URFA PARÇALANMIŞTIR*
Şu günlerde Urfa’da bulunan Fikir Adamı-Yazar hemşerimiz Zübeyir Yetik’in gazetemizi ziyareti sırasında ortaya çıkan imkândan yararlanarak yaptığımız sohbeti siz okuyucularımızla paylaşmak istedik. Aşağıda bu sohbeti sunuyoruz:
Veysel Polat:
Efendim, siz hemşerimizsiniz, 50’li ile 60’lı yılların son yarılarını ve 70’lerin ilk yarsını Urfa’da geçirmiş, sonrasında da senede bir iki kez Urfa’ya gelip gitmiş biri olarak şehrimizi nasıl görüyorsunuz; o günler ve bu günler, o günden bu güne geçen süre için neler söylemek istersiniz?
Zübeyir YETİK:
Belki, şöyle idi böyle oldu, şu yapıldı da bu yapılmadı, öyle değil de böyle yapılsa daha iyi olurdu türü çok şey söylenebilir. Ama, ben Urfa’ya baktığımda bunları değil de karşımda tam anlamıyla ve her bakımdan parçalanmış bir fotoğraf görüyorum. Bir kere şehir parçalanmış: Merkez ve varoşlar var, birbirinden kopuk ve hatta uzak. Sonra sosyal doku parçalanmış: Toklar ve açlar, dünyalığı yerinde bulunanlar ile dünyadan bizar olanlar, sırtı pekler ile ayağı çıplaklar, bir geleceği olanlar ile hiçbir geleceği bulunmayanlar biri diğerinin dilinden ve halinden anlamaz durumda ayrı dünyalarda yaşıyorlar.. Daha korkuncu zaman parçalanmış; Urfa’da yaşanan bir süre var da, sürüp giden bir süreç yok.. Sorunuzda zaman dilimlerini andınız; oralara ve buralara bakıyorum ve her bakışımda, Urfa’ya her gelişimde kendi kendime soruyorum: Hani Urfa ya da bunlardan hangisi Urfa?.. Doğrusu, bir gün, yanlışlıkla bir başka kente mi geldim diye şüpheye düşecek olmaktan korkuyorum…
Veysel Polat:
Bu vurgularınız güçlü bir nostaljiden, geçmişe duyulan şiddetli bir hasretten mi, yoksa korkunç bir hayal kırıklığından mı kaynaklanıyor?
Zübeyir YETİK:
Her ikisi de demek belki daha beklenen bir yanıt olabilir. Ama, ben hiç birisi diyeceğim.. Daha açık bir deyişle ikisinin de yokluğundan kaynaklanan bir duygu.. Urfa’da ne geçmiş kalmış, ne de geleceğin haberi, ümidi var. Evet; gerilere doğru uzayan bir zaman şeridi ile birlikte, en iyimser bir deyişle ileriye bakan bir perspektif var. Ama, ne o ne de öbürü Urfa’ya, Urfalıya ait.. Tesadüfen bu zaman parçasında ve bu coğrafyada yaşayan bir topluluk, dikkat ediniz buraya, kendisinin değil de buraların bir geçmişi olduğunu biliyor ve kendisine dair değil de buralara ait bir gelecek zamanın yaşanacağını görüyor; o da merak edip de bakacak olduğunda. Buralara ait bir geçmiş ve buralar için düşünülmüş bir gelecek; açık bir deyişle coğrafik bir bağlam, tarihsel değil. Çünkü, coğrafyanın geçmişi ve geleceği var görüntüde, insanın değil..
Veysel Polat:
Neyi nasıl görüntüleyerek böyle bir fotoğraf elde ediyorsunuz?
Zübeyir YETİK:
İnsanların beyinlerindekileri dile getiren sözlerini değerlendirdiğimde böyle bir fotoğraf oluşuyor. Kimileri bir geçmiş zaman rüyasına saplanmış, kimileri de bir gelecek zaman hayaline kapılmış.. Geçmişte olanların geleceğe dair tasavvuru yok; geleceğe uzananların ise, geçmişle bağlantıları.. Bunu geçelim; asıl korkuncu, kimi beyinlerde hem geçmiş hem gelecek var, ama bir diğeriyle, daha doğrusu beynin sahibiyle bağlantısız. Sanki beyinler ikiye ayrılmış ya da iki beyin taşınıyor da, bu beyin kendilerine ait değil, kendilerinin dışında.. Her iki telden çalıyorlar ama, kendi kişiliklerinde oluşturdukları bir ahenk yok.. Bu, insanın değil de, coğrafyanın geçmişi ve geleceği demektir; coğrafyanın geçmiş ya da geleceğine saplanıp kalmak…
Veysel Polat:
Bu olgunun kimi yansımalarından söz edebilir miyiz?
Zübeyir YETİK:
Şöyle diyelim: Kendinde geleceğe uzanma, onu kucaklama, kuşatma, sarıp sarmalama, yoğurup da biçimlendirme gücü göremeyenler geçmişin bataklığına saplanıp kalır. Yaşı ilerlemiş kimilerinin, çevrelerini usandıracak ölçüde, durmaksızın anılarını aktarmalarına yol açan tutumlarında olduğu gibi. Ya da, kendini onaylatacak, önemsetecek bir birikimden, bir kimlik taşıyıcılığından, buna dayalı bir kişilik duruşundan yoksun olanların bu açığı kapatmak için sözde geleceklerde kanat çırptıkları savında bulunuşlarındaki gibi.. Dikkat edilirse, her ikisinde de bir yetersizlik, bu yetersizliklerle güdülenme vardır. Tek bir kanatla havada kalabilme veya uçmağa kalkışma diyebileceğimiz olay.. Oysa, havada kalabilmek için de, uçmak için de iki kanada ihtiyaç vardır. Bu kanatlardan “gelecek” yoksa yere çakılırsınız, geçmiş yoksa “koyma akıl türü” emanet kanat alırsınız ve o emanet kanadı size vermiş olanlar da sizi kendinizin istediği yöne değil, kendilerinin istediği yere uçururlar, uçmağa zorlarlar. İlkinde yok olursunuz, ikincisinde ise var gibi görünmenize karşın kendiniz olmadığınız için yine yok olmuş olmaktasınız.
Veysel Polat:
Yani, Urfalıda bir yetersizlik, bir yeteneksizlik mi var; böyle bir kanıdaysanız, bunu neye bağlıyorsunuz?
Zübeyir YETİK:
Hayır, ne yetersizlik ne de yeteneksizlik. Yalnızca korkunç bir tembellik; vurdumduymazlık sınırlarını da aşan bir rehavet… Urfalı anlamına gelen “Rehavî” sözünü, bir tecahülü arif yaparak, bu rehavetle mi ilişkilendirsek acaba?. Bunda Urfa’nın ılıman ikliminin, engebesiz arazisinin, yumuşacık taşının ve kolayca yapışkanlaşabilir bir çamura dönüşen toprağının da payı var. Ama, asıl pay, insanı lezzete tutuklandıran ve yenilenlerin sindirilmesi için dinlenmeğe zorlayan Urfa Sofralarının zenginliği.. Çevresinde bir “edebiyat” bile oluşmasını sağlayacak ölçüde güçlü olan bu çeşitlilik.. Düşününüz, insanlar gruplar oluşturmuş olarak düzenli aralıklarla, üstelik sık sık bir araya geliyor ve bu bir araya gelişlerde kendine özgü söylemlerden oluşan bir edebiyatın beraberinde yalnızca sofra telaşı yaşanıyor. Ağız boşluğunu “kıyl-u-kaal” ve de leziz lokmalar dolduruyor.
Veysel Polat:
Hepsi bu kadar mı?
Zübeyir YETİK:
Değil elbet, belki bundan da önce anılması gereken bir de “izzet”e düşkünlük var. İzzet ve ikramı bir arada düşünürsek, bu tutumun da sofranın etkisinden hali olmadığını söyleyebiliriz. İzzetini çok önde tutmasından ötürü, Urfalı, ne yaptığından çok nasıl göründüğünü düşünüyor. “Ya derlerse?” sorusu onun elini ayağını bağlıyor ve bu sebeple de kendisi hep ve sadece “himmet”le yetinip “hizmet”i hep başkalarından bekliyor; bu hizmet ister bir görüş açıklaması, ister bir öneri götürme, ister danışma olsun, fark etmiyor. Ve, haliyle kendi içine kapanmağı yeğleyerek, eleştiride bulunmak üzere, meydanı başkalarına bırakıyor. “Söz dinlemiyorlar ki” mazereti ise, bir stepne gibi, hep yanı başında kullanıma hazır bulunuyor. Bu tutumun kendisine ve topluma dönen ağır maliyetini ise hiç mi hiç hesaba katmıyor..
Veysel Polat:
Ağır maliyetle neye işaret etmek istiyorsunuz?
Zübeyir YETİK:
İster Urfa’nın deyin, ister Urfalılığın can çekişmekte olduğuna vurgu yapıyorum. Ağır maliyet bu.. Bugün Urfa’da yaşayanlar Urfa’nın bir “şehir” yani “medine” olduğunu unutmuşlardır. Bir medine, yani medeniyet beşiği, medeniyet bucağı, medeniyet ocağı, medeniyet yurdu.. Bu unutuşla da medine olmanın gerektirdiği birlikteliği, uzlaşıcılığı, görüşmeyi, buluşmayı, dayanışmayı, halleşmeyi, yardımlaşmayı yaşamlarından çıkarmışlar, bu çıkarış sonucu oluşan açığın getirdiği rahatsızlıklarını gidermek için de, evet, yine sofraya sığınmış; onu kendileri ile gerçekler arasına perde ve bu gerçeklerin ortaya çıkardığı yükümlerini gözlerinden ve gönüllerinden gizleyici bir araç gibi kullanmağa başlamışlardır. Buna, biz, damak zevkinin verdiği hazla kendini uyuşturma da diyebiliriz. Bu yüzden de zengini fakiri, âlimi cahili, yaşlısı genci, büyüğü küçüğü, kadını erkeği, dinlisi dinsizi, hatta ahlaklısı ahlaksızı ile her inançtan ve her etnik kökenden gelen tüm kimselerin insanlık onuruna yakışır bir saygınlıkla altında yer bulduğu Urfalılık şemsiyesi parçalanmış; kimisi geleneklere sığınan, kimisi çağcıllaşmağa özenen, kimisi keyif çatacak mekânlarda bir hoş olduktan sonra yumuşak yatağında yatarken kimisi de aç karnının guruldamalarıyla umarsızlığını yastık, umutsuzluğunu yorgan edinip kinini besleyerek uykusuz sabahlayan kimselerin yaşadığı bir Şanlıurfa ortaya çıkmış ve onun başıboşluğu ya da içinin kofluğu yaşama egemen olmuştur. Bunu görmek için ne öteye ne beriye bakmağa ihtiyaç var; şu yokluklar, yoksulluklar, yoksunluklar içinde sancıyla kıvranan ya da gelecekte köşe dönme endişesinden başka kaygı taşımayan gençliği, caddelerin manen ve maddeten avaresi olan şu kesimi görmek yeterli.
Veysel Polat:
Peki, ne yapılabilir; neler yapılmalıdır?
Zübeyir YETİK:
Çok şey.. Burada, “neler yapılabilir” sorusunun yanıtı olarak çok şey diyorum.. Çizdiğimiz tablo ise, neler yapılmalıdırın yanıtını da içeriyor. Bunlar giderilmelidir. Bunların giderilmesi için bir seferberlik ilan edilmelidir. Seferberlik, bir olaya herkesin bütün gücüyle katılımı demektir. Bunun için sivil inisiyatif örgütlenmesi ciddiye alınmalıdır. Komşusu açken tok yatmamak küçük bir yerleşimde belki kişisel çabalarla gerçekleştirilebilir. Ama, nüfusu için milyon sayısının konuşulduğu bir yerde bu iş ancak sivil inisiyatif örgütleriyle yürütülebilir. Ve, bu alandaki örgütlenmeler için öncelikli olarak belediye, belediyeler gerekli desteklemede bulunarak öncülük yapmalı, ardından herkes katılımda bulunmalıdır. Alt yapı, üst yapı; eyvallah.. Ama, şu alt yapı üst yapı ifadeleri yerin altı ve üstü bağlanımından kurtarılıp, mutlaka gerçekçi bir temele oturtulmalı, üst yapıyı da biçimlendirecek olan sahici alt yapının Urfalılık değerleri ve bunun da İslâm öğretisinin verimi olduğu gerçeği göz önüne alınarak, “çorba evi” gibi tesellilerle de yetinilmeyip Urfa Medeniyetinin oluşmasında ve sürmesinde biricik “harç” olan bu bağlam yaşama geçirilmelidir. Böylesine bir uyanış ve diriliş hamlesinin Yüce Allah’ın dinini kendi tekellerine alarak “cemaat” adı altında semerelendiren kliklerin yol açtığı ayrımcılık ve bölücülüğün de önünü keseceğini, onlar eliyle parçalayıcı, dağıtıcı bir işleve sokulan dinin birleştirici ve bütünleştirici bir fonksiyonu gerçekleştireceğini düşünürsek, vurguladığımız noktanın önemi daha da iyi anlaşılır.
Veysel Polat:
Yani siz bir dinîleşme projesinin zorunluluğundan söz ediyorsunuz, öyle mi?
Zübeyir YETİK:
Hayır; ben yaşamımızın merhamet gibi, ahlakîlik gibi, insanlık onuru gibi, dayanışma gibi, yardımlaşma gibi, hoşgörü gibi, özveri gibi, dürüstlük gibi kalıcı ve geçerli değerler üzerine inşa edilmesini öngören bir uygulamanın zorunluluğunu dile getiriyorum. Gerek bu halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu ve gerekse bu değerleri topluma taşıyıp orada yaşatabilmenin en mükemmel biçimde ancak İslâm ile mümkün olabileceği gerçeğinden çıkarak bu değerlerin o yolla yaşama geçirilebileceğini söylüyorum. Bir İslâmlaştırma hareketi değil, İslâm’ı alana uzatarak insanlara kendi öz benliklerini anımsatma.. Dahası, Osmanlı’nın inişe geçtiği zaman diliminden bu yana kimilerinin el koyup tekel oluşturma girişimleriyle toplumsal çözülme ve çöküşümüzü hızlandırmada işlevlendirdiği, bugün de bunun evc-i balayı tuttuğu dinsel iddialı söylem ve öğretilerin de önünü kesecek bir çıkıştan söz ediyorum. Sürüleştirilmiş bir “dinin halkı” yerine “halkın dini”nden; değerlerinin farkında bulunan, kendi iradesine sahip, özgür düşünceli ve en önemlisi kendisi ile Yüce Yaratıcısı arasında kimseyi aracı edinmeyen, doğal olarak da “inanç” alanında kendisi kadar başkalarına da özgürlük tanıyan bir halktan söz etmek diyebiliriz buna.. Bir dinîleşme projesi değil de, Müslümanlığını hatırlama açılımı.. İster Urfa’nın deyiniz ister Urfalının, bu toplumun alt yapı sorunu budur ve bu alt yapı sorunu giderilmeden de, adına ister alt yapı ister üst yapı denilsin, her türlü yapı ve yapılanma için verilecek her emek bir süre sonra boyası kuruyup da dökülen bir makyaj olmaktan ileri gidemeyecektir. Hani, “önce insan” deyip duruyoruz ya, işte o..
Veysel Polat:
Bu görüşmeye fırsat verdiğiniz için teşekkür ederim.
Zübeyir YETİK:
Bu imkânı tanıdığınız için asıl ben müteşekkirim…
●
*Röportaj: Veysel Polat,
GAPGündemi Gazetesi,
5 Mayıs 2006