YAZIYA DÖKÜLMÜŞ BİR HESAPLAŞMA:
ZÜBEYİR YETİK *
Anılar kuşlar gibidir / Dal ister konacak...
Oktay Rifat
Ahmed Davutoğlu 'Hatıratlar: Toplumun Hafıza Kayıtları' başlıklı yazısının girişinde hatıratların, toplumsal yaşamı anlamak bakımından sundukları imkânlara değinir: “Hatıratlar sadece kişilerin değil, toplumların da hafıza kayıtları gibidir. Belli bir dönemle ilgili gözden kaçan en ince özellikleri hatıratlardan yakalayabilir, o özelliklerin arka planına en açık bir şekilde yine hatıratlarla nüfuz edebilirsiniz. Çok geniş çaplı ele alınsa bile inceleme eserleri çoğu zaman bu arka planın ipuçlarını yakalamakta yetersiz kalırlar.. çünkü inceleme eserlerinde metotla ilgili kaygılar incelenen konuyu da belirgin şekilde etkileyebilir. Hâlbuki hatıratlar bu konuda en sadık yardımcılardır; çünkü hatırat yazarları gerçekleri ne ölçüde gizlemek isterlerse istesinler, dönemlerini kendi kişiliklerinde aksettirmekten uzak kalamazlar. Bu sebepledir ki insan hatırat okurken çoğu zaman bir kişinin şahsiyetinde belli bir dönemi yaşamak üzere zaman tüneline girmiş hissiyatına kapılır.
Hatıralar bir ölçüde sözlü edebiyatın nakilci geleneğinin kitabî tekniklerle ferdî düzeye indirgenmiş şeklidir. Aradaki en önemli fark, ilkinde olayların objektif sıralanışının ve kronolojik kaygının, ikincisinde ise yorumculuğun ağır basmasıdır.” (Davutoğlu; 1986:3)
Serbest Çağrışımlı Hatırat Notları
Yakın tarihimizin önemli düşünürlerinden, gazeteci, yazar ve sendikacı kimlikleriyle bir dönemin en etkili isimlerinden biri olan Zübeyir Yetik, 66 yıllık bir zaman sürecinde yaşadıklarını toplumla paylaşmaya karar vererek hatıralarını gün yüzüne çıkardı(1). Geçmişten Notlar adıyla yayımlanan bu önemli hatıra kitabı, kişisel bilgilerden ziyade yakın tarihimizde yaşanmış pek çok siyasi ve kültürel olayın arka planını öğrenmemize katkıda bulunuyor. Geçmişten Notlar’ın başlıca kaynağı, yazarın, kendi anılarından anımsadıklarının hatırat yazımının tekniklerine tümden bağlı kalmaksızın anlatma isteğidir. Bu anılar yazarın hayatı üzerinden Türkiye’de İslami uyanış sürecinin nerelerden ve nasıl süzülüp geldiğini ortaya koyan ilk anılardan olması nedeniyle de ayrıca önemli.
Geçmişten Notlar kitabı gerçekten adıyla tam uyumlu bir yapıttır. Çünkü bu kitap bir anı kitabı değil, salt bir notlar kitabı ise hiç değil. Ama bu kitap anıların ışığı çerçevesinde Zübeyir Yetik’in kimi düşüncelerini, kimi önerilerini ve kimi yargılarını yansıtıyor. Adeta bu kitaplarda anılarla düşünceler, notlar iç içe, bir kuyumcunun titizliğiyle işleniyor. Yetik'in, doğduğu Urfa’dan başlayıp içinde bulunduğumuz yıllara değin anılarını kapsıyor. Yazar, çocukluk ve gençlik dönemine ilişkin anılarını, güçlü belleğiyle, ince ayrıntılarla donatıp, akıcı bir söylemle sunuyor. Hatıralarını yazmaya, önceleri bir tür nefis muhasebesi yapmak, kendisini hesaba çekmek için başladığını belirten Zübeyir Yetik, daha sonra gerçek bir hesaplaşmanın ancak insanlara hesap vermekle mümkün olabileceğini fark ettiğini belirtiyor. Bu nedenle kaleme aldığı hatıralar, hem bir nefis muhasebesi hem de topluma hesap verme niteliğine dönüşen ilişkiler ve olaylarla dolu. Zübeyir Yetik, Geçmişten Notlar’da, hatıra kitaplarının bilinen formatı olan kronolojik bir sırayı gözetmemiş. Hatıraların birbirini izlediği, hatırlandıkça anlatıldığı bir yapıda kaleme alınmış. Yetik, anı nasıl yazılmalı, neresinden tutulmalı, neyi, nasıl, ne kadar anlatmalı, bu soruları çengel edip kafasına fazla takmamış. Kendi anı anlayışını irdeliyor ve bunu okura da bildiriyor.
Bunu anıların girişinde yer alan “Selâm İle..“ de şöyle açıklıyor Yetik: “Evet; önceleri bir tür nefis muhasebesi yapmak, kendimi hesaba çekmek amacıyla kaleme sarıldım. “Kayıt altına alınmış”, yazıya dökülmüş bir hesaplaşma bana daha ciddi olacakmış gibi geliyordu. Bunda, belki de, kaleme yakınlığımın. yazarken daha iyi hatırlama ve düşünme alışkanlığımın da payı oldu.. Sonra, kendimle gerçek bir hesaplaşmamın, ancak, insanlara hesap vermekle mümkün olabileceğini fark ettim. Böyle bir hesabı verebilmem ise, hesap verilenlerin değerlendirmeleri sürecine açıklık kazandırmak için, kendimi anlatmamı gerektiriyordu. Bilinmeyenin hesabı yapılamazdı, çünkü.. Böylece, işin ucu, kendimi anlatmama, tanıtmama çıktı. Bu bağlamda da yaşanmış olanları aktarırken, kimi isimleri anmak zorunda kaldım. Şu var ki, bu anış, benim dışımdaki kimseleri yargılamak değil, kendi hesabımı vermek amacını taşımaktadır. Olayları aktarmak, onlara katkıda bulunanları da belirtmek zorunluluğunu getirdiği için ve sırf bu sebeple, kimi kişilerin adının anılması bir tür mecburiyetten kaynaklanmıştır. Belki onlar için birer kod adı vermem daha uygun görülebilirdi, ama böyle yapmak lüzumsuz bir merak ve araştırma isteğinin yanında tahmine dayalı zanlara da yol açacağı için daha da büyük bir yanlış olurdu... Yoksa, adı geçenlerden -dost ve kardeşlerim hariç- büyük bölümü olaylar sırasında süje/fail/özne rolü oynamış olsa bile benim öz ve özel yaşamım içindeki gerçek yerleri birer objeden, takdirin kazası sahnesindeki birer eşyadan ibarettir; ve, eşyayı yargılamanın da anlamı yoktur.(...)
“Bu, “notlar” alışılageldiği üzere, belli bir tarihten başlayıp kronolojik sıra gözetilerek kaleme alınmış olan bir “hatırat” değildir. Hatırlanan kimi olayların, elim değdikçe, kaleme alındıktan sonra bazen kronolojik sıradaki yerine, bazen konu yakınlığı içinde bulunduğu başkaca olaylar arasına oturtulması, bazen de lafın lafı açması sonucu kimi olayların birbirine ilintilenmesi suretiyle yazılmaktadır. Bu bakımdan arada mutlaka boşluklar ve değinilmemiş olaylar olacak, dahası kimi olaylar belki de, zaman sıralaması bağlamında çok “alakasız” gibi görünen yerlerde anlatılacak; ancak, zaman içinde yazılan bölümlerin yerli yerine oturtulmasıyladır ki, ne kadarıyla tamamlanıp toparlanabilirse o kadarıyla yazılmış olacaktır.” (Yetik; 2008: 13-14)
Dolayısıyla yazdıkları, bütün hatıratlarda olduğu gibi nesnel bir çalışmanın ürünü değildir. Ama yazarın penceresinden, Müslümanların tarihindeki bir evrenin, özellikle yetmişli yıllardan itibaren içten bir anlatımıdır. Bu evreyi bizzat yaşadığı ve kimi oluşumların yanında/içinde aldığı için, ne kadar öznel olursa olsun, anlattıklarının şu anda yaşanan kimi sürekliliklerin anlaşılması için bazı ipuçları verdiğini ve bu işin nedenini niçinini gözler önüne serdiğini sanıyorum.
Göze Çarpan Birkaç Nokta
Kitabında, Milli Gazete'ye ilişkin düşüncelerine kapsamlı sayılacak bir biçimde değinen Yetik, bilindiği gibi öyle sıradan bir kişi değil. Gazetede yöneticilik yapmış biri. Birinci ağızdan, bir kez daha öğreniyoruz ki, Yetik, gazetede Erbakan’a kayıtsız şartsız biat etmeyişinin ağır bedelini ödemiş. Özellikle Milli Gazete’deki kimi anılarını vererek başlıyor; yer yer kendi düşüncelerini açıklıyor. Hafızasının imbiğinden geçen keskin mantık gücüyle yalın yargılara varıyor. İlk olarak 1974 yılının Eylül ayı başlarında Milli Gazete’de genel yayın müdürlüğü görevine başlayan Yetik aynı zamanda birinci sayfa yazarlığını da üstlenmek durumunda kalır. Sahici anlamda yalnızca üç gün o da kısmen genel yayın müdürlüğü yapabildiğini belirten Yetik yaşadıklarını şöyle anlatıyor “Her gün bizim gazeteyi hazırlamak için toplantı yaptığımız saatlerde, hatta gazeteyi hazırlamışken Ankara’dan bir telefon gelir ve Necmettin Erbakan’ın yayın danışmanı Reşat Bey, “Hocanın talimatlarını teleksle iletiyorum; sayfaları ona göre düzenleyin” derdi. Teleksten sayfanın tamamına yakın bir bölümünü alır uygulardık.” Bu kısıtlayıcı tutuma rağmen görevi sürdürmesini şöyle açıklıyor Yetik: “Hemen hemen ayda bir kez, bazen daha fazla, Erbakan ile görüşmek için Ankara’ya gider, Hasan Aksay ağabeyin de gazete sahibi sıfatıyla katıldığı birkaç saatlik toplantılarda gazetenin durumunu görüşürdük. Her seferinde Erbakan, “100 bin satmalıyız..”der, ben de bunun gerçekleşmesi için gerekli şartları sıralar ve bu şartların başında da tam anlamıyla yetkilerimi kullanmam gerektiğini vurgulardım. Ve, her seferinde Erbakan tam yetkili olduğumu söyler, Hasan ağabeye de bunu sağlaması için talimat verirdi.
“Ama ben İstanbul’a geldiğimde Ankara’nın yayın talimatlarının sürmesi bir yana, idari kısım da sürekli biçimde uyguladığı kısıtlayıcı tutumundan vazgeçmezdi. Hasan ağabeye yaptığımız hatırlatmalar da, onun bizi onaylayıcı ve ümit verici sözlerine karşılık, uygulamada bir yarar sağlamaz ve bu bir kısır döngü halinde sürerdi. Erbakan ile her görüşmemizden bu kısır döngünün kırılacağı umuduyla ayrılıyor olmamız, olayın sürgitini sağlardı.
“O gün için hem davama hizmet ediyor ve hem de daha iyi bir hizmet umudu içinde bulunuyor olduğumdan ötürü de, bu gidişi sürdürmeği uygun buluyordum (Yetik; 2008: 211-12). Bu satırlar bir yandan, anıların yaşanmış bir ömrün izdüşümleri olduğunu, öte yandan ciddi ve tutarlı anıların sadece kendi ömürlerinin ilginç öyküleri oldukları için değil, günümüze ve geleceğimize deneyimler sundukları için de değerli eserler olduğunu kanıtlayan örneklerdendir. Milli Gazete yazarlarının başlattıkları bira karşıtı kampanya hem yöntemi hem de sonucu bakımından anılmayı hak ediyor Yazarların hepsi yazılarının yer aldığı sütuna yazı ermiyor. Sütunlar beyaz yani yazısız çıkıyor. Hazırlanan ortak bildiri de, atına bütün yazarların imzası konularak iri puntolarla son sayfaya yerleştiriliyor. Yetik’in, çok etkili olduğunu ve gazetelerde bira reklamlarının yasaklandığını belirttiği bu eylemi, 27 Mayıs 1960 darbesi öncesinde kimi gazetelerin yazı yayınlamadan sütunları kapkara boyayarak basmalarından esinlenerek ortaya çıkarması da ilginç. (Yetik; 2008.:239)
Anılar, adı üstünde, anıların sahibi olan kişiye odaklanır, yani bireye. Ama Zübeyir Yetik’te bireyin durumu, toplumun durumuyla sürekli ilişkilenir, iletişim içindedir, iç içedir. Dolayısıyla anıların sahibi bireye, onun yaşadığı çağın toplumundaki durumlar da yansır durur. Milli Gazete’de yaşadıklarını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde yaşadıkları, iş bitiricilik, yemleme ve adam kullanma özelinde anlattıkları, Yetik’in anı yazmayı bir sorumluluk haline getirdiğini kanıtlamakta. Yaşadıklarını, kendine, bu anıları okuyup inanacak olan okuyucuya saygısı varsa insanın, yalansız dolansız yazmalı anlayışından hareketle hem kendisiyle hem de birlikte olduğu insanlarla yüzleşmeyi esas alan bir tutumla yazmış. Gerçekten de bunu bir ilke olarak uyguluyor yazar. Bu anıları okuyunca, İslami uyanışa gerek fikri gerekse hareket bakımından emek vermiş bir yazarın, iç ve dış hallerinin ipuçlarını yakalıyor, kişiliğinin izini sürüyoruz. Tasavvufla ilişkili olarak anlattıklarını biraz genelleyerek aktarmış Yetik. Tarikata giren arkadaşlarının kimler olduğunu açıklamamış. Ne var ki bu arkadaşlarının ilgi alanlarından hareketle kimler olduğunu çıkarmak o yılları bilenler açısından pek de zor değil: “O güne dek, ülkenin ve dünyanın sorunlarından söz açan, sanat ve edebiyattan, bilimden bahseden, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdeki hükümleri dile getirerek değerlendirmeler- de bulunan ağızlardan, artık yalnızca mürşitlerinin menkıbeleri dökülüyor, hele bir ikisi bir araya geldiklerinde bu menkıbeler “yok seninki, yok benimki’ türü laf yarıştırmalarına dökülüyor ve konuşmaların “uygun’ yerlerinde de şeyhlerin fotoğraflarının cüzdanlardan çıkarılarak sergilenmesi suretiyle, sanki savların pekiştirilmesi cihetine gidiliyordu. Ortam bir bakıma köy kahvesindeki havaya bürünüyordu.”(Yetik; 2008:246-47) Buradan hareketle Yetik’in Akif İnan, Cahit Zarifoğlu ve arkadaşlarının tasavvufi tercihlerini, yorumlarını, yaklaşımlarını anlayamadığını ve paylaşmadığını, bu konuda eleştirel bir tavra sahip olduğunu söyleyebiliriz. Zübeyir Yetik’in 1992’de yayınlanan ve bu tartışmalarla yakından ilgili olduğunu düşündüğüm İnsanın Yüceliği ve Guenoniyen Bâtınîlik (2) adlı eserinin yazılış serüvenine ilişkin ayrıntılı aktarımların hatıratında yer almayışı kanımca bir eksiklik.
Yetik’in anılarında dikkatimi çeken noktalardan biri, İran’a ilişkin değerlendirmeler. İlk okuduğumda oldukça şaşırttı beni bu satırlar. En azından ondan beklemediğim yargılar ya da tespitlerdi bunlar. Biri 1975 yılında, diğeri 1993 yılında olmak üzere iki defa İran’a giden Zübeyir Yetik, Şah dönemi ile ilgili bütün eleştirilerini yapıyor. Buna karşın Tebriz özelinde Devrim sonrasına ilişkin farklı bir aktarımda bulunuyor: “Şah dönemindeki ilk gezim sırasında Tahran’da Türkçe konuşacak birilerini bulmuşken ve bunlar da benimle çok rahat konuşmuşken, bu gelişimde ve üstelik Tebriz’de Türkçe hitap ettiğim hiç kimseden yanıt alamadım. Boş gözlerle değil kaygılı bakışlarla yüzüme bakarak anlamazlıktan geldiler. (....) İlk gelişimde İran’ın Şah’ın demir pençesinde olduğunu ve SAVAK’ın saldığı korkuyu daha önce anlatmıştım. Buna rağmen insanların yüzlerinde gülümseme, gözlerinde bir tür ışıltı görülebiliyordu. Şimdiki gözlemlediğim ise, üzerlerine kül serpilmiş, ölü toprağı saçılmış bir topluluktu. İnsanların gözlerindeki ışıltı yitmiş, yüzlerinde gülümsemenin izleri silinmiş gibiydi..(. . . ) Halk üzerinde, Şah döneminden daha büyük bir baskı vardı ve istihbarat artık evlerinin içine, aile fertleri arasına da değil, insanların kendi içlerine dek girebilmişti... Belki abartı olacak ama, insanlar kurdukları hayal için bile kendi kendilerini ihbar edip etmeme konusunda ikilem yaşıyorlar; kendi kendilerine gelemiyorlardı. Benim gözlemim ve gözlemime dayalı değerlendirmem bu olmuştu.” (Yetik; 233-34) Ama sıkıntılar, sevinçler de, çeşitli ruh halleri de anılara dahil, özellikle de bu anıların yazıldığı andaki durumu, ruh hali yazarın sürekli yansıyor doğallıkla. Devrim sonrasına ilişkin öznel ve kötümser bu değerlendirmenin o kılı kırk yaran, ince eleyip sık dokuyan dil ve anlatış anlayışının Tebriz üzerinden üstelik de Azerbaycan dönüşünde yapılmış olması hatıranın bu kısmının anti Sovyetik kurguya yakın olmasını sağlamıştır biçiminde bir hüküm vermek yanlış olmasa gerek.
Geçmişten Notlar yakın tarihimizin daha sıhhatli bir analizi için çok önemli bilgiler veriyor. Tarihe tanıklığın birinci dereceden ifadelerini içeriyor. Siyasi ve kültürel hayatımızın önemli bir döneminin aydınlanmasına vesile oluyor. Bu muhasebenin, hayatları toplumsal hayatla örtüşen çok sayıda siyasetçi, fikir adam ve yazar için cesaret verecek bir örneklik teşkil etmesi bekleniyor. Yetik yaşamını, düşünce ve kültür hayatındaki çalışmalarını, bu çevrelerin ünlü kişilerini, Türkiye’nin son yarım yüzyılına damgasını vurmuş siyasal olayları ve kimi kişilikleri çok renkli bir anlatımla dile getiriyor. Anı sahibinin, kendisini sergilemek ve yüceltmek amacını taşımayan, özellikle gerçekleri belgesel biçimde yansıtan yapıtı, kuşkusuz, herkes için yararlı bir “deneyimler envanteri”dir. Ve hemen söyleyelim ki, “anı edebiyatımız”bu nitelikteki çalışmalara gereksinim duymaktadır.
DAVUTOĞLU, Ahmed (1986) “Hatıratlar: Toplumun Hafıza Kayıtları” Kitap Dergisi sayı: 3
YETİK, Zübeyir (2008) Geçmişten Notlar, Beyan Yayınları, İstanbul.
(1) Zübeyir Yetik’in hayatı ve mücadelesi ile ilgili olarak Abdullah Yıldız’ın Umran dergisinin, Haziran 2005 tarihli 130. sayısında yayımlanan “Fikrle Aksiyonu Birleştiren Adam: Zübeyir Yetik”başlıklı yazıya bakılabilir.
(2) Bu kitapla ilgili önemli iki değini için Arif Çiftçi’nin kaleme aldığ “Vahyi Din mi, Geleneksel Din mi?”(Haksöz Dergisi Sayı: 28 , 1993); Mutafa Sekili’nin kaleme aldığı“İnsanın Yücelişi Ve Guenoniyen Batınilik Üzerine”(Matbuat Dergisi, 1995, Sayı; 17) başlıklı yazılar oldukça önemli.
●
*Asım Öz,
Umran Dergisi,
Mart/2009, Sayı: 175