İNGİLTERE VELİAHTINI HALİFE YAPSAK MI?*

 

Londra, şu sıralarda, “Hilâfet Konferansı”nın baş döndürücü çalkantıları içinde.. Olayı günde­me getirenler bir “Halife”nin bu­lunmayışını Müslümanların, hatta -günümüzde- İslâm’ın en başat eksikliği, en asal sorunu olarak su­nuyorlar. Bu, Hizbuttahrir için, yeni bir söylem, zaman içinde gelinen bir nokta, varılan bu sonuç değil.

Bundan otuz yıl önce tanıştığım bir Hizbuttahrirci daha ilk karşılaşmamızın ilk da­kikaları içinde sözü hemen “Halife” konu­suna getirmiş, bir-bir buçuk saat süren tar­tışmalı sohbetimiz sırasında, “İslâm Âleminde tek halife” ve de “iman” ile “halifeye biat” ilişkisi üzerinde uzun uzun açıklama­lar yapmıştı. Bu savları öne süren muha­tabım çok iyi hazırlanmıştı ve söyledikle­riyle bu kurumun hem siyasal işlevini, hem de dinsel boyutunu çok derli toplu bir biçimce ortaya koyuyordu.

Bununla birlikte, belirtmemiz gerekir ki, “Halife hasreti” yalnız Hizbuttahrir yanlılarının değil, Müslümanların genelinin rüyalarını süslemiş, düşüncelerini hareketlendirmiş, konuşmalarda ve yazılarda geçtikçe iç çekmelerine yol açmış bir konudur, İslâm Âleminin topyekûn iflasıyla halifeliğin ilgasının aynı zaman dilimine rastlamış olması, mümkündür ki, bu durumun ortaya çıkmasında büyük bir rol oynamış; enine boyuna hesap yapılmaksızın biri diğerinin bağlantısı gibi görülünce, “Hilafet”, olduğundan ya da olması gerekenden daha önemli bir konuma oturtulmuştur.

İSLÂM’IN GEREĞİ Mİ?

Buna karşın, acaba, “Hilafet” gerçekten de İslâm’ın gereği mi; din bakımından vaz­geçilmez bir kurum mudur? Bu soruya ve­rilecek ilk yanıt, Halife’yi “Devlet Başkanı” anlamında aldığımızda, “Evet” olacaktır. Toplumun işlerini üstlenip götürecek bir kişinin Müslümanlar arasın­da (ve dolayısıyla onların ba­şında) bulunması, “farzı kifaye”dir. Tıpkı toplumun sağlı­ğıyla ilgilenecek bir hekimin, güvenliğini sağlayacak kollukçunun, buğdayını yetişti­recek çiftçinin, eğitimini ger­çekleştirecek öğretmenin, adaleti dağıtacak yargıcın, yani bu ve benzeri işleri ya­pacak kimselerin, gereksin­meler doğrultusunda, top­lumda görevli olarak bulunmasının “farz-ı kifaye” oluşu gibi.

Peki bu işi üstlenip yürütecek kimsenin “Halife” adını, sanını taşıması ve kimi sav­lara göre de yeryüzünde tek olup da tüm Müslümanların kendisine bağlı olması?.. Hayır, her iki bağlamda da böyle bir ge­reklilik yoktur. Öyleyse, şunca zamandır “Hilafet”e ilişkin ve “Hilafet” dolayımlı ola­rak serdedilen görüşler, verilen fetvalar, şunlar bunlar ne oluyor? Hele de Kur’an-ı Kerim’deki “halife” kelimesine dayalı görüş ve düşüncelerin oluşturduğu oldukça zengin bu literatür?.. Yanıtı kısaca vermeye çalışalım...

ÖMER, HALİFE DEĞİLDİ

Ebubekir, “halife”ydi. Allah’ın Resu­lü'nün yerine geçmişti ve onun halifesi olarak anılıyordu. Toplumun işlerini yü­rütme görevi Ömer’e verilince, o, çevre­sine de danışarak, sonunda, “Emir-ül-Müminin” sanını kullanmaya başladı. Çünkü, “Halife-i Resul” olan Ebubekir'in halifesi olduğunu göstermek üzere “Halife-i Halife-i Resul” gibi bir tamlama çok uzun­du ve doğrudan doğruya işi Allah’ın Resulü’nden sonra almadığı için de “Halife-i Resul” sanını kullanması yanlış olacaktı. Çevresindeki kimilerinin önerdiği Kisra, Kayser ve benzeri saltanat unvanlarını da İslâm’la bağdaştıramamış ve sonunda “Emir-il-Müminin”de karar kılmıştı.

Sonradan Ali yanlılarının “İmam” kav­ramını bayraklaştırması üzerine, bunun dı­şında kalanlar da bir dayanak ve tutanak olarak “Halife” kelimesine sarıldılar. Şiiler “İmamet”in “nass’la sabit” olduğunu ve bu sübutun Ali ve oğullarına mahsus bulunduğu­nu öne sürünce, diğerleri de aynı ölçüde kuvvetti bir dayanak olarak “Resulün de­vamı bir yönetim/yönetici” adına “Halife” kelimesine tutundular. Anlaşılıyor ki, “Hilafet” siyasal kaygılarla üretilmiş bir adlandırmadır. Ve hep de öyle kalmıştır.

Kur’an-ı Kerim’deki “hafife” kavramına gelince... Bu, Yüce Allah’ın halifeliğidir ve bu anlamda bütün insanlar halife olduktan başka, bu halifeliğin kapsamı da “Yeryü­zündeki şeyler”le sınırlıdır. Burada insanların insan üzerine -Allah adına- halifeliği değil, insanın “eşya” üzerindeki kullanım yetkinliği söz konusudur. Bu yüzden, siyasal bağlam­daki “Halife” kavramıyla Kur’an-ı Kerim’de geçen “halife”" nitelemesini birbiri­ne karıştırmamak gerekir. Ama insanlar üzerinde egemen olmak isteyen sul­tanlar ve yandaşları, bu iki kavramı karıştırmayı kendi­leri için yararlı gördüklerinden hep öyle yapa gelmişlerdir.

HİLAFET DEĞİL, İMAMET

Müslümanların işlerini üstlenen yöneti­ciler için, gerçeği sorulursa, “İmam” kav­ramını kullanmak daha doğrudur. Hem Kur’an-ı Kerim bu kelimeyi bu bağlamda kullanmıştır, hem de kelimenin "önder" anlamı buna daha elverişlidir. Ve bu an­lam, aynı zamanda da, “insanların onayı”nı içermektedir. “Halife”ye zorunlu bir  tabiiyet varken, “İmam” için seçmeli bir “biat” söz konusudur. Ümmet tarafından öne çıkarılan, başa geçirilen kişi.”İmam”ın anlamı bu... Ama belirttiğimiz üzere ilk karmaşa sırasında Şia bu kelimeyi alıp farklı anlamlar yükleyince, kavram onlara bırakılmış ve diğerleri tarafından kullanılmamıştır. Oysa bu­gün için olayı yerli yerine oturtmak müm­kündür. Ve ifade için de ille “imam” keli­mesini kullanmak da gerekmemektedir. Yeter ki, Müslümanların işlerini kendi rızalarıyla kendisine bırakmış bulundukları bir kimse olsun ve de hiç kimsenin üzerin­de “ilahî bağlamlı” bir otorite kurmaya kalkışmasın.

HALİFE, PAPA’NIN MUKABİLİ DEĞİLDİR

Müslümanların halifelik da­marını kabartan olgulardan bi­ri de “Papalık” kurumudur. “Onlarda var da niye bizde olmasın; bizim birlik ve beraberliğimizi sağlamasın?” gibisinden bir düşünce, bir eğilim... Oysa o öbürü­nün karşılığı değildir. Osmanlı Halifeleri­nin mukabili, Batıda, Papalık değil, kutsal Roma-Germen İmparatorları idi. Pa­pa’nın İslâm Âlemindeki karşılığı da “Halife” olamaz. Çünkü Papalık örgütlenmiş bir “ruhban” sınıfının başı olmaklığı anla­tır. İslâm’daysa “ruhbanlık” yok ki onun örgütü ve başı olsun. Müslümanların ülkelerinde de ille böyle biri bulunsun diyenler varsa, onlar aradıklarını “Tasavvuf” kesi­minde bulabilirler. Benzeri örgütlenme onlarda vardır ve başlarında da “gaip/giz­li/herkesin değil de, belli kimselerin tanı­dığı” bir “Kutb-u zaman” bulunur. Çünkü bu kesimde ruhbanlık vardır ve haliyle başları da bulunur.

İNGİLİZ OYUNU

Bu durumda Müslümanlar, adına “Halife” denilse de denilmese de, kendilerini sürü gibi güdecek birilerini bulma telaşı içine, gireceklerine, oynanan İngiliz oyu­nunun farkına varsalar daha akıllılık etmiş olacaklardır. Almanya’nın köktendinci ha­reketler, Amerika’nın bir yandan Arap Birliği, öte yandan Türk Birliği peşindeki yandaşları (ve tabii İsrail), Fransa’nın Kürt korumacı­lığı yoluyla etkin olmak istediği Ortado­ğu’da, İngilizler de, işte, “Hilafet” kanalıyla daha büyük bir role soyunuyorlar. Müslü­manlara düşen, bunu fark etmek ve büyük fitne kokan bu oyundan uzak durmaktır.

İngiltere’deki İslâmî hareketlerin hamiliğine ta dünden beri soyunmuş olan İngiliz Veliahtının “Halife”lığini de buna dikkat çekmek için başlığa çıkarmış bulunuyoruz.

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

09.08.1994