BARIŞIKLIĞIN ÖNKOŞULU DÜRÜSTLÜKTÜR*
Türkçemizde “dürüstlük” sözcüğü, genellikle de “doğru dürüst” biçiminde pekiştirilmiş olarak, “doğruluk” anlamında kullanılır. Bu, doğru bir kullanımdır, ancak, “doğru”yu, “dürüst” yerine kullanmak yanlış olmamakla birlikle. “doğru”nun “dürüst” anlamını tam tamına içerdiğini ya da kapsadığını düşünmek pek de yerinde olmayacaktır. Çünkü öylesine “doğru”lar vardır ki, bu “doğru”ları "doğru" olarak anmak, almak, saymak -gerçekte- “dürüstlük”le bağdaşmayan kimi sonuçlara götürmektedir, götürebilmektedir.
Sözgelimi, suyun kıt olması nedeniyle hortumla araba yıkamanın yasaklandığı bir dönemde bu işi yapan komşunuzu belediyeye şikâyet ederken, komşunun araba yıkamakta olduğunu ya da yıkamış bulunduğunu dile getirmeniz, kesinlikle, “doğru” bir söz söylemek olduğu, anlatılan olay “doğru” denilen özelliği taşıdığı halde, bu doğru sözün kullanılması ya da sözün doğruluğu sizin “dürüst” olduğunuzu gösteremeyeceği gibi, sözünüzde dürüst olduğunuzun da kanıtı sayılamaz. Eğer, komşunun oğlu bu işi her yapışında sizin arabanıza da bir iki su fışkırtıp, bir iki fırça salladığında sizden ses çıkmazken, bir gün, balkondan seslenmenize karsın “işim var” deyip arabanızı yıkamadığından ötürü bu araba yıkama olayını gammazlamışsanız, sözünüz doğrudur. Bir yasağa karşı çıkılma olayını haber verdiğinizden ötürü yaptığınız da doğrudur, ama, bu durumda sözünüz dürüstlükle bağdaşmadığı gibi yaptığınız işde de “dürüst” davranmış değilsinizdir. Ya da komşu tarafından arabanın yıkanması sırasında sıçrayan sularla arabanızın kirlenmesinden veya komşu oğlunun araba yıkanan yeri iyice kurutmamasından ötürü duyduğunuz rahatsızlık sizi şikâyete sürüklemişse, olayda yine “doğruluk” var, ama “dürüstlük” yoktur.
Demek, davranışınızda “dürüstlük” olması durumunda tam anlamıyla bir “hemşerilik” görevi yapmış bulunduğunuz, bulunacağınız halde, dürüstlüğü bir yana bırakıp da yalnızca “doğru” olmanız halinde bir “gammaz” konumuna düşmüş bulunursunuz. İşte, “doğruluk” ile “dürüstlük” arasındaki fark buradadır. Bu fark da “dürüstlük”te her zaman hasbiliğin bulunmasına karşın, “doğruluk”ta hasbilik ölçüsünde fitne fücurun da bulunabilme olasılığından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden de “dürüst” kimseler, en azından kendi içlerinde olmak üzere, her zaman “doğru” kimseler oldukları halde, “doğruluk” savındaki ya da görüntüsündeki kimseler her zaman “dürüst” olamayabilmektedirler.
Sözgelimili bir paragraf daha açarak sürdürelim sözümüzü: Sözgelimi Sivas’taki bir otelde 37 kişinin yanarak öldüğü, bu yanmaya yol açan yangının kasıtlı olarak çıkarıldığı, bu yangının çıkarılışı sırasında kitlelerin belli bir protesto içinde bulunduğu yolundaki sözlerin hepsi, eksiksiz ve noksansız olarak, doğrudur. Fakat bu doğruyu bu haliyle dile getirmek, kesinlikle, “dürüstlük”le bağdaşır bir tutum değildir. Çünkü olayın aktarılmasında dürüstlüğün yakalanabilmesi için, o protesto olayının sebeplerini dile getirmek gerekir. İşin provokasyona açık yanına değinmek gerekir. Ama “dürüstlük” gereği bunu yapmak varken, tutup da, olayı azgınlaşmış, durup dururken “Kan, kan!..” diye sokaklara dökülmüş gibi gösterilen kitlelere mal eder ve hele de bu mal edişle belirli düşünce sahiplerini suçlamağa kalkışırsanız, o zaman “dürüst” olmak bir yana, doğrudan doğruya fitne ve fesat çıkarıcılık söz konusu olur. Söylediklerinizin doğru olması haklılığınıza kanıt olmadığı gibi, sizi fitne ve fesat çıkarcılıktan da kurtaramaz. Siz, tarihe, doğruları dile getiren ve mazlumları savunan bir kimse olarak değil, fitne kazanını kaynatan bir kimlik olarak geçersiniz.
Hele de olayın gerçekleştiği sırada pek çok kimse gelişmeleri bu doğrultuda yönlendirerek kimi sonuçlar almaya, bu arada oradaki iki kesim halkı birbiriyle vuruşturmağa çalışıp da bunu başaramamışken, bir yıl boyunca ve de bir yıl aradan sonra hala o yönde laflar ederseniz, artık hiç bir mazeretiniz olamaz. Ve, hem acı, hem de korkunç olan şudur ki, bu tutumunuzla yalnızca bir tarafın öfkesini alevlendirmekle kalmaz, bir tarafın ruhuna kin ve intikam tohumlan saçmak ya da saçılmış olanları beslemekle kalmaz, öbür tarafta da haksız suçlamalarınız dolayısıyla öfkeye, kızgınlığa yol açar; yani tam tamına bir fitneci olursunuz.
Nitekim sizin bu tutumunuz karşısında suçlamaya kalkıştığınız kimseler de tarihin tozlu sayfalarını açar, kirli çamaşırları ortaya dökmeye başlarlar. Sözgelimi, “Sırf Müslümanları kırdırmak, sindirmek, ezmek için bilmem şu kadar yıl önce 31 Mart olayını da sizler, evet sizler provoke etmiş, provoke etmiş bulunduğunuz bu olaya dayanarak Müslümanları inim inim inletmiştiniz.” derler. Ardından, Menemen’de oynanan benzeri olayı dile getirirler. Dersim’deki aynı oyunun içyüzünü sergilerler. Buralardan başlayarak adım adım günümüze gelir ve kendilerine saldırıda ve suçlamada bulunan sizlerin gerçekte birer kışkırtıcı olduğunu, bu yolla Müslümanlar üzerinde baskı kurmayı kurguladığınızı anımsarlar. Bu anımsayışla birlikte, Özal dönemi süresince gözlemlenmeye başlanan, oluşmaya başlayan, hatta ürünlerini veren toplumsal barışta varılan noktadan geriye doğru adımlar atılmaya başlanır. Sonunda da Sivas'taki 37 kişinin kanını gütmek adına alevlendirdiğiniz fitnenin saçtığı kıvılcımlar, üstü örtülü gayzları yeniden alevlendirir ve tüm bu zulümlere uğramış bulunan halk, bu kez, 37 yerine 370’lerin, 3700'lerin, 37000'lerin davasını güder hale gelir. Ve, tüm bu olaylardaki provokatörler dolayısıyla işin içinde “devlet”in parmağının bulunduğu yolunda kimi parmak atmalar da gündeme girdiğinde, evet, belirtilerini gözlemlemeye başladığımız “millet-devlet kaynaşması”nın yerini daha başka şeyler alır ve inanınız bu olduğunda da eskisinden çok farklı, alıştığınızdan çok farklı bir durum ortaya çıkar ve kopan kasırgadan herkesten önce fitneciler pay sahibi olur, zarar görür.
Yaraları kaşımak, bilmek gerekir ki, daha çok yarası olan ya da yarası daha büyük olanları da ayağa kaldırır. Hele de şu kaşınan, kaşınmak istenen 37 gözenekli yara olayı da yine daha önceleri yaralar almış olanların yaralarını kaşıyan kimselere tepkisinden doğmuşsa, gerçek böyle ise...
Sen tutacaksın, bu halkın mukaddesatına söveceksin... Halk bu sövgüye karşı çıkınca da, bu yüzden çıkan olayları bahane edip halkı yeniden mahkûm etmek isteyeceksin. Bunu gerçekleştirmek için bütün imkânlarını kullanacaksın. Olayları saptırarak halk üzerindeki baskını sürdürmenin yollarını arayacaksın. Ve, halkı kamplara ayırmak, birbirine düşürmek gibi tehlikeleri göz ardı edip sövgünü sürdürecek, failler adalete verilmişken Sivas halkının ve dolayısıyla da bu ülke halkının büyük bir bölümünü kendi yanından mahkûm edip, veryansında bulunacaksın.
Evet, Sivas’ta 37 kişinin çıkarılan bir yangında öldüğü doğrudur. Bu olayın insanlıkla bağdaşır yanının bulunmadığı da doğrudur. Ve bu olayın herkesçe kınanmakta olduğu da doğrudur. Ama, bu doğruları dile getirirken halkın büyük bir bölümünü suçlayıcı ifadeler kullanmak ve halkı sindirmek ve suçlamak adına yeni Kerbela ağıtları yakmak fitneciliktir. Dürüstlük değildir. Ortada dürüstlük olmadığı için de “doğrular” fitneye alet ve kurban edilmektedir.
Bu olayı ya da benzerlerini dile getirenler, eğer ülkenin huzurunu bozucu kimi davranışları ibret-i âlem için kınamak istiyorlarsa, bu yolla iç barışa katkıda bulunmayı düşünüyorlarsa, hemen belirtelim ki, ilkin dürüst olmayı öğrenmeli ve denemelidirler. Yoksa yalnızca fitne ve fesat çıkarmış olurlar.
●
*Zübeyir YETİK,
Vakit Gazetesi,
12.07.1994