Zübeyir Yetik'in Yayımlanmış Eserleri

Dörtlükler
Reha Yayınları, 1960

Zübeyir Yetik’in Urfa şartlarında, el dizgisi yapılarak pedal makinede basılmış, ilk kitabı; sanırım Urfa için de ilk, Urfa’da basılan ilk kitap... Adından da anlaşılacağı üzere şiirlerinden seçilmiş ‘dörtlük’lerden oluşuyor. Bir fikir vermesi bakımından dörtlüklerden birini aktaralım:
ELLERDE BİRİKEN
Aşk ellerde birikmiş bir tutam ipek gibi..
Ümitler vadediyor açacak çiçek gibi!
Aman fazla yaklaşma, elini sürme sakın;
Çünkü tek bir temasla hemen sönecek gibi...
Aksiyon-Ahlâk-Ekonomi
Çığır Yayınlar, 1975

Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde İslâm Mecmuası’nın 1964 Yılında açtığı Peygamber Sevgisi konulu yarışmada birincilik alan “Lügatler Bir Kelime Verin Bana.. Ki, Aşktan da Üstün Sevgiyi Anlatayım...” başlıklı yazı yer alıyor.. ‘Büyük Aksiyoncular’ başlığı altındaki ikinci bölümün takdim yazısındaki “Usûl: Tek Örnek ve Şaşmaz Ölçüye sımsıkı bağlı olarak O’na bağlanmış geçmiş devrin yücelerinden ve en başta Kendilerinden, Kâinatın Yüz Akından ışıltılar sunmak...” cümleleri “Aksiyoncular” hakkında fikir vermeğe yetiyor. Üçüncü Böüm, yazarın önsözde “hatıra fotoğrafı” diye nitelediği, 1960-66 Yıllarında yayınlanan Fedai, Oku, Hilâl, İslâm, Müslümanın Sesi, Mücadele, Gurbet, Nobel, Çağrı, Yaprak gibi dergilerde çıkan yazılardan yapılan bir seçme.. Ancak bu seçimde titiz bir elemeyle ‘kalıcı’ nitelikle yazıların derlenmesine özen gösterilmiştir. Dördüncü bölüm, 1974 Yılında Millî Gazete’de yayınlanmış olan “Ekonomi” yazılarından oluşuyor..
Ak-Elif
Çığır Yayınları, 1976

Yayıncı’nın ısrarı üzerine Zübeyir Yetik’in şiirlerinden derlenmiş bir demet ve sonuncu şiir kitabı.. Efendimiz âleyhissalâtvesselâm için yazılmış “Sevgimce” başlıklı şiirin ilk ve son dörtlüklerini alalım, buraya:

Eğer benim sana olan sevgimce
Denizde toprağın aşkı olsaydı,
Dalgalar olurdu daha bir yüce,
Daha artardı suların feryadı..
.........
Eğer benim sana olan sevgimce
Bir duyguyu idrâk etseydi beynim,
Benim delirmem olurdu netice;
Bu nice sevgidir, Efendim benim...


İslâm Savaşçısına Notlar
1.Baskı: Çığır Yayınları,1976
2.Baskı: Beyan Yayınları, 1990

İdeolojik kışkırtmalarla insanımızın sokağa döküldüğü dönemde, dindar gençlerin bu doğrultuda bir hevese girmeleri karşısında ortaya çıkan eğilimin önünü kesmek üzere yazılmış bir kitap.. Yazarı tarafından “Müslüman Gence Notlar” başlığı konulmuşken, yayıncının ısrarı üzerine “İslâm Savaşçısına Notlar” adıyla yayınlanan, ikinci baskısında da, yazıldığı günün şartlarını göz önüne koyucu özelliği kaybolmasın diye güncelleme yapılmayan işbu kitap, kavgaya kışkırtıcı sloganlar yerine kimi kavramların içselleştirilmesi amacını taşıyan bir tür sıra dışı ‘ilmihal’..
Nasıl bir şey olduğunu ise, "Giriş"ten alınmış satırlarla kitap kendisi bize anlatsın:
"Allah, insanı muhakkak ki üstün bir yaratılışa sahip kılarak yaratmıştır. Ve onu bu dünyaya büyük bir vazife ile göndermiştir. İnsana verdiği büyük vazifenin ne olduğu Kitab-ı Keriminde zikredildiği gibi, Resulünün dili ve fiiliyle de tekrarlanmıştır. Hatta, Resulünün yaşayışı, bir bütün olarak, insana verilmiş olan bu görevin ne olduğunun izahı yolunda bir örnek durumundadır. Müslümanlar bu örneğe göre hareket ettikleri müddetçe saadet bulmuş, huzur içinde yaşamış ve ebedi kurtuluş fermanlarını daha bu dünyada iken ellerine alıp ebedî yurt olan Cennet'e girmek üzere öbür dünyaya göçmüşlerdir. Ancak, bu yoldaki şevk ve heyecanlarını kaybettikleri, yani gönderilenin suretiyle yetinip onun hakikatini ruhlarına nakşetme gayretinden uzaklaştıktları andan itibaren sefil ve zelil duruma düşmüşlerdir.
Bu halden kurtuluş, muhakkak ki, o nuhu yeniden benliğimize sindirmek ve ölçüleri kendimiz için bir yaşayış haline getirmekle mümkün. Müslüman işte bunun savaşıhı vermek zorundadır. ."
Bir bölümünü olıntıladığımız bu "Giriş" yazısının ardından kavramlar “Allah, Melekler ve Getirdikleri, Peygamberler, Hesap, Şahit, Namaz, Besmele, Oruç, Zekât, Hac, Kurban, Müslüman, Görev, Saha, Şümûl, Usûl, Üslûp, Esas, Dost, Hedef, Şartlar, Çare, Tavsiye, Kıyas, Propaganda, Zillet, Korku, Ölüm, Tedbir, Tevekkül, Pazarlık, Ümit, Sabır, Şükür, Hürriyet, Haya, Suç, Günah, Tevbe, Muhasebe, İbadet, İhlâs, Tezkiye, Cemaat, İstişare, Riayet, İmkân, Silâh, Savaş, Hakikat, Güven, Dünya, İlâyıkelimetullah” başlıkları altında yorumlanıyor...


İnsan'ın Serüveni
Beyan Yayinları
1.Baskı: 1984, 2. Baskı:1991

Var oluş sürecini ve bu sürecin uzantısında insanoğlunun yaşadığı serüveni Kur’an-ı Kerim’in ışığında izleyen bir kitap..
İkinci baskıda ilk baskının metnine el sürülmemiş, ancak, 29 Başlıktan oluşan bu kitaptaki her bölümün sonuna daha açıklayıcı ve kuşatıcı yorumlar (farklı bir harf karakteri ile) eklenince, kitap üç misli bir hacme ulaşmıştır..
Kitapta, “insanın serüveni”, Kur’an-ı Kerim’de Âdem âleyhisselâmın yaratılışı sürecinde aktarılan haberlerden yola çıkılarak anlatılmakta..
Yüce Allah’ın Yeryüzü için bir halife yaratacağını bildirmesi üzerine, meleklerin “orada fesat çıkarıp, kan dökecek birileri mi?” soruları, Atamız Âdem âleyhisselama “eşyanın isimlerinin öğretilmesi”, İblis’in secde etmeyiş gerekçesi, Atamız Âdem ve Havva Anamızın cennetten çıkarılmalarına yol açan “Yasak Ağaç”tan yemeleri için Şeytan’ın kullandığı yemler olan “kalıcılık, sarsılmaz saltanat ve meleklerden üstünlük” eğilimlerinin işlevlenişi, Atamız Âdem âleyhissalam ve Havva Anamızın kendilerine verilen kelimelerle “tevbe” etmelerine karşılık, Şeytan’ın insanları saptırmak için süre istemesi, Yeryüzüne gönderilme aşamasında oraya “yol göstericiler”in de gönderileceğinin bildirilmesi haberleri birer nirengi noktası olarak alınıp, bütün bunların insanların Yeryüzündeki yaşamlarına etki ve yansımaları irdelenmekte..
Ve günümüzdeki rasyonilist düşünce, mistik/sırrî/batınî inançlar ile nebevî öğretilerin, bu arada insan davranışlarının kökenleri bu bağlamda bir serüven olarak aktarılmakta; buradan çıkılarak rasyonalizmin ve batınîliğin (kimileri buna ‘maneviyatçılık’ kılıfı giydiriyor, bu maskeyle piyasaya sürüyor) sapkınlığına, insan için felâket olduğuna vurgu yapılıp, kurtuluşun nebevî öğretilere sarılmakla mümkün olacağı belirtilmektedir.
Kitabı; bilim, felsefe, tasavvuf ve nebevî öğretinin şimdiki ve sonraki yaşamımız bakımından değerlendirildiği bir çalışma diye de özetleyebiliriz...
Yeryüzünde Kötülük Odakları
Beyan Yayınları
On kitaplık bu serinin ilk 5 Kitabı 1985,
Sonraki 5 Kitabı 1986 Tarihli..

Bu seriye, düşünsel içerikli “İnsanın Serüveni”nin somut yaşama yansımaları gözüyle bakabiliriz.. Yine Kutsal Kitap esas alınarak, insanlığın Yeryüzü yaşamında olumsuzluğu örnekleştiren kimlikler üzerinde duruluyor. Serinin ilki olan “Şeytan” başlıklı kitapta, İblis”in sahnede ilk görülüşünden başlanarak, insan ile olan ilk ilişkileri, insanları saptırmak için Yüce Allah’tan izin alışı, yapısal özellikleri, ödevi, önerileri, başta gelen kendini gizleme, unutturma, fiskos, korku ve korkutma gibi yöntemleri üzerinde durulmakta; Şeytan’ın etkinlik çerçevesi de tam etkinlik alanı, inanmışlar üzerindeki etkinliği, etkinlik alanındaki kısıtlanış bağlamları ele alınıp, Şeytan’a açık yapı ve yanlarıyla “insan”a ve haliyle de bu etkilerden korunmak için başvurulabilecek önlem ve uyarılara yer verilmekte.. Etkinlik bölümünde Garanik olayının da ele alınıp tartışıldığı bu kitapta, İfk olayı da Şeytan’ın oyunlarından biri olarak Ek bölümde aktarılıp, irdelenmekte, böylece Şeytan’ın inananlara ne türlü oyunlar oynadığı örneklendirilmekte...
İkinci kitabı oluşturan “Kabil”de ise, Habil ve Kabil Olayı -yine Kutsal Kitabımızdaki haberlerin ışığında- gerçek çerçevesi olan inanış ve dünya görüşü temeline oturtularak irdelenmekte. “Bitirirken” bölümünden alacağımız birkaç cümle ile kitabı tanıtalım:“Her iki kardeş de kimi güdümler altında davranışlarını biçimlendirmiş durumdadır..... Dış görünüş bakımından öldürenin herhangi bir bağımlılığı yoktur. ‘kendince’ ve ‘kendine göre’ yaptığı değerlendirmeler gereği davranmaktadır. İkincisi ise, kendini ‘teslimiyet’ gereği sakınmalarla sınırlamaktadır.... Olaya biraz daha yakından bakarsak, öldürenin kendini kimi etkilerin pençesine bıraktığını; ikincisinin ise, bu etkilerin tümünü bir yana bırakabilmiş olduğunu görürüz. İşte, burası, ‘öldüren’in Allah’a karşı sözüm onu ‘bağımsız’ bir davranımı sergileme saplantısının bulunduğu yerdir... Şeytanî bir tutum olan büyüklenme sonucunda ortaya çıkan bu yapının ürünü ’Kabilsoylular’, dünya egemenliğini ele geçirmek için, hep, ‘Habil’leri yok etmenin savaşımı içinde olmuş ve ilk ataları ‘Kabil’in yöntemiyle durmadan kan dökmüş, can almışlardır...
Üçüncü kitap, Nemrut’un kimliğini sorgulayarak başlamakta ve onun hakkındaki -sahnede İbrahim âleyhisselâma da verilerek anlatılan- efsaneleri irdelendikten sonra, tarihsel kimlik olarak öne sürülen düşünceler de değerlendirilerek, Nemrut’un Akad Devletini kuran Sargon olabileceği ihtimali üzerinde durulmaktadır. Kitabın ikinci bölümünde ise, serinin diğer kitaplarında olduğu gibi, ayetler esas alınarak önce İbrahim âleyhisselâmla ilgili kıssalar, haliyle de onun Nemrut ve Nemrut toplumuyla ilişki ve tartışmaları aktarıldıktan sonra, yine ayetleriin ışığında Nemrut toplumunun yaşantısı üzerinde durulmaktadır.
Nemrut toplumunun iki belirgin çizgisi olan gök cisimlerine ve putlara tapınmanın sosyal yaşama yansımaları yorumlanarak, bu yolla oluşturulan piramit ve tepedeki adam imajının bütün mekânlar ve bütün zamanlardaki şablonu ortaya konulmaktadır.
Putlarla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de yapılmış olan “onlar putları kendi aralarında ‘velayet/dostluk’ vesilesi edindiler” vurgusu ise, hem Nemrrut düzeninin hem de sonraki zamanların nemrutlarının tanınması bakımından büyük önem taşımakta...
Dördüncü kitabın konusu Firavun; Kur’an-ı Kerim’deki söylenişi ile: Fir’avn.. Giriş başlığı altında “Fir’avn”ın kimliği, ortamı, ülkedeki sınıflar ve inançlar söz konusu ediliyor. O günkü Mısır’da bir din ve inanç birliğinin bulunmadığı; İsrail oğulları ile birlikte kimi Mısırlıların İslâmî inançlarını sürdürmelerine karşın, “halk için” çok tanrılı bir din oluşturulduğu, üst katmanlarda ise mistik temelli bir inancın bulunduğu, Kur’an-ı Kerim’in haberlerinden çıkılarak belirtiliyor. İkinci bölümde Fir’avn toplumunun bilinmezleri kullanma isteği, çıkarcılık eğilimleri ve bütünüyle “dünyacı” olan yaşam biçimlerinden kesitler veriliyor. Bu yaşamın sürdürülebilirliği için alınmış önlemler ise, ‘yitirme korkusu’, ‘baskı’, ‘düzenin kazıkları’, ‘nüfus plânlaması’ olarak sıralanıp, diğer önlemler bağlamında da büyücülük ve düzenin yerleşik mantığının bunu uygulaması üzerinde duruluyor. Bütün zamanların firavunlarında da gözlemlenen ‘kişilik’ yapısı ise, ortamla bağımlılık, yalanlamak, tanrılık davası, onaylama yetkisini kendinde görmek, küçümsemek, suçlamalar, propaganda, baskı da dahil her türlü yola başvurucu tutumlar gibi bağlamlarda irdeleniyor.
Beşinci Kitap, Karun... Giriş bölümünden bir pasaj aktarmakla yetineceğiz: “Yalnız Tevrat’ta değil, Kur’an-ı Kerim’de de kendisine ilişkin ‘haberler’ bulunan, adı çevresinde alabildiğine rivayetler yayılmış olan, ‘zenginlik simgesi’ olarak dilerde dolanıp duran Karun, tam anlamıyla ‘çağdaş’ bir kimlik, yaşamakta olduğumuz çağa tıpı tıpına uyumlu bir kişilik belirtir. Sanki, çağımızdaki ‘örnek’lerden biri zamanın gerilerine doğru gide gide Musa âleyhisselâmın dönemine varmış; orada, kopup da gittiği şu çağımızın hiçbir özelliğini yitirmeksizin, bir yaşam sergilemiştir. Zenginliğe verdiği önem, bunu kendindeki bir bilime ilintilemesi, gösteriş yapması, gücüne dayanarak insanlar üzerinde tahakküm kurması, Karun’u, ’çağdaşımız’ yapan birer öge olarak göze çarpar. Karun, doğrudan doğruya ‘ekonomi’, ‘ekonomizm’ demektir..” Kitapta çağımızdaki örnekleri gibi “işbirlikçi” oluşu da belirtilen Karun dolayısıyla asıl üzerinde durulması gereken nokta, günümüzdeki koşullar açısından, belki de, şudur: Kutsal Kitap, Karun’a imrenen ve nerdeyse uyacak olan kimselere, rızkın Yüce Allah’tan olduğunu hatırlatıp, ‘sabır’ tavsiye etmektedir.
Samiri denilince akla gelen ilk ve belki de tek şey, “Altın Buzağı”... İsrailoğullarının psikolojik yapısındaki temel taşlardan biri olan bu olay-ögeyi kitaptan alacağımız bölümlerle aktaralım: “Altın Buzağı olayına Kur’an-ı Kerim’de dört ayrı surede ve altı yerde değinilir. Bunlardan birinde ‘Altın Buzağı’ doğrudan doğruya söz konusu edilmez de, ‘Altın Buzağı’nın oluşmasına yol açıcı bir ortam olarak Mısır çıkışında İsrailoğulları’nın Musa âleyhisselâmdan kendilerine bir ‘tanrı’ yapması yolundaki istekleri haber verilir.... Ayrıca, (Bakara Suiresinde) doğrudan doğruya ‘Altın Buzağı’ ile ilişkili olmamakla birlikte İsrailoğulları'nın gönlünde yatan ‘buzağı sevgisi’ni gözler önüne serici bir kıssa vardır.... İsrailoğulları arasında başlamış olan ‘Altın Buzağı’ya tapınma olayı anî bir dönüş gibi görünür ilk bakışta.. (Musa âleyhisselama tam bir inanç ve güvenle bağlanıp ardınca gitmelerine karşın), İsrailoğulları ‘buzağı’dan uzak kalamazlardı. Çünkü aralarında yüzyıllarca yaşadıkları ve yaşamlarına özendikleri toplumun böyle bir ‘varlık’ları vardı ve bu, İsrailoğulları’nın yüreklerine işlemiş olduğundan, ‘çıkış’ın ardından ilk fırsatta ‘ikame’ cihetine gittiler...”
Bel’am, hep, “işbirlikçi din adamı” olarak anılır, bilinir. Tevrat’a baktığımızda Balam bin Baura diye duası kabul edilen, kendisine kral tarafından ikram vaadedilmesine karşın taviz vermeyen bir kişilik görürüz.." dedikten sonra, kitaptan aktarmalar yapalım: “Bel’am kıssası” olarak aktarılan olayların ve burada anılan kişinin Müslümanların gündemine girmesi bir ayetin yorumuna ilişkin kimi rivayetlerden kaynaklanıyor olmakla birlikte, anılan kişinin Bel’am olduğuna dair ayettebir işaret bulunmadığı gibi, buna ilişkin Hâdis-i Şerifler de yoktur. Tevrat’ta tanıtılan Balam bin Baura’nın durumuysa, Kur’an-ı Kerim’de tanımlanan (isimsiz) kimseninkine uymamaktadır. Ancak, İsrailiyat arasında yer alan rivayetlerdeki Balam bin Baura’nın tutumudur ki, Kur’an-ı Kerim’de çizilen kişiliğe uygun düşmektedir. İsrailî rivayetlerin Tevrat’takiyle uyuşmuyor olması ise, bu rivayetlere gölge düşürmekte, rivayetlerdeki kişinin gerçek olup olmadığı kuşkusunu doğurmakta, hatta “Bel’am’a iftira mı?” sorusunu bile doğurabilmektedir.” Niçin iftira?” sorusunun yanıtı ise, İsrailoğulları’nın kendilerinden olmayan kimseleri mutlaka karalayagelmekte olduğu gerçeğinde yatmaktadır..
Ebu Cehil, dizinin sekizinci kitabı.. Fikir vermek için ‘giriş’ten alıntı yapalım: “Okuyucuya bir biyografya sunmağı düşünmediğimizi, bu kitabın böyle bir amaç taşımadığını belirtmeliyiz, hemen. Çünkü, Ebu Cehil belli bir dönemde yaşamış, yaşamının hemen-hemen her kesiti apaçık ortada olan bir kişilik olmakla birlikte, öteki ve asıl önemli yanıyla da Yeryüzündeki kötülük odaklarında bir odaktır. Üstelik, sıradan da değil, tümüne birden ‘simge’ sayılabilecek çapta bir odak, odakların odağında yer alan bir kimlik.. Bunun böyle olması, yazım sırasında biyografik açılımlı ve kaynaklı her çeşit kaygıyı bir yana bırakıp konuya farklı bir bağlamda el atmak sonucunu doğurmuş; sonunda da, ‘Ebu Cehil’ tarih içinde yer alan bir kişilik değil de, Yeryüzü’nün tüm zamanları boyunca gündemde kalan bir simge olarak söz konusu edilmiş, özellikle bu yanının vurgulanması cihetine gidilmiştir. Her bir şeyin çift yaratıldığı gerçeğindeki karşıtlığın yalnızca eşyada kalmayıp, ta kalplere dek uzandığından yola çıkarsak, göreceğiz ki, gönderilmiş olan her peygamberin bir de bir karşıtı vardır ve bu durum, halkın ağzında bile ‘bulunur her Musa’nın bir Firavunu’ biçiminde dile gelmiştir.”
Yahudi’ye gelince.. Kitab’ın “Yahudi’nin Tarihi” bölümünden alıntılar yapalım: “Yahudi'nin boy adı olan İsrailoğulları’na adını vermiş bulunan Yakup âleyhisselam zamanın neresindedir? Kesin bir tarih vermek mümkün değildir...... Çelişkileri göz ardı ettiğimizde varacağımız sonuç, Yakup âleyhisselamın MÖ 2200 ile 1650 Yılları arasındaki 550 Yıllık bir zaman dilimi içinde yaşamış olabileceğidir. Bu durumda Yahudi Tarihi’ni buradan başlatmak mümkündür. Bu tarihin ancak bir insan ömrü uzunluğundaki kısmı Mısır öncesinde geçmiş olacaktır. Çünkü, daha Yakup âleyhisselam sağken Mısır’a göçmüşlerdir. Mısır’a göçüşleri Hiksoslar döneminde gerçekleştiyse, .Mısır’da 50 ilâ 70 Yıl gibi bir süre iyice olan durumlarını korudukları söylenebilir.... Oradaki 450 Yıllık yaşamlarının demek ki, 350 ilâ 400 Yıl kadarı bir kölelik ve sığıntılık dönemidir. Ve, Yahudi’nin gerçek kişiliği Mısır’da oluştuğuna göre, ortada bir sığıntılar ve tarihleri var demektir.” Nitekim sadece 73 Yıl süren Davut ve Süleyman Aleyhisselâmlar dönemindeki bağımsızlıklarını da bu sığıntı yapıları dolayısıyla koruyamamışlardır. Yahudi’ye buradan başlayarak bakmak gerekir...."
Serinin onuncu ve sonuncu kitabının konusu, İnsan/Human; insan yanıyla insan değil de, ‘human’ yanıyla insan... Yine Giriş Bölümünden aktararak tanıtım yapalım: “Human bilindiği gibi, Lâtince’de ‘insan’ anlamındaki kelime. Ama, Milâdın ondördüncü yüzyılından sonra sıradan bir kelime olmaktan çıkmış, kavrama dönüşmüş; sonuna ‘izm’ ekini de alarak ‘göksel’ kökenli inanış, düşünüş, anlayış, bakış, yaşayış, değerlendiriş ve davranışların tümünün karşısında yer tutan bir ‘simge’ olmuştur. Basamak basamak bir gidişle insan sevgisi, her şey insan için, insanın değeri, insana saygı ve insan saygınlığı, insanın gelişmesi, insan düşüncesi, insan kafasının verimleri, insanın doğaya egemenliği, insanın bağımsızlığı, insanın kendi başına buyruk oluşu, insanın yücelişi denile denile, sonunda insanı eksen edinen, insandan kaynaklanan, insan için olan ve insanla sınırlı bulunan; başı da sonu da, dayanağı da amacı da, kurallayıcısı da yargılayıcısı da, belirleyicisi de ölçülendiricisi de, kurucusu da düzenleyicisi de ‘insan’ olan yepyeni bir ‘dünya’nın oluşmasına ‘yuvalık’ etmiş...” Ve, insanın negatifi ‘human’ bu ortamda oluşmuştur...
Çağdaş Bilimin Saplantısı
Akabe Yayınları, 1986

“Çağdaş Bilimlerin ‘gerçek’leri, Firavunu doğrulamağı amaçlayan büyücülerin değnek ve iplerinden farklı değildir. Eğer, ‘Asa-yı Musa” onları yutmamış olsaydı, büyü ürünü o ‘yalan yılanlar’ varlıklarını bugüne dek sürdürecek, gözlerde ve beyinlerde birer ‘gerçek olgu’ gibi yaşayacaklardı. Bugün aynı şey, Firavun büyücülerinin ip ve değnekle yaptıkları şeyin aynısı, gündeme ‘söz’le getirilmiş durumdadır, gündemde ‘söz’le tutulmaktadır. Buysa, Efendimiz âleyhissalâtvesselamın en büyük mucizesinin ‘kelâm’ olmasının doğal bir uzantısı, sonucudur. Çünkü, her peygamber kendi dönemi içinde ‘geçerli’ olandan mucize getirdiği gibi, onun karşı koyucuları da yine aynı alanda büyüsünü yapıp durur. Efendimiz’in ‘sözün kimisi büyüdür’ buyruğu, işte, kıyamete dek sürecek olan ‘kelâm’ çağındaki büyülerin büyüğünün ‘söz’le yapılacağının haberi.. Sözle yapılan ve sürdürülen işbu büyünün yaygın ve benimsenmiş adı, Bilim, Bbilimsel Bilim’dir. Bilim adı ve kisvesi altında kitleler büyülenmekte; bu çağdaş büyünün etkisiyle insanlar gerçeklerden uzaklaştırılmakta, soyutlanmakta, koparılmakta.. Böylece, insanın yerini mutsuzluk ve huzursuzluk kumkumalarının oluşturduğu bir kitle almış bulunmakta.. İnsanla ilgili sorunların altında, işte, böylesine bir büyü olan ‘çağdaş bilimler’ yatmaktadır. Çağdaş bilimlerin kökeninde bulunan yanılgı, amacındaki sapkınlık, yorumlarındaki gözbağcılık; hem bilimin kendisi, hem de insanlar için bir açmaz oluşturmaktadır. Bilim, bu açmazına karşın, büyüklenmekten de bir türlü el çekemediği için her adımıyla ve yorumuyla biraz daha bataklığa saplanmaktadır. Bu böyle gidecek ve, ancak, Firavun büyücülerinin büyülerinin ‘Asa-yı Musa’ ile kaldırılması örneği yine ‘Vahiy’ ürünü gerçeklik bu yalanı yıkıp, insanlığı bugünkü açmazlarından kurtaracak; sorunlar ancak böylece çözülebilecektir..”


İmam Şamil
Beyan Yayınları
1.Baskı: 1986, 2. Baskı: 1998

“Yeryüzünün çehre değiştirdiği bir dönem.. Beş yüzyılı aşkın bir süredir Batı karşısında İslâm’ı temsil eden Osmanlı İmparatorluğu artık açıkça bir gerileme, bir geri çekilme içine girmiştir. Hindistan’dan tutunuz da, ta Afrika’nın en batı ucuna ve ortalarına dek uzanan alandaki tüm Müslümanları yüzyıllardır koruma ve kollamada aşılmaz bir set gibi Batı’nın karşısında duran ‘Devlet-i Aliyye’, Avrupa’daki kendi öz topraklarını bile elinde tutmakta güçlük çeker durumda. Batılı devletler, ‘düvel-i muazzama’ olmak yolundadırlar ve bu gidişleriyle de bir yandan doğrudan doğruya Osmanlı üzerinde etkinlik göstermekte, öte yandan da Yeryüzünün her kesimindeki Müslümanların topraklarına sarkmakta, kol atmakta, el koymaktadır. Yağmaya uğratılmaya açık bir görünüm içindeki İslâm’ın Yurdunun yer yer de yağma konusu olmağa başladığı dönem... Müslümanlarsa, yüzyıllar boyudur ‘en güçlü’ olmanın ‘rehavet’ uykusunda; yer yer de birbirleriyle didişmeyi sürdürmekte.. Bu koşullarda, bu ortamda ve bu dönemde.. Tarihin bu görünümdeki ‘dönüm’ noktasında.. İşte bu yerdeyken, İmam Şamil, bir dönüm noktasının haberi, bir muştu... En azından o sıralarda ortaya çıkmış bulunan benzeri hareketler içinde oldukça ağırlıklı ve kendini bütünüyle duyurabilen bir örnek.. Benzerleriyle birlikte bir başlangıcın ilk adımları.. İslâm’ın yeni bir tavırla ortaya çıkışı doğrultusundaki ilk adımlar.. Ve, İmam Şamil, evet, bu ilk adımlardan biri ve bunların içinde de bir yeniden başlayışın, dirilişin simgesi..”
"Ekonomi"ye Değinmeler
Akabe Yayınları, 1987

“Bu kitap, adından da anlaşılacağı üzere, ekonomik konuları ele almaktadır. Şu var ki, kitabın adındaki ‘değinmeler’ sözüne karşılık, ele alınan konulara yalnızca değinilmekle kalınmamış, her değinilen konuyla ilgili olarak bir tür ‘irdeleme’ yapılmış, dahası, konulara yepyeni ve değişik bir yaklaşımla el atılması doğrultusunda bir yönteme baş vurulmuştur. Üstelik, bu yaklaşım biçimi yalnızca ele alınan konuların çerçevesinde de kalmamış; tüm ekonominin ve hatta genelde sosyal bilimlerin bu yaklaşımla irdelenmesi denenmiştir. Bu bakımdan, ilk bakışta yadırgatıcı bulunacaktır. Nitekim, ‘İslâm Ekonomisi mi?” başlıklı ilk bölümde, alışkanlıkların ve eğilimlerin tersine, böyle bir şeyin olamayacağı vurgulanmış, bu sav, insanın ‘homos-ekonomikus’ olamayacağı görüşünün oluşturduğu bir temel üzerine oturtulmuştur. İkinci bölümde, ekonominin bir bilim olmadığı savı, özelikle ‘ekonomi’ye işlerlik kazandırdığı varsayılan üretim, tüketim ve benzeri kavramların temelsiz ve tutarsız yanları üzerinde durularak ekonomi bilimi denilen disiplinin açmazları bağlamında öne sürülmüştür. Üçüncü bölümde, İslâm’ın ekonomik konulara yaklaşımı sayılabilecek bir tutumla, gündemdeki konulara değinilmekte ve özellikle de her yazı içinde yapılan yorumlarla ‘ekonomi’ye ters düşen, ekonomi bilimi ve olgusu ile çatışan ve çelişen noktalara vurgu yapılmakta; İslâm ile ‘ekonomi’yi yan yana, bir araya, iç içe getirmenin tutarsızlığını gözler önüne serici bir yol izlenmekte.”
İslâm Düşünce Tarihinde Mezhepler
Beyan Yayınları, 1990

“Bu kitap, programlanmış bir serinin ilk kitabı niyetiyle 1980 dolaylarında yazıldı. O sıralarda İslâm Âleminde büyük çalkantılar, büyük çıkışlar ve büyük beklentiler gözlemleniyordu. Bu gözlemlenen olayların belli bir kabın içinde kalmayacağı, gelişerek dal budak salacağı ve dolayısıyla her hareketin etki ve tepkileri de beraberinde taşıması gereği kimi tutum ve oluşumlara yol açacağı belliydi. Bunlardan bir bölümü şu veya bu surette ve sebeple ortaya çıkacak yandaşlıklar ve savunuculuklar olabileceği gibi, bir bölümü de, kesinlikle karşı koymalar, karalamalar ve hatta düşmanlıklar biçiminde zuhur edecekti. Öyle ya da böyle davrananların tutumlarının yeni çekişmelere, dahası bir kör döğüşüne yol açacağı kesindi. Ve, bu durum da, İslâm Âleminin bir bilgilenme, bir dirilme, bir toparlanma sürecine girmiş olduğu kanaatiyle ümitli gelecekleri kollayan kimseleri derinden derine düşündürmeğe ve hatta içini sızlatmağa yol açacaktı. İşte bu şartlar içindeyken ‘acaba, küçük bir ışık yakarak zeminin aydınlanmasına katkıda bulunmak için geçmişteki olayları ve fırkalaşmaları hatırlamanın bir yararı olabilir mi?’ diye düşünülünce, bu doğrultudaki çabalar bu kitabı ortaya çıkardı; ama, yayınlanması imkânı bulunamadı. Aradan geçen on yıla rağmen, olaylar, yukarıdaki kaygıyı gidereceğine daha bir arttırır olunca, kitabın hâlâ aynı amaca hizmet edebileceği düşüncesi kuvvetlendi ve yayınlanması cihetine gidildi...” diye sunuş yapılmış, kitap için. Şu an aradan yaklaşık 30 yıl geçmiş olmasına karşın durum aynı, hatta daha beterdir ve dolayısıyla bu kitabın işlevi devam etmektedir.
Her Nemrud'a Bir İbrahim
Beyan Yayınları, 1990

“İnsanın insanlığını duyumsar gibi olduğu ve teknolojiden soğumanın başladığı günümüzde yepyeni bir dünya kurulmak isteniyor. Bütünleşmiş Avrupa, Birleşmiş Asya ve Bağdaşmış ‘Müslümanlar’dan oluşan bir dünya. Köhneleşmiş ve etkinliğini yitirmiş bulunan ideolojilerin artık ayakta tutamadığı ‘’Doğu’ ve ‘Batı’ bloklarının işlevini üstlenecek bu yeni öbeklendirmenin gerçekleşmesi için coğrafya, tarih, kültür ve hatta dinin odaklık edeceği, eksen olarak alınacağı bir oluşuma yol vermek üzere eğim içine sokulmuş bulunan insanoğlu, bu planlanan hedefe coşkun bir sel gibi akıyor.. Halklara ‘ekonomik büyüme ya da gelişme’ kılıfıyla yutturulan, gerçekteyse, çokuluslu ortaklıkların kârlarının maksimizesine hizmet eden teknolojinin yeniden sevimli kılınmasını ve insanlığın bu yolla gerçekleştirilmiş bulunan toplu köleliğinin sürgitini sağlamak üzere oynanan bu yeni oyun, çok ustaca bir taktikle işte sahneleniyor. Toplu katılımı sağlayıcı bir ustalıkla.. Satır aralarına sıkışmış ifadelerden anlaşılıyor ki, Yeryüzünde bir süredir başlamış olup da önü bir türlü alınamayan maneviyat ve dine dönüş eğilimleri, bu yeni oyunu sahneleyenlerce geliştirilerek, iflâs etmiş bulunan ideolojilerin yerine oturtulacak ve insanlar, bu kez de, -ve yeniden- ‘din’ uğruna birbirinin gırtlağına sarılıcı bir duruma getirilecek..” cümleleri ile girmişiz, 20 yıl önce, “Her Nemrud’a Bir İbrahim” adlı kitaba.. Ve devam: “Evet; dinler savaşı dönemi başlatılacaksa, tağutların planladığı bu ise, İbrahimî Dinlerın birbirleriyle didişmeği bırakıp, kendilerini dışlamış ve boyunduruk altına almış olan hümanizm, rasyonalizm, ve ekonomizme karşı gerçek bir ‘din’ kavgası vermeleri gerekir.. Tağutlar daha önce yayınlanan ‘Yeryüzünde Kötülük Odakları’ başlıklı seri kitaplarımızın konusuydu. Burada o konulara değinilmesine ve kimi kısa pasajlar alınmasına rağmen, bu kitap bir bölümüyle de olsa onların ne bir tekrarı, ne de özetidir; belki o odakların tağutî tutumlarını ve buna karşı çıkışları ele alan bir tamlayıcı ve tamamlayıcısıdır..”
Siyasal Katılım
Fikir Yayınları, 1990

“Dinler tarihi, yalnızca Allah’a iman edenler ile bunlara karşı çıkanların ya da bunların inançlarının nidüğünün anlatılmasından ibaret bir bilim disiplini değildir. Bununla birlikte ve bundan çok, insanların insanlık onurlarının tarihidir. İnsanın konumundaki iniş ve çıkışların izlenebileceği bir tablodur. Onun tablolaştırdığı süreç izlendiğinde görülecektir ki, insanlar ‘iman’ yoluyla onurlarını koruyabildikleri sürece, hem kendi kendileriyle, hem toplumla, hem de çevreyle barışık olabilmişler; Allah’a kulluk bilincinin zayıflaması dönemlerindeyse, insan insanın kurdu, çevrenin de canavarı kesilmiş, insanlık kendi dünyasını kendi elleriyle karartmıştır...... Çünkü, insanları sürüleştirici ve dünyanın bütün nimetlerini ele geçirici bir sulta kurmak isteyenler ve kuranlar, Peygamberlerin dünya hayatını kurtarmağa, zulümle gerçekleştirilen kula kulluğa son vermeğe yönelik eylemlerini gözlerden gizleyecek bütün önlemleri sürekli gündemde tutmuşlar; böylece de, insanları onura kavuşturacak ‘bağımsız irade’ye dayalı bir ‘siyasal katılım’dan uzaklaştırmayı başarmış olarak insanlığı diledikleri şekilde gütme imkânını ele geçirmişlerdir. Bu gidişe ‘dur’ diyebilmek için Peygamberlerin ‘sulta’ kırıcı eylemlerini gündeme getirmek zorunluluğu vardır. Allah’a kulluk çağrısıyla insanları diğer insanların, eşyanın, araçların, servetin ve akla gelebilecek her şeyin kulluğundan kurtarıcı ve insanı insanlık onuruna kavuşturucu Nebevî yöntemleri vurgulamak gerekmektedir..... Bu sağaltıcı önlemlere ele atabilmek ise, bozulma sürecinin de gözden geçirilmesi ve en yakın örnek olarak -kaba hatlarla da olsa- İslâm Tarihine bir göz atma ihtiyacı doğurmaktadır. Bu aşamadan sonradır ki, Peygamberliğin ikinci işlevinin algılanması, dünyaya dönük bu işlevin gereği olan ‘siyasal katılım’a ilişkin değerlendirmelerin yerli yerine oturtulması mümkün olabilecektir.....”
Ekonomi Bir Din midir?
Beyan Yayınları, 1991
Özetlenmesi de, tanıtılması da zor bir kitap.. Bir yönüyle ‘alternatif’ bir ekonomi, ekonomik kuramlar ve uygulamalar tarihi, bir başka yanıyla ekonomik kuram ve kuralları irdeleyerek onlardaki tutarsızlık ve açmazları belirleyen bir eleştiri, öte taraftan ‘ekonomi’nin bir bilim olarak değil de önceleri -özellikle sömürgeci- ülkelerin, sonralarıysa çokuluslu sermaye odaklarının emellerine hizmet edici politikalara kılıf uydurmak için üretilmiş kavram ve bakış açılarıyla varlık kazanmış bir ‘disiplin’, farklı bir cihette bakıldığındaysa Batı’nın bütünüyle ‘ideolojik’ amaç ve içerikli olan ‘sosyal bilimler’i içinde en ideolojik olanı, serapa ideolojiden oluşanı ve hatta başlı başına bir ideolojiye dönüştürülmüş bulunanı, yaşamın bütününü bir ‘iman’ gibi kaplayanı ve kuşatanı olduğunun vurgusunu yapan bir kitap... Bütün dinlerin ve hatta felsefi görüşlerin tamamına yakın bir kısmının yasak saydığı, kınadığı, hoş görmediği ‘faiz’in Haçlı Seferleri sırasında papazlar tarafından nasıl bir yorumla asli yatağından çıkarılıp meşrulaştırıldığının ve bu adımla birlikte yeni adlandırmalarla nasıl gözbağcılık yapıldığının, o gün bu gündür bu çarkın insanoğluna açtığı ve açmağı sürdürdüğü felâketlerin, bu çarkın dönüşüyle insanlığın nasıl köleleştirildiğinin hikâyesi.. Bu ve daha nice şeyler 180 Sayfa içinde nasıl anlatılabilmiş, doğrusu ilk bakışta insanı şaşkınlığa düşürüyor.. Çok yoğun, çok derinlikli ve yeni ufuklar açıcı bir kitap.. Şu var ki, okunacağı zaman, mutlaka, ekonomi bilimi, ekonomi tarihi, siyasal tarih, düşünce tarihi, bilim felsefesi ve benzeri kimi konulardaki bilgilerimiz tazelendikten sonra kitabın eli alınması, daha rahat bir okuma yapmamıza yardımcı olacaktır...

İnsanın Yüceliği ve Guènoniyen Batinîlik
Fikir Yayınları, 1992

Gerçekte felsefe, mistisizm ve tasavvuf ve de bunların gelişme süreçlerini Nebevî İnançlar bağlamında irdeliyor olmasına karşın, Giriş bölümünde kitabın asıl can alıcı noktası vurgulanarak söze başlanmış. Bu Giriş’in bir bölümünü aktarmakla yetinelim: "Verdiği görüntü, yol açtığı çağrışımlar farklı da olsa, elinizdeki bu eser -gerçekte- ‘siyasal içerikli’ bir kitaptır; konusu, siyasettir. Çünkü, insanı; özsel ve toplumsal yapılanmayı ve yapılandırmayı biçimlendiren ‘iman ediş’ler bağlamındaki insanı ele almaktadır...... ‘İman ediş’ler açılımında ‘insan’ı; insanları ve bunların inançlarını iki büyük küme içinde toplayabiliriz. Her iki kümedekilerin inançlarında da birer ‘kutsal varlık’ vardır. Her ikisinde de ‘inanç önderleri’ vardır. Her ikisi de ‘kitap’ ve hatta ‘kitaplar’a sahiptir. Her ikisinde de ‘kutsal varlık’ ile ‘insan’ arasında ilişki ve bağlantı söz konusudur. İkisinin de uyulması gerektiği vurgulanan yasaklar ve buyruklardan oluşmuş birer düzenlemesi bulunmaktadır. Her ikisi de beş duyuyla algılanan şu ‘varlık’lar dışında bir alanın varlığını onaylamaktadır. Ve, her ikisi de ‘insan’a yönelmekte, onu yaşamın odak noktasına yerleştirmekte; onun ekseni çevresinde dönmekte ve ona seslenmektedir. Bu ikisinin ortak bulunduğu bir başka nokta da insanın ‘yüce bir varlık’ olduğu, sıradanlığın ötesinde bir konumda bulunduğu inancıdır: İnsan, yüce/üstün bir yaratılışla yaratılmıştır.. Ve, bu ortak noktanın hemen bitişiğinde ise, işte, ayrılık başlamaktadır. Çünkü, bunlardan biri ‘insanın yüceliği’ni vurgularken, diğeri ‘insanın yücelişi’nin gerektiğine kaildir.” Kitap, ilki Nebevî, ikincisi felsefî/tasavvufî olan bu görüşler arasındaki ‘Allah, Peygamber, Kitap, Yaratılış, Zaman, Ahiret” ve benzeri temel imanî konular üzerindeki farklar, zamanlar boyunca bu alanda olup bitenler ve özellikle de çağımızdan bir örnek olarak Guènoniyen Batınîlik üzerinde durarak, olayı, ‘iletilmiş dinler’ ve ‘türetilmiş dinler’ ikiliği bağlamında irdeliyor.

Geçmişten Notlar
Beyan Yayınları, 2008

Bir ‘anı’ kitabı.. Önsözünde kendini şöyle anlatıyor: “Evet; önceleri bir tür nefis muhasebesi yapmak, kendimi hesaba çekmek amacıyla kaleme sarıldım. ‘Kayıt altına alınmış’, yazıya dökülmüş bir hesaplaşma, bana daha ciddî olacakmış gibi geliyordu. Bunda, belki de, kaleme yakınlığımın, yazarken daha iyi hatırlama ve düşünme alışkanlığımın da payı oldu.. Sonra, kendimle gerçek bir hesaplaşmamın, ancak, insanlara hesap vermekle mümkün olabileceğini fark ettim. Böyle bir hesabı verebilmem ise, hesap verilenlerin değerlendirmeleri sürecine açıklık kazandırmak için, kendimi anlatmamı gerektiriyordu. Bilinmeyenin hesabı yapılamazdı, çünkü.. Böylece, işin ucu, kendimi anlatmama çıktı. Yazarken, kaleme aldığım her olay, bir başka olayı çağırdı; bir başka hesabı açtı. Bu zincirleme akışın itkisiyle ha bire yazdım, yazmak zorunda kaldım.. ‘Geçmişten Notlar’ bu suretle ortaya çıkmış oldu. Bu bakımdan arada mutlaka boşluklar ve değinilmemiş olaylar olacaktır; dahası kimi olaylar belki de zaman sıralaması bağlamında çok “alakasız” gibi görünen yerlerde anlatılmıştır. Notlara bir de, ayrı bir bölüm halinde, ‘Çocuklarıma Vasiyetim’i ekledim. Bu, yeni yazılmış bir “vasiyet” değil. Karabağ olayları sırasında savaştaki kardeşlerimizin ihtiyaçlarını karşılamak üzere Ekim 1993’te gerçekleşen 45 günlük Azerbaycan seyahatimin öncesinde, iki gün içerisinde yazılmış bir “dizi yazı”; hani, ‘Savaştır bu, dönemezsem…’ gibisinden. Peki; kendimi ve haliyle yaşadıklarımı, zamanımı anlattım mı, anlatabildim mi?Hesaplaşmamı tam tamına yapabildim mi, bu “notlar”da, bu “notlar” ile.. Bunu söylemek ne mümkün?”

Çocuk Kitapları



Diğer Ürünler:
Ön Soruşturma, Tevhid Üzerine, Medeniyetin Burçları gibi 'ortak yazarlı' kitaplara katkıda bulunmuş olan Zübeyir Yetik, Ali İzzetbegoviç'in "Doğu ve Batı Arasında İslâm" , M. Ziyauddin Rayyıs’ın “İslâm’da Siyasi Düşünce Tarihi” başlıklı kitaplarının Türkçe çevrilerini de felsefe ve siyaset bilimleri kavramlarının türkçeleştirilmesi bağlamında redakte etmiştir.
Sosyal Bilgiler Ansiklopedisi ile Şâmil İslâm Ansiklopedisi'ne maddeler de yazmış olan yazarın pek çok dergi ve gazetede makaleleri ve köşe yazıları bulunmaktadır.