BATICILARA KURTULUŞ REÇETESİ*
Batılıların oluşturmuş bulundukları uluslararası örgütlerin ve Batı devletlerinin ülkemize yönelik her zaman katı, genellikle dışlayıcı, çoğu kez kınayıcı, arada bir öğütleyici, eh, bazen de “kollayıcı” tavırlarını gözlemledikçe, nedense hep, ülke içindeki “yerliler”in ülkedeki etkili ve mutlu azınlık tarafından layık görüldüğü konumu ve bunlara karşı takındıkları tutumu anımsarım. Geçmişte çeşitli adlar yakıştırılarak horlanan iş bu “yerlilik” olgusunun günümüzde “Refah” etiketi altında yeni muameleye tabi tutulmasından yola çıkarak da, Batı tarafından “bizimkiler”e yönelik bir tehdit parmağı sallandığında “Türkiye, Avrupa’nın Refah’ıdır.” diye düşünmekten kendimi alamam.
Bu, gerçekten de pek çok bakımdan böyledir. İlkin, biz kendimizi nasıl tanıtmak istersek isteyelim, kendilerini benimsemişliğimizin vardığı ileri boyutları vurgulamak için ne ölçüde çırpınırsak çırpınalım, Batılı, bu ülkeyi ve bu ülkenin insanlarını “yerli kumaşın”dan ayrı düşünemiyor; tarihsel kimliği ortada bulunan bu kitlenin “kendisinden” ya da “kendisi” gibi olabileceği hayallerine kapılmıyor. Akılcı ve akıllıca bir tutumla özü, mayası, tohumu ve hatta ortamı ve çevresi “belli” olan iş bu “olgu”yu, kendisinden farklı ve dolayısıyla da kendisine (her bakımdan) aykırı oluşundan ötürü, “potansiyel bir tehlike” olarak görmekten vazgeçemiyor.
İkincisi, bu ilk olgunun sonucu olarak, kendisine aykırı olanın toparlanmasını önlemek üzere, her fırsatını düşürdükçe, tekme tokat girişiveriyor. Ancak, bu tekme tokat girişivermeler bile “yerli yerine oturmuş” bir yapılanmaya ve bir çeşit kendine gelişe yol açabileceği için, dengelemeyi ve dengeleri bozucu sürekli bir çalkalanışı sağlamak üzere de, arada bir, sevecenlik gösterileri yapmak, sillelerini okşamaya dönüştürmek yolunu seçiyor. Böylece, kendisini gerçek kimliği içinde tanıyıp tavır belirlememizin önüne geçiyor.
Üçüncüsü, “biz”im ona öykünücü tutumlarımız hangi boyuta varmış bulunursa bulunsun, tutup, kesinkes kimi açıklar bularak bunları öne çıkarıyorlar. Böylece, kendilerinin bizden daha farklı bir düzeyde ve düzlemde olduğunu gözler önüne sererek, yeni yeni paniklemeler içine girmemizi sağlıyor, sağlıklı düşünmemizin ve davranmamızın önünü bir kez daha kesiyorlar. Çünkü, yaranamadığımızı gördükçe, doğruyu araştıracağımıza, tutup, yaranmanın yollarını bulmanın çabası içinde çırpınmaya tutsak bir konumda bırakılmış oluyoruz.
Dördüncüsü, bütün bu gelişmelerin hayhuyu içinde, kendi öz değerlerimizi öne çıkarmanın gereğini ve imkânını yitiriyoruz. Kendi öz değerlerimizden çıkarak, belki, onlardan daha ileri ve üstün bir yaşam biçimini kurmamız mümkünken ve böylece Yeryüzünde yeni bir dönemin çığırını açacakken, onların kötü bir taklidi olma konumuna saplanıp kalmakta oluşumuzun sonucu olarak “gelişmiş ve üstün Batı ve Batılı” karşısında “sürüngen”lik görüntüsünün sürmesi olayı sağlama bağlanmış oluyor.
Kısacası, biz, “Batılılaşacağım, Batılılaşıyorum, Batılılaşmaktayım, Batılılaştım, Batılıyım..” diye sayıklayarak, onların kapılarında hüsnü kabul beklerken, onlar buna kesinlikle inanmamakta, inanıyor gibi göründüklerinde de bizleri kullanmakta ve -diyelim ki- Batılılaşmamızda eksik-gedik göremediklerinde de “Yalan söylüyor, politika yapıyor, bizi uyutmak istiyor, böylece de etkinizi ve gücünüzü artırmaya çabalıyorsunuz..” demekte veya dercesine bir tavır takınmaktadırlar.
Tüm bunlardan ve sıralanabilecek başkaca gerçeklerden ortaya çıkan sonuç şudur ki, Batıcılarımızın beyinlerinin ürünü olan “Refah Sendromu”, onları yalnızca ülke içinde “tedirgin” etmekle kalmamakta, Batı karşısında da büyük bir huzursuzluk içinde yaşatmaktadır. Daha doğrusu, ülke içinde oluşturmak istedikleri sorunu bir “sendrom” olarak ülke dışında yaşamak zorunda kalmaktadırlar.
Gerçekten biraz dikkat edilecek olursa, “Refah Sendromu” adlandırmasının olayı iç kaynaklı gibi göstermesine karşın, sorunun “dış”tan kaynaklandığı kolayca görülecektir. Evet, “iç”te bir “Refah” olayının varlığının değil, “dış”ta bu tutumların sürüp gitmesinin doğurduğu bir sorundur bu. Batıcılarımız, Batılılarca her redde uğrayışlarında, bu reddedilişte “yerli”liğin payını gözlemledikçe, reddedilişlerine yol açan olguyu “ret” edici bir tavır takınarak, Batılılardan gördükleri reddediciliği ülkenin içine de sokmuşlar ve böylece iş bu “sendrom”un gündemlere girmesine yol açmışlardır. Batı adına “iletken” olucu yapıları burada da işlevlenmiş, Batı’nın bizdeki “yerlilik”i reddedişlerini de, böylece ileterek, işte, reddediciliğe başlamış ve de ret ve kabul bağlamındaki çıkışlar bu “sendrom”u ortaya çıkarmıştır.
Bu durumdan, hemen herkes ve her kesim için, çıkarılacak pek çok ders vardır. Bunları -üstünkörü bir biçimde- şöylece sıralayabiliriz:
1. Batı ya da Batılı, bizimle, konak sahibinin bahçıvanla birlikte yaşaması örneğinde ve ölçüsünde “birlikte” olmayı, elbette istemektedir, hep isteyecektir. Yeter ki, bahçıvan “sorunlara yol açabilecek biçimde” kendi değer ölçülerini ortaya çıkarmasın ya da -en azından- “evrensel” olarak görmeyip de kendi çerçevesinde işlevlendirmekle yetinici bir konumda bulunsun. Ama bu “birlikte yaşama”yı hiçbir zaman kendi içine almak ya da kendi gibi görmek, eşit konumda saymak düzeyine getirmemektedir, getirmeyecektir. .
2. Batı, iş bu “yardımcı malzeme”nin malzemelikten öteye gitmesine izin vermeyecektir. Asal üyeliği “ismen” tanıyacak olsa, “resmen” onaylamayacak, “resmen” onaylasa bile “fiilen” uygulamaya koymayacaktır. Bu kökenleri “kökten” tutumlara dayalı “köktenci” bir tavırdır.
3. Bu durum karşısında yapılacak şey, zorunlu bir bahçıvanlığa -tutalım ki- baş eğmek gerekse bile, “teslim” olmamaktır. Teslim olmamak, yani, kendi değerlerimizi elden çıkarmamak, onlara sarılmak, onları geliştirmek ve sonunda “farklı” değer yargılarına dayalı birer biçimlenme içinde bulunulmakla birlikte, “eşit” bir konumu yakalamayı hedeflemek.
4. Batı, "sömürgeci" ve dolayısıyla "çıkarcı" bir toplumdur. Bundan yola çıkarak, en azından ilk adımlarda “ortak çıkarlar”ın öne çıkarılmasıyla yeni bir “işbirliği” yönetiminin yolları aranmalıdır. Batı çiftliğinde “güvenilen” bir azaplık ya da marabalık uğruna kendimizi helak edercesine sarf ettiğimiz eforu, ona daha çok çıkar sağlayacağına inandıracağımız bir “komşuluk” oluşturmanın yollarını aramakta harcamak, daha uygun olacaktır. Vesaire ve de vesaire...
Tüm bunların can alıcı noktasıysa, Batıcıların Batı tarafından kendilerine yöneltilen horlanma olayını “yerli” halka yansıtmamasında düğümlenmektedir. Ülke çıkarları için “Batıcı” olduklarına inanmak istediğimiz kimseler, artık anlamalıdırlar ki, “yerlileşirlerse” bu can alıcı noktayı yakalayacak ve böylece hem sürekli horlanmaktan, hem de kendi halklarını ve onlara özgü değerleri horlamanın sıkıntısından ve -en önemlisi- bu hor tutmanın doğurduğu “dışlanmışlık”tan kurtulacaklardır. Öz ülkelerinde dışlanmışlıktan kurtulmak, uluslararası alanda da dışlanmalarının önüne geçecektir. Tıpkı, kendi kendisiyle barışık olan kimsenin başkalarıyla da barışık olması gibi.. Buysa, ülkemizde de toplumsal barışı sağlayacağı için de ayrıca önemli bir durumdur...
●
*Zübeyir YETİK,
Vakit Gazetesi,
05.07.1994