YALANIN BULUNDUĞU YERDE HUZUR VE BEREKET OLMAZ*

 

Bu yazıda son olaylara birkaç pencereden bakmağı deneyeceğiz.

Bu pencerelerden ilki, ülkede sürüp giden bir “yalan”ın egemenliği ya da güdümünü vurgulamak adına, “yalan”a düşülen ya da başvurulan kimi noktaların irdelenme yeri olacak.

Konuya şöyle girelim: Ortada bir “Devlet”, bu devletin bir “Anayasa”sı, bir de bu “Anayasa”nın uygulandığı savı ya da sanısı vardır.

Bu sav ya da bu sanı içinde bulunanlardan bir bölümü, “anayasanın bekçiliği”ne soyunmuş pozlarda –ve elbette, metne kendilerince anlamlar yükleyerek- buyurucu ve zorlayıcı bir tutumla onu bir güdümleme ve sindirme silâhı olarak kullanırken; diğer bir bölümü de –ve elbette, yine, kendilerince yorumlayarak- işbu metni bir sığınak ve tutamak gibi değerlendirmek istemektedirler.

Bir de, bunların yanında ya da ortasında veya arasında, kimi zaman ona, kimin zaman buna, kimi zaman da hiç birine kulak vererek veya vermeyerek bu ülkede bir devlet olduğuna, bu devletin bir anayasasının bulunduğuna ve işbu anayasanın da uygulanıyorluğuna inanan/inanmayan geniş halk, daha doğrusu bir yurttaş topluluğu var. Ötekiler ile berikiler çekişirken, itişip-kakışırken arada kalan, bu sebeple sürekli bir biçimde zarar gören ve bununla birlikte de günün birinde “anayasal haklara kavuşmuş olarak” özgür, barışık ve huzurlu bir yaşamı yakalayacağı ümidini taşıyan, ama hep de hayal kırıklığına uğrayan yurttaşlar topluluğu...

Hep hayal kırıklığı, neden; ortada bir “yalan” var da ondan… Bu, doğrusu, tam tamına bir “yalan” da sayılmayabilir. Yukarıda değindiğimiz üzere Anayasa metnine kendince anlam verme, onu kendine göre yorumlamadan kaynaklanan bir tür çarpıtma.. Ama, sonuçta, metnin kendisi ile yorumu arasındaki farka karşın yorum metin imiş gibi savlanınca ve bununla birlikte de metne sadakatten söz edilince, bu çarpıtma, toplum yaşamına bir büyük yalan olarak yansıyor.

Belki, bu bağlamda, Anayasa’da belirtilen “Cumhuriyetin Nitelikleri"nin bütün ögeleri üzerinde durulabilir ama, biz burada, özellikle çokça dile getirilen “demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti” vurgusuna değinmekle yetinecek; “yalan”ı/yalanları bu çerçeve içinde –ve bir iki cümle ile- ifade etmeğe çalışacağız.

İlk yalan, Anayasa’da “demokratik” bir nitelikten söz edilirken, devlet çarkının işleyişinde hiç de demokratik yollarla işbaşına gelmeyen ve üstelik yurttaşın denetiminden korunaklı kılınmış kimi odakların egemenliği biçiminde gözlenen “bürokratik” bir anlayışın etkinliği ve güdümünün varlığı noktasındadır.

Dilimizde tek bir kelime halinde “lâik/layik” olarak geçen kavramın, kelimeyi aldığımız Fransız dilinde “laïc/laique” kökünden gelme iki ayrı anlam çerçevesi vardır: Laïcité ve Laïcisme.. İlki, bir hukuk kavramı olarak “lâiklik” demektir; ikincisi ise, felsefî/ideolojik bir kavram olarak “lâikçilik” anlamına gelmektedir. Anayasa’da devletin nitelikleriyle ilgili bir hukuk kavramı olarak yer alan “lâiklik” kurumunun uygulamada “lâikçilik” biçiminde ve bir ideolojik inanç ilkesi olarak bütün bir yaşama dayatılmak istenmesi de, işte, ikinci yalanı oluşturmaktadır.

Bu iki noktadaki irdelemeden sonra, geriye kalan “sosyal bir hukuk devleti” üzerinde durmanın zait olacağı kanısı içinde diyoruz ki:

Yaşamımızın yalandan arındırılması ve böylece yurttaşların huzursuzluklarının giderilmesi için, Anayasa’daki Cumhuriyetin Niteliklerine ilişkin ibarenin “bürokratik, lâikçi ve ayırımcı bir yasa devletidir” olarak değiştirilmesi zorunluluğu vardır. Bunun gerçekleşmesi iledir ki, hem yurttaşlar demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti beklentisinden vazgeçip kaderlerine razı olacaklar, hem de andığımız uygulamayı yapanlar anayasal bir hakkı kullanmış olacakları için yurttaşlarca yadırganmayacak; daha önemlisi “yalan” ortadan kalkacak ve kesinlikle, topluma bir huzur gelecektir.

●●● 

İkinci penceremiz, birazcık tarihe açılıyor, o yana bakıldıktan sonra buraya dönen bir pencere:

Hayır, tarihsel olaylar üzerinde durmayacak, yalnızca (adını şu anda anımsayamadığım) bir tarih felsefecisinin bir belirlemesini aktarıp, ona dayalı bir iki noktaya değinmekle yetineceğim: “Bütün bir tarih, gizli örgütlerin kavgalarından ibarettir..”

Evet, öyle; ancak istisnası var: Yüce Allah’ın tümünü de selâmla andığımız Elçilerinin savaşımı.. Onlar da, yine “evet” diyerek sürdürelim sözümüzü, evet onlar da bu gizli örgütlerle, ama herhangi bir gizil/gizli öğreti ve örgütlenmeye ihtiyaç duymaksızın savaşmışlardır. Gizil öğretilere dayalı gizli örgütlenmelerle kulların kulu konumuna oturtulan insanlığın/insanların bu durumdan kurtarılarak özgür iradeli kişilikler düzeyini yakalayabilmesi için verilen bir savaş. İnsanın Yeryüzünde sınavda oluşu, özgür bir iradeyi gerektirmektedir de, ondan…

Bakılırsa, Batı’da da -İslâm etkili- aydınlanma sürecinde bu kavganın verildiğini görürüz. Kiliseye karşı aydınların başlattığı kavga, başlangıçta gerçekten de, dünyanın en büyük tarikatı ve dolayısıyla en büyük gizli örgütüne yönelik bir çıkıştır. Evet, “din”e değil, dini kullanan Kilise tarikatına karşı.. Şu var: Bu gizli örgütlenmeyle başa çıkabilmenin zorluklarını yaşıyorken, destek umdukları bir başka gizli örgüt olan Masonluğun pençesine düşmekten kurtulamamış, dahası onlara özgü gizil öğretiyi de içselleştirmişler ve haliyle de kavga bu düzleme oturmuş; aynı gizil inançları paylaştıkları halde, görünürde birinin din, diğerinin lâiklik bayrağını taşıdığı bu çatışma sürüp gitmiştir. “Laïcité” bu süreçte “Laïcisme”e dönüşmüş; Kiliseyle başa çıkabilme sürecine paralel olarak ancak geçtiğimiz yüzyılın ortalarına doğrudur ki, “Laécite” yeniden dile getirilir olmuştur.

Benzeri kavgaların bizim tarihimizdeki en yoğununa Selçuklular’ın son döneminde tanık oluruz: Devleti Hülagu’nun boyunduruğuna uyumlandırmak gibi bir görevi üstlenen Mevlevîler ile buna karşı çıkan Ahîler arasındaki kanlı savaşlar..

Nitekim, Osmanlı, buradan gerekli dersi çıkarmış; yapılanma sürecinde “kalemiye” diye anılan bürokrasiyi Mevlevîlere, “seyfiye” denilen askeriyeyi Ahîlerin bir uzantısı olan Bektaşîlere tahsis ederek bu kavganın önünü kesmiş; diğer tarikatlara da bugünün YÖK’ü gibi düşünebileceğimiz “ilmiye” sınıfını bırakmıştır. Şu var ki, “ilmiye” içinde çokça tutunamasalar da tarikat dışı din âlimleri de hep buluna gelmiştir. Osmanlı’da giden kelleri ve özellikle de Genç Osman Olayı ve benzerlerini anlayabilmek için, bu “taksimat”ı göz önünde bulundurmakta zaruret vardır.

Nitekim, işte, Genç Osman Olayı dolaylarında bu “denge”lerde kimi bozulmaların başlamasıyla birlikte ülke hep karmaşaları yaşamış, derken yeniçerilerin tasfiyesi ile Bektaşî kesim devlet içinde etkinliğini yitirince daha önce işbirliklerde bulunduğu Mevlevîlere yanaşmış, özellikle Nakşîlerin devlet içinde etkinliğinin artmasıyla birlikte bu işbirliği daha bir gelişmiş ve sonunda ülke Mevlevî-Bektaşî koalisyonu ile Nakşî “partisi”nin çekişme alanına dönüşmüştür. Ve, işte, Osmanlı’nın son dönemindeki olayları yerli yerine oturtmak için de bu ikili çekişmeyi göz önünde tutmak gerekir.

Derken, devlet içinde Nakşî hükümranlığının iyiden iyiye sarsılmaz bir noktaya gelmesi üzerine diğer kanat kendine “dış” destek aramak ihtiyacını duymuş, bu da, ülkeye mason localarını ve bu locaya sadakatin göstergesi olan kimi söylemleri taşımıştır. Bu yeni söylemlerin etkilerinin görülmesi üzerine de Nakşîler “muhafazakâr” bir söylemi öne çıkararak yerlerinde tutunmanın yollarını aramışlardır. Ve de, ülkede “din kavgası” ya da yakın zamanlardaki deyişle “lâik-antilâik” çatışmasının temelleri de buralarda bulunmaktadır.

●●● 

Cumhuriyet Dönemi’ne bakacağımız pencereye yaklaştığımız günlerde, işte, manzara budur.

Ben manzarayı böyle gördüğüm için mason locaları ile birlikte tekke ve zaviyelerin ya da tekke ve zaviyeler ile birlikte mason localarının kapatılmasını atılmış en hayırlı adımlardan biri sayıyorum.

Bu hayırlı adımlara, elbette, İslâm’ın temel kaynakları arasında bulunan kimi kitapların devlet tarafından yayınlanmış olması olayını da eklemek istiyor ve bu türden kitapların yayımının niçin devam ettirilmediği doğrultusunda kafama takılan sorulara yanıt bulmakta zorluk çekiyorum. Ve beynimde dolanıp duran yanıtların tümünü bir tek cümleye dökmekten de kendimi alamıyorum:

Acaba, kavgadaki taraflardan her ikisi de sahici anlamda bir İslâmlaşmayı kendi gelecekleri açısından tehlikeli gördükleri için buna meydan vermemek üzere bu çalışmanın durdurulmasını sağlamak amacıyla işbirliğine gidip, amaçlarına varabilmek için hatta kimi danışıklı dövüşlere girmeyi, kimi komplolar düzenlemeği mi göze aldılar? Böylesine bir çekişmenin ve doğuracağı sonuçların yönetime yansıması, yansıtılması sonucu mu yayınlar durduruldu?..Ve, böyle bir durum varsa, saflarda yer tutanların hepsi, elbette, bu amacın farkında olmayıp, bir bölümü iyi niyetle katılımda bulunmuş olabilir gerçeğini de vurgulamamız hakça olacaktır.

Bu, benim için cevabı olmayan bir sorudur ve konuya ilgi duyanlar tarafından araştırılmasında da zorunluluk vardır kanısındayım.

●●● 

Gelelim bir başka pencereye:

Andığımız iki kolun ya da eğer varsa -ki, muhakkak vardır- diğerlerinin kendi aralarındaki kavgalarının dışındaki bir başka kavgayı izleyebileceğimiz pencere, bu.. Evet; bunların kendi aralarındaki dışında bir başka kavgaları daha vardır ki, asıl onun üzerinde durmak gerekir:

Kolay anlatabilmek için çokça bilinen bir vurguyu aktararak söze başlayalım: Er kişi, her kişi ayırımı.. Biz bunu her ne kadar -genellikle- tasavvuf erbabının ağzından duymaktaysak da, onlar gibi gizli/gizil öğreti sahibi diğer gizli örgütlerin de insanlara bakışında bu ayırımcılık, böylesine bir seçmecilik vardır. Ve bu yüzden, bunlardan her biri, herhangi biri, tırnağı yer tutup da topluma boyunduruk atabilir duruma geldiğinde, o döneme dek ustaca bir gizlilikle sürdürdükleri ayırımcılıklarını açığa vurup, “her kişi”lerden tam bir teslimiyet talep edici kavgalarına başlarlar.

Bu, insanların kendileri gibi olması ya da kendilerine katılması için değil, kendilerine kölece teslim olmalarını sağlamak için verilen bir kavgadır. Onlar üzerinde egemenlik kurup, her birini itirazsız kul-köle edinme, bu konuma razı kılma kavgasıdır.

Demokrasi denilen süreç, işte bu köleleştirilmişlik olgusuna karşı çıkışın bir yöntemi olarak gündeme girmiştir, Batı’da.. Kilise Tarikatının boyunduruğundan kurtulduğuna sevinmek üzereyken Masonik Tarikatların pençesine düştüğünü fark eden Batı İnsanının, Nebevî açılıma giden yolları da kapatıldığından, insanlık onurunu yeniden kazanma arayışı içine girişi sırasındaki başvurduğu, uygulamaya koyduğu yöntem.. Elbette, “er kişi”ler bu yol üzerine de pek çok tuzaklar koymuş; klasik demokrasiydi, Marksist demokrasiydi, liberal demokrasiydi, sosyal demokrasiydi diyerek bu gidiş, bu yol üzerinde insanlığı oyalamanın bin bir yöntemini bulmuşlardır. Şu var ki, bu duraklardan her biri birer evre, birer aşamaya dönüşmekten de geri kalmamış, “doğrudan demokrasi”ye bir adımlık mesafedeki “katılımcı demokrasi” adının anılır olduğu bir düzey yakalanabilmiştir. Bu gün Batı, handiyse, buradadır.

Burada, yani, “er kişiler”in “her kişiler”den gelen “demokratikleşme” istemlerini karşılamağa çalışıyor görüntüsü içinde hala onları laf salatalarıyla oyaladıkları yerde…

Ülkemizdeki çekişmelere, kimilerinin merkez-taşra diye iki odağa oturtarak açıklamağa çalıştığı çatışmaya, bir de, bu açıdan bakmak gerekiyor.

●●●

Bir pencere de Kur’an-ı Kerim’den açalım:

Açalım dedim ama, bu çok uzun süreceğinden başka, bir de, sizinle Kur’an arasına girmiş olmamak için pencereyi aralayıp, açmağı size bırakılım:

Egemen güçlerle Allah’ın kulları arasındaki ilişkiyi, özellikle de Yüce Allah’ın bu doğrultudaki meramını anlamak üzere Kasas Suresinin ilk 6 veya ilk 14 ayetini açıp tekrar tekrar okuyalım bu pencerede…

●●● 

Ve, son olayları değerlendirici bir zemin oluşturduğumuz kanısıyla şimdi de pencerelerimizin icmalini yapalım:

Bu ülkede, elbette, Müslümanların kendi dinlerini öğrenmek ve öğrendiklerini yaşamak ve yaymak yolunda çabaları, çalışmaları, uğraşmaları, didinmeleri vardır.

Ama, açık ve kesin bir dille belirtelim: İslâm’ın kendisinin “devlet” olma amacı yoktur. Kur’an-ı Kerim devletin bireylere dayatacağı bir anayasa değil; tersine, inanmış bireylerin her yana, her yöne, her kese, her zaman ve her yerde öne süreceği bir referanstır. Özgür iradeli bireyin onurunu koruma ve kollamadaki referansı.. İslâm, bireyler tarafından olduğu ölçüde devlet tarafından da “kullanım”a kapatmıştır, kendini. Nasıl ki ruhbanlık yoksa, papalığa benzer şekilde “rahip-krallık” türü görev ve ünvanlar da öylece yoktur. Emirülmüminin Ömer’in belirlemesi doğrultusunda devlet başkanı yalnızca bir “emir”, yani devlet yönetimi katmanında bireylerin işlerini yürütmekle görevli halkın seçtiği bir “buyuran kişi”dir. İslâm bakımından “devlet” varılacak bir amaç değil, insanların özgürlük ve onurunu (isteyen, insan hakları diyebilir, bizce hakkın ilerisinde onur vardır) koruyucu ve güvenliklerini sağlayıcı bir araçtır. Bu yüzden, İslâm’ın devlet yapılanmasındaki biricik hedefi, tarih boyunca, “âdil devlet” söylemiyle dile getirilmiştir; bugünkü deyişle, “hukuk devleti”.. Ama, ideolojilerin içirtildiği “yasa”ların gölgesinde ya da güdümünde görünüşte bir “hukuk” değil; sosyolojinin deyimiyle “tabii hukuk”, siyasal öğretiler bağlamında “insan hakları”, Kur’anî adlandırmayla ise, “insan fıtratı”..

Ve, ama, Cumhuriyetin başlangıcında ağaran ufukları (yukarıda değinmiştik) kara bulutlar kaplayıp da, Müslümanlar “Allah” demenin bile suç sayıldığı bir ortam içine yuvarlanınca, evet, “dinlerini yaşamak” talebi içine girmişler ve bu talepler başta siyasetçiler olmak üzere pek çok mahfillerce, özellikle de onları siyasetçilere de pazarlamaktan geri durmayan “cemaat önderleri” tarafından semerelendirilmiş; olumsuz faturalar ise, hep halka çıkartılmıştır.

Ve, kendini “lâik” olarak tanımlamaktan daima kârlı çıkan bir kesim ise, “her kişi”ler olan halkı özellikle yönetimden dışlamak, elindeki egemenliği asıl sahibi olan halka kaptırmamak için, bu gidişata sürekli bir biçimde çanak tutmuşlar, halkla kavga edenler kendileri iken halkı kavgacı göstermişler ve her zaman da hedeflerine varmanın, halk üzerindeki sultalarını sürdürmenin bir yolunu bulmuşlardır.

Elbette, bu andığımız gruplar içinde samimi Müslümanlar da, samimi laikler de (dikkat: laikçiler demiyoruz) olmuştur. Samimi oldukları inanç ve düşünceleri doğrultusunda siyasetle, yazıyla, çiziyle, sosyal etkinliklerle, sivil inisiyatif örgütlenmeleriyle uğraşanların sayısı, elbette ve elbette, az değildir. Ama, ne var ki, gidişata hep ötekiler hâkim olmuşlardır, gidişatta hep ötekiler etkin olmuşlardır ve sonuçta şamarı yiyenler de hep Müslümanlar, Müslüman halk olmuştur.

Peki, niçin?

Bu sorunun cevabı için sanırım birkaç yazı gerekir; fakat, tek cümleye dökmek istersek, “Müslümanlar talep şaşkınlığı içinde bulunduğu için” diyebiliriz. Onları kullanmak isteyenlerce önlerine konulan ama hedef, ama “lütuf” türü şeyleri talip olunması gereken birer gerçeklik olarak algılama şaşkınlığına düştükleri ve bu şaşkınlık içinde kendi gündemlerini belirleyemedikleri için..

Yani, Kur’an ve Sünnet ile oluşturulması gereken mümin bir kişiliğe talip olmak yerine, geleneksel bir birikimi din olarak benimsemiş olmaktan ötürü Nebevî öğretinin sağlayacağı basiret ve ferasetten yoksunluk sebebiyle hep başkalarının güdümünde kalındığı için..

· 
*Zübeyir YETİK,

Nida Dergisi,
Haziran 2006; Sayı:107,