YORUM HER ZAMAN GERÇEĞİ YANSITMAZ*
Yoldan geçen bur adamın dudaklarının kıpır-kıpır oynayışını gören kimselerden her biri kendince bir yargıda bulunabilir: Dua ediyor, şarkı mırıldanıyor, gördüğü olumsuzluklardan ötürü söyleniyor, sinirlendiği kimselerin yedi sülalesine okuyor, akıl hastasıdır da kendi kendine konuşuyor ve benzeri pek çok şeyler. Burada gerçek olan, adamın dudaklarının kıpır-kıpır oynamasıdır. Diğerleri yorumdur ve bu yorumlardan birbirine yakın olanlar olduğu gibi, taban tabana aykırı düşenler de vardır. Ve olabilir ki, bunlardan hiçbiri söz konusu değildir de, adam, bisküvi yemesinin ardından avurtlarına, damağına, diline, dişetlerine yapışan kalıntıları gidermeye uğraşmaktadır. Demek ki olay doğru, gözlem yerinde, ama bunlara dayalı yorumların, çıkarılan sonuçların tümü yanlıştır.
Bu yargılarda bulunanlar, gerekli bulurlarsa yorumlarını daha bir geliştirebilirler. Adama “Dua ediyor.” diyen, dindar birisiyse, gördüğü kimseye saygı duyar; dine karşıysa, “Eyvah, artık sokakları da işgal ettiler.” korkusuna kapılır. Şarkı söylediğini varsayan kimse, duruma göre, ya “Vay densiz herif..” der, kınar ya da diyelim ki “Bravo adama, bir şeyi umursadığı yok..” diyerek takdir duygularıyla ardından bakadurur. Çevredeki olumsuzluklardan ötürü söylenildiğini düşünen, buradan yola akıp adamı “haklı” gördükten sonra, ilk karşılaştığı tanıdığa dünyanın ipten kazıktan kurtulduğuna dair bir de konferans çekebilir. Adamın birilerinin soyuna sopuna okumakta olduğu görüşünde olan ise, yapısal olarak çok tepkici biri olacağından, gıyabında o adamla birlik olup, kendisi de başlar tanıdığı tanımadığı tüm kimseleri kalaylamaya. Akıl hastası olduğuna hükmedenlerden bir bölümü, “Eh, bu hale geldik işte..” diye ülkenin içinde bulunduğu felaketi, fecaati, fesadı, çöküşü bir kez daha anarak “sebep olanlar”a okurken, diğer bir bölümünün gözünde benzeri olaylar canlanır da aynı sonla karşılaşmamak için duaya başlar. Ve saire... Ve de bu değerlendirmeyi yapanlardan her biri adama ilişkin ayrı bir kanıya sahip olarak, adamı ve yaptıklarını bu kanıları doğrultusunda sorgular, yargılar, değerlendirir; iyi veya kötü bir örnek olarak anar ve sonra da bunun üzerine yeni-yeni yorumlar kurup, yeni-yeni söylemler oluşturmaya başlar.
Böylece, adamın yaptığı işin gerçekliği unutulup giderken, yorumlara dayalı değerlendirmelerle kurulan bir söylem ortalığa egemen olur...
HABİL VE KABİL KARDEŞLER
Geçenlerde Sabah’ta, Ahmet Tan’ın bir yazısı gözüme çarptı. Tan, “Politik etkinlik ve mal edinme hırsı yüzünden tarihin ilk kaydettiği kavga, Hazreti Âdem’in oğulları arasındaki kavga…” diye başlıyor, olayı Tevrat’tan alıntıladıktan sonra da, “Kabil’in korkusu, herhalde, Tanrı katında Habil’in etkinlik ve nüfuz kazanıp kendini ezmesiydi. Onu yok etmek istemesi, eşitsizliği ortadan kaldırmak içindi. Çünkü eşitsizlik özgürlüğün ölümüydü.” diyerek yorumunu bitiriyor. Bu yoruma göre, kardeş katili Kabil bir özgürlük savaşçısıdır.
Birden Ali Şeriati’nin de aynı konuda yorumları olduğunu anımsadım. Şeriati, “Âdem’in yaratılışı kıssasından, dinlere özgü insancıllık anlaşılabilir.” cümlesiyle başladığı konuyla ilgili konferansında, aynı koşullarda yetişen bu iki kardeşin olayını, çatışmasını, “tıynet ve fıtrat ayrılığı”na, “tarihte ilk dökülen kanın şehvet eseri olduğu”na ilişkin önceki yorumları irdeliyor. Ardından da “Bilimsel bir yaklaşımla bu iki farklı karaktere yönelmeli ve ortak olmayan faktör araştırılmalıdır.” diyerek “Kıssada ortak olmayan faktör, İş türleri; ekonomik konum ve uğraşlardır.” yargısına varıyor. Konuşmanın ileri aşamalarında “üretim sistemi” farklılığına oturtulan olay, Şeriati tarafından, “sınıfsal çelişki” açıklamasıyla noktalanıyor.
1967 yılında Tahran’da verdiği dizi konferanslarda özellikle Marksizm’i hallaç pamuğu gibi atan Şeriati, aynı konferans dizisi içinde bulunan “Âdem’in Yaratılışı ve Çocuklarının Kıssası” adlı bu konferansında, nasıl olmuşsa, Marksist bakış açısını öne çıkarıcı bir biçimde olayı “üretim sistemi” ve “sınıf çelişkileri” bağlamında ele alıp, yorumunu bu temel üzerine oturtmuştur. (Bakınız: Ali Şeriati, Öze Dönüş/Çeviren: Kerim Güney/Şafak Yayınları, İst, 1985)
İlahiyatla uğraşanlar, Kutsal Kitapları inceleyenler ve tarihçiler dışında pek çok edip ve sanatçının da ilgi duyduğu, psikanalizi Marksist yorumlara bağlamaya uğraşan çağdaş düşünür Erich Fromm’a varıncaya dek nice düşünürün de üzerine eğilmiş bulunduğu "Habil ve Kabil" olayı, gerçekten de, insana, topluma yönelik değerlendirmelerde temel bir ayıraç, tarih felsefesi bakımından bir “işaret taşı” niteliğini taşır. Bu yüzden, “insan” konusunu irdelemeye başladığımda, olay bütün ve büyük önemiyle benim de karşıma dikilmişti. Nitekim. “Yeryüzünde Kötülük Odakları” serisinin “Şeytan”dan sonraki ikinci kitabı, tarafımdan bu konuya ayrılmış, 1985 baskılı bu kitapta, Habil ve Kabil arasındaki olay, “inanç uğruna dökülen ilk kan” bağlamında irdelenmişti.
Olayların gelişiminden yola çıkılarak, kitapta, Ahmet Tan’ın kanısının tam tersine, Habil bir özgürlük kahramanı olarak öne çıkarılmıştı. 1990 baskılı “Siyasal Katılım” başlıklı kitabımda da Habil’in bu yanını vurgulandıktan başka, Kabil’in “araç kullanımı” ile edindiği güce dayanarak zorbalık yapma eğilimi üzerinde durulmuştu. Yine 1990 baskılı “Her Nemrud’a bir İbrahim”de, konu, “insanın insan üzerinde egemenlik kurma eğilimi” bağlamında bir kez daha vurgulanmış, 1992’de yayınlanan “İnsan Yüceliği” başlıklı kitabımda da “insanların arasını ayırma, birini diğeri üzerine egemen kılma ve bunu sistemleştirici türetilmiş dinlerin geliştirilmesi” zemininde değerlendirerek, Habil’in ilk özgürlük kahramanı oluşu gerçeği pekiştirilmişti.
YORUM FARKININ SONUÇLARI
Dikkat edilirse, aynı olay, önceki nesiller tarafından "kadına göz dikme" bağlamında yorumlanmışken, Ali Şeriati, işi, üretim sistemi bazında değerlendirmiştir. Bizim “iman, irade ve özgürlük” bağlamında yaptığımız değerlendirmelerde, Habil bir özgürlük kahramanı, Kabil ise bir zorba konumundayken, Ahmet Tan, tersine, Kabil’i özgürlük kahramanı olarak görmüştür. Aynı olay birbirinden çok farklı sonuçlara ulaşmıştır, yorumlar dolayısıyla.
Bu durum, yorumda bulunan kişinin dünyaya bakışını biçimlendiren temel inançların, bağlı bulunduğu inancı oluşturan ilkelerin farklılığından doğmaktadır. Aynı olay (veya olayımızda olduğu gibi aynı ayet ) yorumcunun ana eğilimi doğrultusunda farklı sonuçlara varmaktadır, vardırmaktadır. Daha pek çok örneklerle pekiştirilebilecek olan bu durum, bizi, yorumlanan olayın (ya da ayetin) gerçek olmasının onun yorumunun da doğru olmasına kanıt olarak gösterilemeyeceği doğrultusunda bir ayıraca sahip kılmaktadır.
Buradan kalkılarak, “din” diye gösterilen, anlatılan, aktarı an pek çok şeyin "ayet" ve "hadis" anılsa bile, gerçek “din” olmayabileceği sonucuna ulaşmak da yanlış olmayacaktır. Peygamberlerin getirmiş bulundukları dinlerin tümünün açıkça ret ve inkâr edilmeksizin ve yalnızca “yorumlar” yoluyla asal çizgisinden uzaklaştırılıp, böylece bozunuma uğratıldığı gerçeğini, gerçekten de, tarihlerde de izlemek mümkündür. Bugün, sözgelimi, Yeryüzünde bilmem kaç milyar Hıristiyan varken, İsa âleyhisselâmın dininin ortadan kalkmış bulunması da, işte, Kilise Babalarının kendi yorumlarını dinin yerine koymalarındandır. Bizim sahici Müslümanlığı bir türlü yakalayamayışımızın temelinde de, yine, eski dinlere göre yapılan yorumların “din”e oturtulmuş olması olgusu yatmaktadır. İleride yine döneceğiz, inşallah...
●
*Zübeyir YETİK
Vakit Gazetesi,
23.08.1994