YARIM YÜZYILLIK BİR GEÇMİŞ*
Yıl 1957 veya 58.. Urfa Lisesi'nin bahçesinde, teneffüsteyiz. Elimde bizim kesimin dergilerinden birini, ya Büyük Doğu ya da Serdengeçti olacak, okuyorum. Birileri arkadan omzumu kavrayarak soruyor, suçüstü yapmışçasına: "Nedir o okuduğun?". Başımı kaldırıyorum. Aynı sınıftan, fakat ayrı şubeden olduğumuz Nihat Armağan. Fransızca derslerinde bir araya geldiğimiz için tanıyorum. Cevap vermek yerine elimdekini gösteriyorum. "Burada okuma!" diyor, "başına iş açarsın!". "Boş ver!.." deyip, başımı okuduğum dergiye çeviriyorum. Ama, Nihat'tan kurtulmak ne mümkün, sakız olup yapışmış, gitmiyor. Yine soruyor: "Bunları hep okuyor musun?" Haydi adam git başımdan yollu bir "Evet!.." diyorum. "Evde oku, evde!" deyip uzaklaşıyor..
Ertesi gün yine yakalanıyorum.. Yine benzeri konuşmalar.. Ve sonunda ekliyor: "Ben de bunları okuyorum.. Gel seni bir arkadaşla tanıştırayım. O da bizim gibi okuyor" Birlikte yürüyoruz, beni kendi sınıfından bir arkadaşla tanıştırıyor: Akif İnan..
Akif İnan ile biraz konuşunca ortak yanlarımızın çokluğunu görüyoruz. O da edebiyat derslerinde çok iyi, ben de.. O da şiir yazıyor, ben de.. Bu arada benim yerel bir gazetede takma isimle köşe yazısı yazdığımı öğrenince ilgisi daha çok artıyor.
Ve sonraki günlerde üçümüz bir araya gelip sohbet etmek istiyoruz, ama ne mümkün.. Her teneffüste benim kendi sınıfımdan, Akif'in de kendi sınıfından belalılarımız var. Edebiyat kitabı ellerinde ha bire ya vezin ya anlam soruyorlar.. Sonunda rahat sohbet edebilmek için, Nihat'ın önerisiyle, "sıra gezme"ye karar veriyoruz. Ve ilk sıramızı da Akiflerde yapıyoruz. Daha başkaları da var: Abdülkadir Billurcu, Hüsnü Ata, Mehmet Emin Balyan, Sabri Arslan, İbrahim Kızılgöl, Mithat Ali İnan.. Ve ara ara daha birkaç kişinin katılımıyla sıralarımızı sürdürüyoruz. Yayın az, kitap az, bize öncülük yapan bir büyük yok.. Kendimizi kendimiz yetiştirmek zorundayız. Bu yüzden bir program yapıyoruz. Gecenin ilk yarım saati, günlük konuları konuşacağız. Ardından bir saat hafta içinde okuduğumuz yazı ya da kitapları birbirimize aktaracağız. Sonraki birbuçuk saatte ise, konuşma ve tartışma yeteneğimizi geliştirmek için iki kümeye ayrılıp belli bir konuyu "münazara" formunda tartışacağız, konuşmalarımızı ayakta yaparak..
Bunu gerçekten uyguladık. Ama, Akif sonuna dek bizimle kalamadı. Maraş Lisesi'ne nakledildi. Bu, onun, sonraki zamanlarda bizimle onlar arasında köprü olacağı Maraş grubuyla, Nuri Pakdil, Erdem Bayazıt, Alaeddin Özdenören, Rasim Özdenören, Hasan Seyithanoğlu ile tanışmasına vesile olan bir gidiş oldu. Liseyi bitirdiğimiz yılın tatilinde ben şiirlerimi kitaplaştırmak istediğimde, Akif, önsözünü yazmak istedi ve öylece yaptık.
Derken, sanki plânlamışçasına, her birimiz bir büyük şehre gittik: Nihat İstanbul'a, Akif Ankara'ya, ben İzmir'e.. Nihat, Hilâl Yayınevinin başına geçti, İstanbul'da.. Akif Ankara'da Hilâl Dergisi'nin yönetimini üstlendi. Ben de İzmir'de gazeteciliğe başladım. Kimi derneklerin kuruluşunda ve birkaç derginin yayımlanmasında rol aldım. O yıllarda "milliyetçi-mukaddesatçı" diye adlandırılan kesim içinde özellikle "mukaddesatçı" kanadın gelişmesi ve güçlenmesi için uğraş verdim. Ama, bu dağınıklığımız hiçbir zaman kopmamıza yol açmadı, üçümüz hep tek beden gibi olduk.
1964'te hukuk okumak için Ankara'ya geldiğimde Akif'le beraberliğimiz sürekli oldu. Maraş grubuyla da o zaman (vicahen) tanıştım. Daha sonra benim 1966–1974 Urfa yıllarım başladı. İlişkimiz elbette ki sürdü. İstanbul'a yerleştiğimde, 1974'ten itibaren Nihat'la; 1976'lardan sonra ise HAK-İŞ Konfederasyonunu kurmak üzere sık sık Ankara'ya gidip orada çokça kalma imkânını bulduğumda da Akif'le hasret gidermiş oldum. Akif ve Maraş Grubu arkadaşlarla dikkate değer görüşme süreçlerimden biri de onların Yeni Devir gazetesine yazı yazmalarını sağlamak üzere yaptığım ikna turları sırasında gerçekleşti.
Akif'le asıl yoğun ortak çalışmamız ise, MEMUR-SEN dolayısıyla oldu. Bu Konfederasyona bağlı BEM-BİR-SEN Sendikasında problemler yaşanıyordu ve benim 1968'lerde memur sendikacılığı, 1976'larda ise ÖZ-METAL-İŞ ve HAK-İŞ'i kurmam dolayısıyla işçi sendikacılığı deneyimim olduğu için Akif bu sendikanın başına geçmemi istiyordu. Öyle de yaptık. Daha sonra MEMUR-SEN'in kongresi yaklaştığında benim de yönetime girmemi istedi. Ben ise, kendi sendikamda yoğunlaşmam gerektiğini, esasen sendikam için yaptığım çalışmalar ve geziler sırasında MEMUR-SEN için de çalıştığımı öne sürerek buna yanaşmak istemedimse de, Akif, "mutlaka yönetime girmelisin, sana ihtiyacımız var" diye ısrar edince, kabul etmek zorunda kaldım. Çünkü, o, artık hastalığın pençesindeydi ve ben yarım yüzyıllık arkadaşımı elbette ki kıramayacaktım. Öyle yaptık. Hastalığı ilerleyince ona vekâleten genel başkanlığı yürüttüm ve çok geçmeden de kendisini ebediyete uğurladık. Bu vesileyle ona rahmet diliyor ve bu anılarımı tazelememe imkân verdiğiniz için size de teşekkür ediyorum.
●
*Zübeyir YETİK,
Akif İnan'ın anısına hazırlanan
"Medeniyetin Burçları” başlıklı kitap..
Baskı yılı: 2004