YEL KAYADAN NE ALIR?..*
Salman Rüşdi adındaki bir yazar... Hani neredeyse kimselerin pek de tanımadığı bir romancı... “Şeytan Ayetleri” başlıklı romanı yayınlanınca “dine dil uzattığı” gerekçesiyle “katline ferman” çıkarılıyor ve birden bire gündemleri -günlerce, aylarca, hatta ola ki yıllarca- meşgul eden bir üne kavuşuyor. Parayla yaptıramayacağı bir reklam.. Medyada öne çıkarılan haberler ve bunlara dayalı “düşünce özgürlüğü” bağlamlı yorumlarla, evet, Salman Rüşdi atı alıp Üsküdar’ı geçerken, sonuçta zarar eden, cayırtı koparanlar oldu. Belki de hiç okunmayacak, bir süre sonra stantlardan geri çekilecek bir kitap ve dolayısıyla o kitapta öne sürülen saçmalıklar dünya kamuoyuna yayıldı gitti, Müslümanların da gönlü ezim ezim ezildi durdu...
Teslime Nesrin diye bir yazar... O da, haberlerdeki hangi ifade doğru bilemeyiz ya, kimine göre “Kur’an yeniden yazılmalı”, kimine göre de “Yeniden yorumlanmalı” diyesi olmuş diye, yine yer yerinden oynadı. Yine katline ferman çıktı. Aylar aşan süreler içinde gösteriler yapıldı, nutuklar atıldı. Elbette bütün bunlar habere dönüştü, tüm Yeryüzüne yayıldı. Böylece, Teslime Nesrin diye birileri sözü savı olan insanlar sınıfına adımlarını atarken, olan yine cayırtıyı koparanlara oldu. Çarpık görüntü sergileyip, aykırı resim vermiş oldular, “Özgürlük tanımaz kan dökücü Müslüman'” imajının daha bir pekiştirilen gölgesinin ağırlığı akında ezilir duruma düştüler.
Türkiye’de yayınlanan gazetelerden biri haber yapmıştı, Teslime Nesrin'in güncelliğinin çalkalanıp durduğu günlerden birinde. Uyanık muhabir “haber” yapacak ya... Kalkıyor dosdoğru -Müslümanlara inat için- “Şeytan Ayetleri” kitabını Türkçede yayınlama girişiminde bulunmuş olan Aziz Nesin’e gidiyor. Teslime Nesrin’in sözleri için ne söyleyeceğini soruyor. Ve Aziz Nesin’den ilginç cevap: “Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğuna ve değiştirilemeyeceğine, değiştirilmemesi gerektiğine inanılıyor. Eğer Teslime Nesrin, Kur’an’ın değiştirilmesi gerektiğini söylüyorsa, Müslüman değil demektir. Çünkü bir Müslüman’ın inancı böyle konuşmasına izin vermez.” Evet, aşağı yukarı bu anlamda konuşuyor, Aziz Nesin...
Söylenmek istenen açık, ama daha iyi anlaşılması için biraz daha açalım: Müslüman, Kur’an’ın değiştirilmesini isteyemez. Eğer bunu söylüyorsa, o zaman da Müslüman değil... Ve bu sözlerden çıkan sonuç: Müslüman olmayan biri Müslümanların Kur’an’ına ne karışıyor?.. Ve Müslümanlar bundan ne diye etkileniyor?..
Ama acıdır, biz bu kavrayışı gösteremiyor, Teslime Nesrin’in demesiyle sanki hemencecik Kur’an değişecekmiş; Teslime Nesrin öyle istedi diye kimileri eline kalem alıp da hemen Kur’an’ı yenken yazmaya başlayacakmış gibi cayırtılar koparmağa başlıyoruz. Biz, yani Müslümanlar.. Fetva çıkarıyoruz, konuşuyoruz, tartışıyoruz, bağırıyoruz, çağırıyoruz, yürüyoruz, gösteriler yapıyoruz, kan kokusu almışçasına kelle istiyoruz...
Yahu kardeşim bu kadından gelen ilgili rivayete bir bakalım: Eğer “yeniden yorumlanmalı” demişse, bunu hemen hemen herkes söylüyor. Değil de, "yeniden yazılmalı” demişse, işte, ortada Aziz Nesinin bile fark ettiği üzere Müslüman olmayan birinin Müslümanların Kitabına ilişmesi vardır. Ve bu da doğal olduğuna göre, bozulmaya hiç mi hiç gerek yoktur...
Aynı takım içinde görülen ve bu yazının yazılmasındaki asıl saik olan. Aziz Nesin’e gelince... O, ileri zekâsı başına bela olmuş bulunan bir kimsedir. “Yiğidi öldüreceksen öldür, ama hakkını da ver..” deyişi uyarınca hakkı teslim adına konuşmak gerekirse, yanında bahsettiğimiz diğer ikisinin adının bile anılamayacağı çapta büyük, bir yazardır. Edebiyat tarihinde yerini şimdiden almıştır. Ebu Cehil’in mürüvvetini, Hasan Sabbah’ın organizasyon dehasını, Kari Marks’ın düşünce tarihindeki yerini, Nazım Hikmet’in büyük şair oluşunu nasıl ki inkâr mümkün değilse, Aziz Nesin’in de bu yanını göz ardı etmenin de imkânı yoktur.
Şu var ki, özelliklerinden ötürü Müslüman olmaları için Efendimizin dua buyurduğu ikiliden birinin Ömer-ül Faruk olurken, diğerinin Ebu Cehil diye anılacak bir açmaza düşmesi olayında olduğu gibi, Aziz Nesin de üstün zekâsıyla Ömer olmak varken, zekâsının belaya dönüşmesi dolayısıyla -gördüğümüz kadarıyla- Ebu Cehil’in çizgisine oturmuştur.
Bu değerlendirmenin ardından hemen belirteyim ki, bana kalırsa, Müslümanların Aziz Nesin ile bir alıp veremediklerinin olmaması da gerekir. Bizzat kendisi “dinsiz” olduğunu söylediğine göre, sözlerine bakıp, “kâfir” yargısında bulunmaya bile ihtiyaç yoktur. Bu durumda da, Müslümanlara ve İslâm’a yönelik yazıp söylediklerini Müslümanlar olarak kaale almamak gerekir. Tıpkı, “dinime dahleyleyen bari Müslüman olsa” sözünde olduğu gibi. O, İslâm’ı benimseyiş bağlamındaki başarısızlığına kendince doyurucu gerekçeler üretmek için bile olsa, işte bu doğrultudaki yazıp söylediklerini yazıp söylemek zorundadır. Evet, sırf kendini tatmin için, bir bakıma psikolojik savunma mekanizmalarının işlevleşmesi gereği ve sonucu olarak böyle bir zorunluluk içindedir.
Peki, o konuşacak da biz Müslümanlar susacak mıyız, tepki göstermeyecek miyiz? Vallahi bu sorunun cevabı bizim durumumuza bağlı. Eğer dinimize ve kendimize güvenimiz varsa, tıpkı Bektaşi fıkralarında olduğu gibi, gülüp geçeriz. Değil de, İslâm’ın hemencecik çökecek çürük bir yapı, Müslümanlığımızın hemencecik sarsılacak bir bağlılık olduğunu düşünüyorsak, sosyal ve kişisel dengelerimizde büyük yer tutan bu “sistem”in ayakta kalmasını sağlamak umuduyla bağırıp, çağırırız. Protesto yürüyüşlerinde naralar atar, nutuklar çeker, alkış toplarız.
1500’lere merdiven dayayan yıllar boyunca, İslâm nice azgın düşmanlar gördü. Zekâsıyla azgın, zulmüyle azgın, hilesiyle azgın, çenesiyle azgın… Her biri binlerce Aziz Nesin sayılabilecek çapta adamlar… Ne oldu? Yel kayadan ne alır örneğindeki gibi onlar esti, ama İslâm yine de dimdik ayakta kaldı. Eğer bizler sahici Müslümanlarsak, İslâm’ın gerçeğine gerçekten sahipsek, inanın, şu Yeryüzündeki insanlardan bir milyarı bir araya gelse bile bir şey yapamaz.
Ama işte biz öyle değiliz. Her dağdan bir kesek örneği, antik dinlerden ve geleneklerden derlenen bir birikime İslâm diye sarılıp, Kur’an’sız bir İslâm’ı ayakla tutmanın çabası içindeyiz. Aziz Nesin’lere gerek yok, biz kendimiz zaten İslâm’ı kendimize benzetmiş bulunuyoruz; kendimizde olanı İslâm sanıp, öylece savunarak... Sonra da kalkıyor, zavallılığımızı, aczimizi, düşkünlüğümüzü, geri kalmışlığımızı örtbas etmek için sağa sola bağırarak zevahiri kurtarmağa çalışıyoruz.
Sivas’ta olan budur. Diğer yerlerde olanlar da... Bu, ebette, söz konusu olaylardan ötürü zulme uğrayanları kınamak anlamına gelmemekledir. Tersine, onları zulme karşı kollamak borcumuz vardır. Nitekim bu cümleden olarak Aziz Nesinin olaydaki tahrik payını da vurgulamak gerekir. Ama tahrikçilik gerekçesiyle Aziz Nesin’i asmak için değil de, “tahrik” unsurunu öne çıkararak “adalet”in tecellisine yardımcı olmak için.
Tahrikçilik gerekçesiyle Aziz Nesin’i asmak için değil diyoruz. Çünkü, Aziz Nesin, tahrik yapmaktan çok, bir tahrik unsuru olarak kullanılmıştır. Bu durumda, Aziz Nesin’i değil, ama Aziz Nesin’e duyulan öfkeyi bile bile onu çağırıp, onu bir tahrik unsuru olarak kullanarak halkı böylece tahrik etmiş olanları asıl tahrikçiler olarak görmek gerekir.
Bunu böylece belirttikten sonra, hemen ifade edelim ki, bir adamın bir yerlerde yaptığı konuşma bir başka yerdeki olaya bağlanıp yargılama cihetine gidilirse, açılacak bu yoldan herkes zarar görür. Tıpkı Malatya olayları dolayısıyla o günün belli başlı Müslümanlarının tümünün hapishanelere doldurulmasında olduğu gibi. Aziz Nesin’le bu kapı açılmak isteniyor. Razı olmayalım...
Ve Müslümanlar olarak da içinde bulunduğumuz hoş olmayan durumun hıncını başkasından çıkarma “yöntemi”ni terk edip, önce kendimizi suçlayalım ve bu duyguyla da Kur’an-ı Kerim’e yönelip gerçek Müslümanlar olmaya çabalayalım. Halk içinde sosyal, ekonomik, politik ve daha bilmem ne alanlarında etkin olmak için harcadığımız emek ve imkânın az bir bölümünü bile gerçek İslâm’a yöneliş için kulansak, inanın yetecek ve Aziz Nesin gibileri İslâm’a hasım sayacak bir konumda görmek ve göstermek biçimindeki zilletimiz sona erecektir.
●
*Zübeyir YETİK,
Vakit Gazetesi,
16.08.1994