolunu şaşıran (20/Taha: 121) Âdem ve eşi, bedenlerini/bedenlerinin çıplaklığını fark edince örtünmek üzere Cennet yapraklarına yönelirler.

Atamız Âdem âleyhisselamın gönlünü/beynini çelen “melekleşme, kalıcılaşma, sarsılmaz bir egemenliği elde etme” tutkusuna burada da kapılmış bulunan kimseler bu dönüşümün bir yükseltgenme olduğu savındadırlar. Onlara göre, O, bir “beşer” iken bu olayla birlikte iradesini kullandıktan sonradır ki “Âdem/İnsan” olma katına yükselmiştir.

Bu düşüncelerinden/inançlarından ötürü de Şeytan’ın gerçekte Ezazil adlı âlim bir baş melek olduğunu ve insanın ancak onun bu yönlendirmesinden sonra insanlık katına yükseldiğini öne sürerler. Bu savları ile, gerçekte, Şeytan’ın Âdem’in önüne attığı “melekleşme, kalıcılaşma ve sarsılmaz egemenliğe sahip olma” doğrultusundaki amaçlarını örtmek, aklamak ve hatta yüceltmeğe çabalamış olurlar.

Önemli bir konu olduğu için bu savdaki yanılgı üzerinde biraz durmamız gerekecektir:

Birinci nokta, Şeytan asla bir melek değildir; hiç de olmamıştır. Onun cinlerden olduğu her beyanı kesin olan Kur’an-ı Kerim’in haberlerindendir (18/Kehf: 50). Ezazil adı da öne sürülerek bu iddianın ortalıkta dolaştırılması doğrudan doğruya Şeytan’ın insanlara bir oyunudur. Aynı oyunu -yine Şeytan’ı aklamak adına- İblis ve Şeytan’ı ayrı kimlikler olarak göstermeğe kalkışanların sözlerinde de görebilirsiniz.

Oysa Kur’an-ı Kerim’in o sürece ilişkin ayetlerinin bir arada mütalaa edilmesi durumunda ikisinin aynı kimlik olduğu açıkça görülür. Kaldı ki, 17/İsra Suresinin 64’üncü ayetinde İblis’e “Onlara vaatlerde bulun..” denilişinin hemen ardından “Şeytan ancak aldatmak için vaat eder..” vurgusunun yapılmış olması, evet, bu iki ismin, İblis ve Şeytan adlarının aynı varlığa ait olduğunu belirlememiz için yeterlidir.

İkinci nokta: “Yasak Ağaç”a yaklaşma sırasında Âdem âleyhisselamın kendi iradesiyle hareket ediyor olmaktan dolayı o ana kadar “beşer” iken “insan” basamağına yükseldiği savı iki büyük yanlışı içeriyor.

“Beşer” olarak yaratılmış varlığın “halifelik”/insanlık katına yükseltilmesi, biliyoruz ki tüm isimlerin öğretilmesi/ruh üflenmesi ile gerçekleşmiştir. Birinci yanlış buradadır. İkincisi ise, irade noktasındaki yanlıştır. Gerek Yüce Allah’ın Âdem âleyhisselama bu ayak kayması olayının öncesinde “ahit” verdiğini bildirmesi ve gerekse “Cennet’te kalın/oturun” buyruğu sırasında izin, yasak ve uyarı gibi ancak irade ile bağdaştırılabilecek, açıklanabilecek sözlere muhatap kılınmış bulunması,  yolundaki haberin, onun irade sahibi oluşunun kanıtlarıdır. İrade sahibi olmayan birisi kendisine yönelik bir öneriyi nasıl değerlendirebilir de Yasak Ağaç’a yaklaşabilir?

Yasak Ağaç’tan tattıkları anda, Atamız ve Anamız, çıplaklıklarını fark ederler (7/Araf: 22; 20/Taha: 121). Fark etmek, biliyoruz ki bilgilenmektir; bilginin ilk basmağıdır.

Âdem âleyhisselâmın bilgi dolayımlı üçüncü dönüşümü bu fark edişle başlar. Cennet yapraklarıyla örtünmeğe çabalarlar. Bu aşamada Yüce Allah’ın “Ben size bu ağacı yasaklamamış mıydım; Şeytanın size apaçık düşman olduğunu bildirmemiş miydim?” sorusu ise, unutulmuş bir bilginin gündeme gelişi dolayımlı yeni bir dönüşüm başlatır. Tevbe dönüşümü.

Bunlara Yeryüzü’ne indiriliş sırasında verilen bilgileri ve yapılan uyarıları da ekleyecek olursak, Atamız Âdem âleyhisselamın yaratılışından itibaren bilgi bağlamlı 5 dönüşüm yaşadığını görürüz. Bu 5 dönüşümün, insanı Yeryüzü yaşamına hazırlayan bu dönüşümlerin Dünya Hayatında, bu günkü yaşamımızda nelere tekabül ettiğini araştırıp soruşturmak bizi belki de pek çok ilginç sonuçlara götürebilecektir. Ancak sözün çokça uzadığını, haliyle de vaktimizin yetmeyebileceğini göz önünde tutarak bu bahislere girmeyeceğiz.

Buluşma süreçlerini bizim Hac ibadeti vesilesiyle halen anmakta olmamıza karşın Atamız Âdem âleyhisselam ile Havva annemizin Yeryüzüne indirildikten sonraki zamanlar hakkında insanlığın yaşadığı ilk büyük sarsıntı diyebileceğimiz Habil ve Kabil olayına gelinceye de pek bir şey bilmiyoruz.

Yeryüzündeki ilk büyük devrim diye niteleyebileceğimiz bu olay, özellikle bizim konumuz bakımından büyük önem taşır. Yeryüzüne değişik bir “bilgi”nin tohumları bu olayla atılmıştır. Kabil kardeşini kendine/kendi inancına çağırmış, bu çağrısının kabul edilmesi için “kurban sunumu” ile olaya Yüce Allah’ın âlet edilmesine bile kalkışmış, direnişle karşılaşılınca vahyî öğretiden saptırıcı bu sırrın ortaya çıkması korkusuyla kardeşin kanına girmiş ve sonrasında da Yemen taraflarına giderek orada bu yeni “bilgi”nin toplumu kurmuştur. Yeni bilgiye göre biçimlenen/yapılanan yeni bir toplum.

Bunu nereden mi biliyoruz?

Kabil’in oğlu Hanok’un kitabından, onun öğretilerinin derlendiği kitaptan…   

Bu öğretide, temel olarak dört noktaya, -kendilerince- dört hakikate vurgu yapılır:

1. Evrenin bir bütün olduğu, belli bir düzene göre hareket ettiği, evrende görülen her şeyin ve doğal olarak insanın da Tanrı’nın bir parçası ve Yeryüzündeki yansıması olduğu..

2. İnsanın Tanrı tarafından kendisine üflenmiş olup da “bedene tutuklanan ruh”u arındırmak/yüceltmek/yükseltmek için Yeryüzüne gönderildiği..

3. Bunun için “yol”a girip, yolun öngördüğü yöntemleri, ancak bir öğretmenin/öğreticinin gözetimi/önderliği altında gerçekleştirebileceği..

4. Bu uygulamalar sonunda insanın melekleşeceği, sarsılmaz bir güç edineceği ve tanrıda yok olup tanrıda var hale gelerek kalıcılaşacağı, açık bir deyişle “tanrılaşacağı”…

Gelinen nokta, Âdem âleyhisselam ve eşinin Cennet’te bulunduğu sırada Şeytanın onlara vaat ettikleri -ama Cennet’i yitirmelerine yol açan- öğreti (7/Araf: 20; 20/Taha: 120).. Kabil’in kandığı ve onun soyundan Hanok’un öğretileştirdiği “inanç” bu.

Burada üzerinde durmamız gereken, hem bilgi üretimi hem de bilgi ve toplumsal dönüşüm bağlamlı yaklaşım bakımından büyük önem taşıyan bir nokta vardır: “Ruhu arındırmak.”

Hanok yepyeni bir şey söylemiyor. Hiç olmayan bir şeyi bilgi olarak üretmiyor. Yaratılış süreci ile ilgili son Kitap olan Kur’an-ı Kerim’de de aktarılan bir gerçekliği alıyor, ona yorum getirerek yeni bir anlayış ürünü yeni bir bilgi üretiyor. Bir başka deyişle farklı bir epistemoloji ortaya koyuyor.

Bu yönelimin nedenini çözümlemek hiç de zor değil.

Böylelikle ürettiği anlayışın temeline bilinen bir gerçekliği oturtuyor. Bu, kabul görmesini sağlayıcı bir yöntemdir.

Dahası: Bilgi için önce bir gerekçe veya gereksinim, sonra da yeni bir kaynak üretiyor. Gerekçe ve gereksinim “Bu dünyaya niçin gönderildik?” sorusunun yanıtı: “Bedene tutuklanan ruhu arındırarak onu ayrıldığı külli/tümel ruhla birleştirip kurtarmak ve böylece kurtuluşa ermek için..”

Uzatmayalım. Kestirmeden giderek belirtelim. Bu savla birlikte insanın yaratılış amacı da, dünyaya gönderiliş sebebi de değişik bir açıklamaya bağlanmıştır. Kurtuluş için, artık, Nebevî haberlerin öngörüleri değil, ruhu yüceltici yöntemlerin belleneceği bir yolun bilgisi esas olmuştur.

Diyebiliriz ki, Kabil baba yurdundan ayrılırken gerçek bilgiyi/vahyi terk etmek zorunda kalınca üzerinde yeni bir bina kuracağı “ruh” kavramına el koymuştur.

Bunun sonucu olarak da Âdem âleyhisselamın çocuklarından bir bölümü Nebevî bilgiyle yapılanmış bir toplumda yaşarken, diğer bir bölümü de ileride Bâtınîlik diye adlandırılacak farklı bir bilgiyle kendi toplumlarını oluşturmuşlardır. Artık Yeryüzünde iki ayrı kaynağa dayalı iki ayrı bilgi ve bunların yapılandırdığı toplumlar vardır. Ve haliyle de aralarında kavgalar sürüp gitmektedir..

Kabil oğullarının üzerine ilk seferi Şit âleyhisselam düzenler, onları dağıtır. Bir süre sonra toparlanıp daha geniş kitlelere ulaşırlar. İdris âleyhisselam onları tam bir yenilgiye uğratır, dağdaki önderleri yerleşim alanlarına inmek zorunda kalır. Ve, inançları da yer altına iner.

Asıl önemlisi çok korkunç bir strateji belirlerler. O gün bu gündür sürdürdükleri bir strateji bu. İzledikleri öğretinin Hanok’a ait olduğunu ve Hanok’un öğretisinin özüne sahip bulunduklarını öne sürerek sapkınlıklarını Nuh tufanına yol açacak ölçüde yaygınlaştırırlar.

Bu mal edilme olayına açıklık getirebilmek için burada kısa bir açıklama gerekiyor:

Tevrat’ta Hanok adlı iki kişiden söz edilir.

Birincisi, Kabil’in/Kain’in oğlu Hanok.. Âdem âleyhisselamın 3’üncü kuşaktaki torunudur (Tekvin, Bap: 4, Cümle: 17).

İkincisi ise, Yared’in oğlu 7’inci kuşaktaki Hanok’tur (Tekvin, Bap: 5, Cümle: 18).

Tevrat’ta açıkça belirtilmemesine karşın, İncil içinde yer alan “Yahuda’nın Mektubu”nun 14’üncü cümlesinde bu Hanok’un “elçi” olduğu belirtilir. Onunla ilgili olarak Tevrat’ta verilen bilgi ise, “300 yıl Allah ile yürüdü” (ki, bu ifadenin onun ‘elçilik” görevini gösterdiğini söyleyenler de vardır), 365 yaşında iken “gözden kayboldu; çünkü, onu Allah aldı.” diye özetlenebilir (Tekvin, Bap: 5, Cümle: 22–24)

Bu “gözden kayboldu, çünkü onu Allah aldı” ifadesi dolayısıyla, Müslüman Âlimler de, Kur’an-ı Kerim’deki “▪Kitapta İdris’i de an; o dosdoğru bir elçiydi. ▪Onu yüce bir yere yükselttik. (19/Meryem: 56 ve 57)” haberleri doğrultusunda Hanok’un İdris âleyhisselam olduğunu/olabileceğini söylemişlerdir.

Ve can alacı nokta: Adını andığımız kitapların, işte, “elçi” olan bu Hanok’a, yani İdris âleyhisselama ait olduğu öne sürülmüştür. İzledikleri strateji, bu…

Kendilerini mutlaka bir “elçi”ye nispet ederek hem tepkileri azaltmak, hem de inanmış kimselerin arasına sızarak onların inançlarını dönüştürmek doğrultusundaki strateji.

Yaşanan dönemdeki dinlerin kavramlarını alıp içini boşaltarak kendi inançlarını yüklemek ve sonra da “Asıl din/iman bizdekidir; biz gerçeği bulabilmiş kimseleriz.” diyerek insanları avlamak. Her dönemde ve her dinde uyguladıkları bir yöntem..

İlk dönemden bu yana toplumların dönüşümlerinde, biçimlenmelerinde, yapılanmalarında başlıca etken, belki de biricik dinamik olan “bilgi”nin iki ayrı kaynaktan gelme bu iki ayrı türünü tarih boyunca insanlık bağlamındaki yerine oturttuktan sonra, daha özel bir alana, köklerimiz olan İslâm âlemine geçebiliriz.

İslâm, söylemeğe gerek yok, Nebevî bir dindir. Yani bilgi kaynağı “Haber”dir. Yüce Allah’ın melekten elçiler aracılığıyla insanlardan elçi seçtiği kimselere ilettiği “Haber”e dayanan, bilgi ve bilgilenme için bu kaynağa dayanan bir öğreti. Burada inançları değil, bilgiyi konuştuğumuz için İslâm”ı da öğreti bağlamında alacağız.

Marifeti, yani özünü geliştirerek arada elçi olmaksızın gerçekliğin bilgisini alma yöntemini esas alan Bâtınî öğreti, İslâm’a sızmanın ilk denemesini daha Efendimiz âleyhissalâtvesselam yaşıyorken yapmış, ancak Dırar Mescidi’nin Yüce Allah’ın buyruğu gereği tahrip edilmesinden sonra kimisi firar etmiş, kimisi de yer altına sızmıştır.

Burada süreci uzunca anlatmaktan kaçınmış olarak diyeceğiz, hicretin iki yüz ellinci yılından itibaren “zahitlik” kisvesiyle kimi inananlara sızmalar vuku bulmuş, sonuçta İslâm Âleminde dört ayrı bilgi grubu ortaya çıkmıştır:

İslâm’ı başkalaştıranlar, İslâm’da başkalaşanlar, bu başkalaşanlara aklî delillerle karşı çıkanlar ve de bu üç grup karşısında da direnişe geçerek Nebevî öğretiyi kendi saffeti içinde sürdürmeğe çalışanlar.

İlk gruptakiler İslâmî kavramları alıp içlerini boşaltarak onlara Bâtınî anlamlar yükleyip piyasaya sürenler… İslâm kisvesi altında yepyeni bir dinin dailiğini, çağrıcılığını yapmışlardır dememiz kesinlikle abartma olmayacaktır.

İkinci gruptakiler, şiddetli bir fırtına estiren bu birincilerin etkisini azaltmak ve hatta yanlış yönlendirmelerinin önünü kesmek için -onların yaptığı gibi- onların kavramlarını alıp içini boşaltarak yeniden yükleyip, böylece Müslümanlaştırmağa çalışanlar. Niyet çok iyi olsa da onlara ait kavramların ismen bile olsa vize almış olması onların sızıntılarını artırmalarına zemin hazırlamış ve o kavramlarla ya da o kavramlara yönelik yapılan açıklamalar başkalaşıma yol açmıştır.

Üçüncü gruptaki -deyim yerinde ise- akılcılar ise, aklın güç yettiremeyeceği alanlarda bile akla söz hakkı tanımakla, adeta vahyî verimleri aklın onayına sunmuşlardır. Pek çok yanlış bilgiyi düzeltmiş, yanlış inancı gidermiş olmalarına karşın, akla her meydanda oynattırmaları kimi kavramların bozunuma uğramasına ve gereksiz tartışmaların gündemi işgalden öte bazı gerçekleri gölgelemesine yol açmışlardır.

Nebevî çizgide direnen dördüncü gruptakilerin ise önleri dört ayrı engelle kesildiği için koşamamış ve açılamamışlar ama sımsıkı kucakladıkları Nebevî öğretiyi günümüze -neredeyse olduğu gibi- taşımağa çalışmışlardır.

Duruma tam açıklık getirebilmek için bu dört engeli de pek ayrıntıya girmemeğe çalışarak sıralayalım:

Birinci engel: Ta tabiin devrinden itibaren vaaz kürsülerini işgale başlayan kıssacıların yönlendirmeleri ile kıssa aktarma üzerine kurulu bir dindarlığın önlerine çektiği set. Halk hep kıssa istemiş ve uyduruk kıssalar sebebiyle de boğazına kadar hurafeye batarlarken, andığımız kimseler Nebevî Öğreti doğrultusundaki gerçek bir bilgi yayımını yapamamışlardı

İkinci engel: Hicretin 75’inci yılında Abdullah bin Zübeyir’in Kâbe’de şehit edilmesinin ardından Emevi Sultanı Abdülmelik’in irat ettiği hutbede dile getirdiği “Bundan sonra konuşanın dilini keserim..” cümlesi bütün zamanlar ve mekanlarda bir Demokles Kılıcı gibi sallanıp durmuştur, gözlerin önünde.

Üçüncü Engel: Bâtınî inançlıların ve inançların sızdığı Tasavvuf ekollerinin iyi örgütlenerek güç kazanmaları sebebiyle bunların Nebevî öğreti ile bağdaşmayan yorum, düşünce ve inançları karşısında çoğu kere susulmuştur.

Dördüncü ve en büyük engel ise, İslâm Âleminin her yanında terör estiren Bâtınî inançlı örgütlerin, söz gelimi Karmatilerin hem dine hem devlete verdikleri zararı ortadan kaldırmak için Nizamül Mülk ve Gazali ikilisinin kurdukları Nizamiye Medreselerinde pişirdikleri Tasavvuf soslu devlet dinin şeklî hale gelmesiyle içtihat kapıları kapanınca, kimseler bilgi üretmeğe cesaret edememiştir..

İşte Osmanlı Uleması bu dört duvarla kuşatılmış olan Nebevî Öğreti varislerinin mirasçıları olarak tarih sahnesine çıkmışlardır.

Bu sebeple de ne Edebali, Tarık Buğra’nın kaleminden çıkan o muhteşem öğütleri Osman Gazi’ye iletebilmiş, ne de Genç Osman’ın Şeyhülislamı Esat Efendi ıslahat girişimini sonlandırabilmiştir.

Ayağa kalkan, sesini çıkaran herkes bu duvarlara çarpmış ve büyük bir bölümü de hayatını kaybetmiştir. Eş’ari Kelâmının Matüridi Kelâmı diye okutulduğu ve kimsenin tıs bile çıkaramadığı bir ülkede sağlıklı bir bilgi üretiminin ve bu yolla toplumu dönüştürmenin mümkün olup olmayacağını varın siz düşünün.

Bütün bu olumsuz görünümlü şartlara karşın, şaşılası bir durum, Osmanlı Devleti bir başka bağlamda da “bilgi üretimi”  ve “toplumsal dönüşüm” ilişkisi bakımından çok net gözlemler yapılabilecek bir gelişmeyi yaşamıştır.

Evet, söz çok uzadı. O yüzden bundan sonrasında özeti de özetleyerek gideceğiz.

Osmanlı Devletinin yaşamında üç evre vardır. Bu evrelerin adlarını sıralayacak olursak şöyle:

İlk evre: İlâyı Kelimetullah..

İkinci evre: Din u Devlet..

Üçüncü evre: Nizam-ı Âlem..

Bu evrelere koşut olarak Devletin durumu ise şöyle:

Yükselme Devri..

Duraklama Devri..

Gerileme Devri..

Daha ilginç bir koşutluk daha var:

İlk dönemde ulema, bugünkü deyişle din görevlileri devletten tamamen bağımsız. Ve de bakımsız.

İkinci dönemde Divan’a alınıyorlar. Ancak rey/oy sahibi olmayıp yalnızca danışman konumundalar. Konumun faturasını canıyla ödeyenler de az değil.

Üçüncü dönemde ağır işleyen bir süreç içinde de olsa Divan üyesi haline geliyorlar ve çöküş döneminde de “nazır/vekil/bakan” konumunu ediniyorlar.

Tabii hemen belirtmemiz lazım. Bu koşutluklarla ilgili olarak “bilgi üretimi” ifadesini kullanmış olsak da, bu gerçek bir bilgi üretimi değil, toplumu yönlendirmeğe yönelik slogan mahiyetinde bir söylemdir. Ve yine ekleyelim, dönüşen toplum değil, devletin kendisidir. Toplum, iradesi köreltilmiş bireylerden oluşmuş bir sürü gibidir.

Bir kez, o uzun tarih sürecinde bir kez toplumsal bir dönüşüm yaşanır gibi olmuş, hatta sultandan bile destek almış, ama toplumun tepesinde kurdukları saltanatlarının sarsılacağını gören mana aleminin sultanları harekete geçmekte gecikmemiş, halktaki uyanışa mı desek, toplumdaki dönüşüme mi her ne ise harekete öncülük edenlerin canlarını almışlardır.

Halkı hurafelerden kurtarıp, bilinçli kimseler haline getirme doğrultusunda bilgilendirmelerde bulunma yoluyla gerçekleştirilen bu büyük dönüşüm, tarihte Kadızadeler olayı diye anılan bu çıkış da “yangın büyümeden” söndürülmüştür. Hem de iftiralarla. Tarih kitaplarıyla günümüze kadar aktarıla gelen iftiralar.

Osmanlı’da andığımız evreler sonunda toplumun evrilerek geldiği yer neresi, bu evrilmenin topluma katkısı ne?

Sonucu söylersek, katkının ne olduğu da kolayca görülür. Sonuç halkımızın namazdaki duası: “Yarabbi padişahımın atını eşkin, kılıcını keskin eyle!”

Toplumun dönüşe dönüşe geldiği ya da getirildiği yer burası.

Ve açıktır ki, bu sağlıklı bir toplum değil, sağlıklı bir toplumsallık yok.

Eğer sağlıklı bir toplum ya da toplumsallık, toplum olma bilinci var olmuş olsaydı, Cumhuriyetin öğretmenleri toplumun yapısıyla bu ölçüde oynayamazdı. Toplumsal genler üzerinde bugün acılarını yaşadığımız ya da bir türlü kurtulamadığımız açmazlarımıza yol açan tahribat gerçekleştirilemezdi.

Evet, yaygın inançla pek de uyumlu olmasa da, ben, Cumhuriyet ile birlikte bir toplumsal dönüşüm yaşandığı kanısında değilim. Değilim, çünkü pek çok devrimlerin yapıldığı bu süreçte “bilgi” üretilmemiştir, “bilgi” çoğaltılmamıştır.

Bunun birkaç sebebi vardır.

Birinci sebep, Osmanlı dolayısıyla değindik, “kimlikli” ve “kişilikli” bir toplum yoktur. Güdülen bir kitle vardır ve güdülme genetik bir öze dönüşmüş gibidir. Bu toplumlarda bilgi değil, yönlendirme etkilidir.

İkincisi, Cumhuriyeti kuranlar, Osmanlı aydınlarıdır. O dönemin aydınlarında ise, bilgi üretimine yöneltici bir kendini bulmuşluk, kendine gelmişlik yoktur. Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” başlıklı kitabındaki telif çabalarına karşın, aydınların önerileri darmadağınıktır.

Üçüncüsü, Cumhuriyet için toplumu dönüştürücü bilginin temeli olsun diye oluşturulmuş bulunan Kemalizm, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, hatta Ankara Hukuk Fakültesi gibi çok ciddî kurumlar kurulmasına karşın bilimselleştirilememiştir, mesela diyelim ki Marksizm gibi “bilgi” doğuran bir ideoloji haline gelememiştir. Çünkü bunu gerçekleştirecek olanların büyük bir kısmı yukarıda sözünü ettiğimiz Osmanlı Aydınları olduğundan her biri kendi doğrultusunda yönlendirme çabası içine girmiştir.

Dördüncüsü, yine bir Osmanlı tavrı olarak Cumhuriyetten sonra da “yurttaş” değil, “tebaa” yetiştirilmesi cihetine gidilmiştir. Durmadan reformlar, düzenlemeler, yenilemeler yapılmasına karşın Cumhuriyet Maarifinde, Milli Eğitiminde suların bir türlü durulmamasının, belli bir karar tutturulmamasının da sebebi budur.

Bu dediğimizin olgunun açıklaması şöyle: Ne yapılırsa yapılsın istenen özelliklerde bir “tebaa” yetişmiyor; hiç kimselerin de “yurttaş” yetiştirmek gibi bir meselesi olmadığı için de kısır döngü sürüp gidiyor. Haliyle de bu yapıdaki bir maarifin öğretmenleri toplumsal dönüşüme öncülük yapamayacakları için ancak ve ancak kendilerine görev diye biçilmiş sürü kösemenliği konulunu aşamıyorlar.

Bilgi bağlamlı toplumsal dönüşümler, ancak gerçek bilgi ile gerçekleşebilir.

Gerçek bilgi ise, insana insanlığını kazandıran bilgidir. İnsanı iradesinde özgür kılan, bunu sağlayan bilgi.. Bu özellik yoksa öğretilen şeylerde o şey bilgi değil, emirdir, buyruktur; malumat değil talimattır. Bilgi değil, bildirimdir; uyulması gereken bildirim.

Bu yüzden, Cumhuriyetin öğretmenleri de bir toplumsal dönüşüme öncülük edememiş, ancak omuzlarına bir yük gibi bindirilen talimatların aktarılması, taşınması için ne yapılabilirse onu yapmışlardır.

Ve, onlar kimilerinin bilimsellik tafralarıyla öne sürdükleri üzere imama filan da yenilmiş değillerdir. Hem onların hem de imamların yenilgisi kamusal öğretici olan televizyon karşısındadır. Televizyon sayesinde dünyaya açılan insanımız, belki de tarihinde ilk kez, “insan”ı hecelemeğe başlıyor. Küllenmiş olan fıtratı arınıp ortaya çıkıyor. İnsanı insan yapan, kişilikli kılan iradesinin farkına varıyor. Fark edebildiği oranda irade gösterince de, bugüne dek kendisini gütmeğe çalışanlar panikliyorlar. Olayın gerçeği budur.

Dedi ve sustu…       

  

*Zübeyir YETİK

SAKARYA EĞİTİM-BİR SENDİKASI

BİLGİ VE TOPLUMSAL DÖNÜŞÜM SEMPOZYUMU

31.Mayıs.2009