BÜROKRASİ, ARİSTOKRASİ VE BİZ*

 

Kureyş’in iki kolu, Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasındaki rekabet ve çekişme -elbette- İslâm öncesi­ne, ta cahiliye dönemine dek uzanır. “Ri­yaset” odaklı bu çekişmede nitekim, bir beriki, bir öteki öne çıkar durur; ama, halkın işlerinin iki aileye bölünmüş bu kabilenin elinde sürüp gitmesinde de herhangi bir değişme olmaz. Etkinlik ve dolayısıyla da egemenlik hep Kureyş’tedir. Bir onun bir bunun öne çıkmasına, kimi zaman Haşimoğulları’nın kimi za­man da Ümeyyeoğulları’nın daha bir etkin ve etkili olmasına karşın hep egemen olan “Kureyş”tir.

Bu durum İslâm'ın gelip de yer edine­rek kök salmasına dek sürer. Başlangıç­larda Allah”ın Elçisi”nin hem çevresinde halkalanan hem de karşısında yer alanlar arasında bu kabileden hatırı sayılır mik­tarda hatırı sayılı kimseler bulunmasına ve Efendimiz âleyhissalâtvesselâmın de aynı kabileden olması­na karşın, iş yerli yerine oturdukça, top­lumda İslâm yer bulup yer edindikçe, yer­leştikçe bu etki zayıflar, zayıflamak da ne, ortadan kalkar, silinip gider.

Öylesine bir silinip gitme yaşanır ki, Halife Ebu Bekir ve Ömer dönemleri bo­yunca kelime anlamı “köpekbalığı” olan Kureyş bir türlü diş gösterme fırsatını bu­lamaz. İslâm toplumu içinde “kabile”ye ne ölçüde yer verilmişse, işte tam da o öl­çü içinde varlığı/varlıkları söz konusu olur, ancak...

Ancak bilindiği üzere Halife Osman dö­neminin ortalarına doğru ya da ortaların­dan itibaren bu alanda kimi kıpırdanma­lar gözlenir. Onun ölümünün ardından da bu kabilenin iki koluna mensup kim­selerin önderliğinde büyük bir kavga baş­lar ve sürer gider. O dönemdeki savaşlar­dan “kabile” bağlamlı olmayan, daha açık bir deyişle “Kureyş”in iki kolunun birbirleriyle çekişmesi dışında kalabilmiş olan tek sağlıklı çıkış da, yine bilindiği gi­bi, Ayşe Annemiz tarafından başlatılıp, ta Abdülmelik zamanında Kâbe’nin mancı­nıklarla taşlanması yoluyla sona erdirilen Abdullah b. Zübeyir'in sürdürdüğü eylem­dir. “Kureyş” dışı ve belki de karşıtı bir hareket olarak değerlendirilebilecek çiz­giler taşıyan savaşım...

 

AİLELER ARASI KAVGA MI?

Evet; Ali ve Muaviye kavgası bütün ta­rihlerde -ama taraflı ama tarafsız bir bi­çimde- genişçe anlatılırken, bu kavganın ta Cahiliye dönemine uzanan geçmişine -hatta özellikle- işaret edilir de, nedense, geçmişinde çekişme ve döneminde de büyük savaşlara yol açan bu ola­yın temelindeki sosyal güdü üze­rinde durulmadığı gibi, çekişme­nin kavgaya, bü­yük savaşlara dö­nüşmesinin ne­deni de pek araştırılmaz. Oysa, gerek o günü iyi­ce anlamak, ge­rek Ayşe Annemizin başlatıp da Abdullah b. Zübeyir’in sürdürdüğü eylemi açıklıkla kavramak ve gerekse bugüne ışık tutmak, böylece de bugün için de benzeri bir açmaza düşmemek için -kesinkes- bu çekişmedeki, kav­gadaki, savaş ya da savaşlardaki sosyal etkiyi araştırmak ve belirlemek gereke­cektir. Sıradan bir aileler arası kavga mı, yoksa başka bir “şey” mi?

Yine “evet” diye başlayalım, paragrafa; evet, böyle bir araştırma yapmak zorun­luluğu vardır ve bunun için de öyle pek de uzun boylu “arşiv” karıştırmaya da pek ihtiyaç yoktur. Çünkü Kureyş’in bu iki kolunun sahip bulunduğu özellikleri gözden geçirmek bize hem ipucu, hem de ye­terli doneleri vermeye yetecektir.

Gerçekten de, bakıldığında görülecektir ki, Haşimoğulları o dönemin “burjuvazi”si makamındaki eşrafın “kaymak” tabakasını oluşturan bir “Aristokrasi”yi temsil etmektedir. Ümeyyeoğulları ise hem Cahiliye döneminin hem de İslâm sonrasının “Bürokratları”dır. Bu iki aile, Kureyş etiketinin de sahipleri olarak Ca­hiliye döneminde kimi zaman biri, kimi zaman da diğeri daha etkili bir konumdaymış görüntüsü vermiş olsalar bile, hep işbirliği içinde Hicaz yöre­si ve özellikle de Mekke çevresinde egemen olmuş­lardır. O günün bürokratları ve aristokratları olan bu iki aile arasın­da “riyaset” bağ­lamlı kimi çekiş­meler sürüp git­miş olsa da, egemenliklerini ortak bir bi­çimde sürdürme konusunda dayanışma­larına pek de halel gelmemiştir. Cahiliye döneminin neredeyse imrenilecek bir görüntü taşıyan “hakem devlet” anlayış ve uygulamalarına karşın ve bununla birlikte bu iki ailenin çekişmeli dayanışması, dünyanın her yerinde ve her döneminde olduğu gibi sürüp gitmiştir. Aristokrasi-bürokrasi işbirliğiyle gerçekleştirilmiş olan “egemenlik” hep elde tutulmuştur.

Vakta ki, İslâm’ın gelişiyle birlikte orta­ya çıkan yeni değerlendirme sistemi için­de “takva”, “ilim” ve “ehliyet” esasına da­yalı bir yaşam biçimi oluşmuş, böylece de katılımcı bir yönetimin gereği sahici bir “hakem devlet” anlayışı yaşama geçirilmiş, işte o zaman ve sonrasında bu çekişmeli-dayanışmalı “bürokrat-aristokrat” ege­menliği sona ermiş, mensupları da köşe­lerine çekilmişlerdir.

Ayşe Annemizin deyişiyle “Şeriat eski­diğinde” bu güçler yeniden sahneye çık­mış, ama İslâm tarafından bellerinin iyi­den iyiye kırılmış olması dolayısıyla da Cahiliye dönemindeki dengeyi bir türlü tutturamamış, tutturmakta zorlanmışlardır. Daha doğrusu, alanı bütün bütün boş görünce “bir başlarına egemen olabil­mek” amacıyla olaya hızlı girmiş oldukla­rından ötürü “çekişme”nin dozu kaçırıldı­ğında büyük savaşlarla karşı karşıya ka­lınmıştır. Nitekim zaman içinde saltana­tın oluşturduğu iklimde dengeler yerli ye­rine oturunca bu çekişme de, yeniden, dayanışmaya dönüşmüştür. Ancak, o ara­lık yaşanmış olan savaşlar, siyasal bağ­lamdaki ihtiraslara gerekçe gösterildiği için sonraki savaşlar da öncekilerin devamıymış gibi bir görüntü ortaya çıkmıştır.

 

ALINMASI GEREKEN DERS

Hayır, o günkü savaşlarda taraf olan Müslümanların tamamına yakın bir kıs­mının ihlâsından ve Allah rızası talebi ar­dınca gitmiş olduklarından asla ve asla kuşku duymuyor ve kimsede de böyle bir kuşkunun doğmasını hiç hoş görmüyoruz. Tarafların yan tutmalarındaki içtihat­larının “ihlâs” kaynaklı ve Allah rızası amaçlı olduğunun tartışılmasını bile ge­reksiz sayıyoruz. Bu böyle olmakla bir­likte, başlangıçtaki aristokrat-bürokrat çekişmesinin ve sonra da bunların halk üzerinde sulta kurulmasına yol açıcı bir dayanışma içine girmesinin göz ardı edil­mesini ya da gözden kaçmasını da iste­miyoruz.

Çünkü, bu durum gözden kaçar ya da göz ardı edilirse, İslâm’ı tam tamına yaşa­mak amacını taşıyan kimselerin farkına varmaksızın aristokratlaşma ve bürokratlaşma yoluyla çoğunluktan kopma ve “kendilerine tevdi edilmiş emanet olan” işlerini yürüttüklerini düşünerek onlar üzerinde egemen olma, en azından kendi­lerinde onları gütme hakkını görme tuza­ğına düşmeleri muhtemeldir. Buysa, İs­lâm’ın insanlar arasında ikame etmeyi amaçladığı “takva”, “ehliyet” ve “ilim” bağlamlı de­ğerlendirmeye dayalı değerler sisteminin önünün kesilmesine yol açacaktır.

İşte, Müslümanlarda gözlemlemeye -üzülerek- başladığımız bürokrat ve de aristokrat eğilimler ve hatta tabakalaşma olayına dikkati çekmiş olmak adına tari­himizdeki bu en büyük handikabı bir de bu açıdan gözler önüne sermek ihtiyacı içinde bunları yazıyoruz. Kardeşlerimiz hafızalarını tazelemek için, isterlerse, Mevdudi’nin Ali Genceli tarafından Türkçeleştirilen “Hilafet ve Saltanat” kitabına yeniden bir göz atsınlar. Kütüphanemdeki, Hilal Yayınları tarafından yayınlan 1972 baskılı olanı. Sonrasında yeni bir baskı yapıldı mı, bilmiyorum...

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

22.11.1994