İSLÂM ADINA KONUŞMANIN DAYANILMAZ ÇEKİCİLİĞİ*

 

Şimdiki gençler de mi öyle yapı­yorlar, bilmiyorum. Biz, 1957’lerde, 58’lerde -büyük bir coşku ve ihlâs içinde- çevremizdekilerle “İslâm adına” konuşur, tartışır, ya söze başlarken “İslâm’a göre” diye giriş yapar ya da sö­zümüzü bitirirken “İşte İslâm budur!” diye cümlemizi bağlardık. Elimizdeki kaynak­ların (kitap, eski ve yeni dergiler, haftalık bir gazete -ki, tümünün sayısı iki elin par­makları kadardı) kıtlığına ve dolayısıyla sermayemizin azlığına karşın, bağlılığımı­zın sınırsızlığı ve alanın genişliği, genişli­ği oranında da bomboş bulunması buna yol açardı, belki de.

Çünkü, kesinlikle an­latmalıydık ve anlatırken de “güçlü ve karşı konulmaz” bir dayanağımız olmalıy­dı. Hele de “İslâm”dan söz etmenin yasak­lardan olması, risk taşıması, neredeyse di­vanelik gibi görülmesi, olaydaki çekiciliği daha bir dayanılmaz, karşı konulmaz kı­lardı. İslâm bir din, bir iman olduğu ölçü­de, belki de bundan da çok bir gençlik büyüsüydü. Konuşmalarımız, yerel gaze­telerdeki yazılarımız sırasında kanımızı ısıtan, kaynatan bir delikanlılık büyüsü. Nitekim 1960’ta Urfa’dan İzmir’e gider­ken taşıdığımız tek şey de buydu. Toplam 400 yıl hapisliği öngören davalara rahatça göğüs germemizi sağlayan bu da “büyü”ydü; İs­lâm adına konuşmak büyüsü.

“Urfa Müftüsü” sanıyla tanınan Halil Gönenç Hocayla tanışıklığımız -handiyse- otuz yılı bulur. 1966’larda Urfa’ya dönüşüm sı­rasında... Müftülüğünün yanında öğrenci yetiştirmek, yazılar yazmak, çeviriler yap­mak gibi yoğun bir çalışmayı sürdürürken çevreyle de sıkı bir ilişki içinde bulunu­yor, gerçek bir müftüden bekleneni eksik­siz bir biçimde yaşamına yansıtıyordu. Birkaç günü aşmayan bir “Celâleyn Tefsi­ri” okuma denemem bir yana tutulursa, Halil Hoca’dan düzenli bir biçimde yarar­lanmak imkânım olmadığı gibi, kişilik ya­pımın elverişsizliğinden ötürü onun çe­şitli çevrelerdeki “sohbet”lerine de katıla­madım. Tüm görüşmemiz ve dolayısıyla da yararlanmamız, bir iki ortak dostun dükkânlarında bir iki karşılaşma ya da bir iki “taziye” evinde çok kısa bir süre için bir arada oturma ile sınırlı kaldı, o yıllar­da.

Halil Hoca sürekli bir “sual” sağanağı altında bu­lunurdu. Bıkmadan, usanmadan, dahası kimi ipe sapa gelmez sorular karşısında bile yüksünmeksizin, habire anlatır du­rurdu. Gecenin ilerlemiş saatlerinde evin­de bile rahat bırakılmadığını duyardık. Bir pınar gibi sürekli, üstelik kendisine uzatı­lan, uzanan tasların durumuna göre; her ­birine beklediğini vererek. Soruları yanıt­ladığı sırada ilk kez onun anlatımında dik­katimi çekmişti: Kimi zaman İslâm’a göre vurgusunu yapar, kimi zaman falan mez­hebe göre şöyle, filan mezhebe göre böyle der, kimi zamanlarda da ad vererek fişmekâncaya göre de şu şekilde kaydını koyar­dı. Bu tutumda bir incelik olduğunu sezer, ama açıklıkla kavrayamazdım.

Derken bir gün birilerinin bir konuyu çokça üste­lemesi üzerine açık açık konuşmak gere­ğini duymuş; “Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’te açıkça bulduklarımız İslâm’a göre­dir, bunlardan çıkarılan hükümler ise içti­hat olduğu için mezheplere ya da şu veya bu âlime göredir; onların hükümleri için İslâm’a göre denilmez. Denilecek olsa, İs­lâm onların yorumlarıyla, anlayışlarıyla kayıt altına alınmış olur, bu da olmaz.” gi­bisinden bir cümle söylemişti.

Oysa nere­deyse Müslümanların tümünü kapsayan bir çoğunluk “din”e ilişkin duydukları ve bildikleri her sözü “İslâm” olarak almak­ta, aktarmakta, uygulamakta ve İslâm’ı kendince bir kalıp içine tıkmaktaydı. Ha­lil Hocanın bu açıklaması üzerine hem büyük bir yanılgıyı fark etmiş, hem de Müslümanların birbirine karşı tutumların­daki olumsuzluğun sebebini kavramıştım. Gerçekte Hoca’dan daha pek çok incelik­lerin öğrenilebileceğini de çok iyi biliyor­dum, ama, onu yalnız yakalayıp da, baş-başa konuşmak imkânının hiçbir zaman bulunmayışından ötürü, bu “bilme” sonuç vermiyor, başkalarının yanındaysa kendi­sinden yeterli bir yararlanma mümkün ol­muyordu.

İzmir döneminin sonrasında, Urfa’ya dönüşten önceki aşamada Ankara durağındayken büyük bir yayın tasarım vardı: İslâm’ın her dalıyla ilgili sistematik, kap­samlı ve geniş bir yayın... Özetle şöyle: Ehil kimselere başvuracak, ilgilendiği daldaki günümüz eserlerinden en tutarlısı­nı götürecek ve onun çatısını temel alarak İslâm’ı anlatmasını isteyecektik, bir kitap­çıkta. Sözgelimi İslâm’da para, İslâm’da toprak mülkiyeti, İslâm’da hak ve özgür­lükler, İslâm’da devlet gibi... Para kaynak­larıyla bağlantı kurmaktaki beceriksizli­ğim o günlerde de, elbette, vardı ve bu ta­sarı -işte- 1965’lerde kaldıydı. İsabet ol­muş.

Çünkü, bugün “bilim” diye bilinen şeylerin İslâm’da da olmak zorunluluğu gerçekten yoktu ve biz bunu 1975’lerde fark edip de “İslâm Ekonomisi” diye bir şey yoktur dediğimizde de, kimi kimseler bizi bir kaşık suda boğmak için atağa kalkmışlardı. Evet; bugünkü bilimlerin ve bilimsel söylemlerin bir başka “ideoloji”nin zorunlu verimleri olduğunu, doğan sorunlar karşısındaki çözüm arayışlarının birikimi durumunda bulunduğunu ve İslâm’da bu sorunların doğmaması duru­munda bu tür çözümlerin birikimi “bilim”lere de gerek ve imkân olmayacağını, bir on yıl geçtikten sonra kavramıştık, ama bu kavrayış bizi hedef tahtası duru­muna da sokmuştu.

● 

Yanılmıyorsam, 1967’lerdeydi. Urfa döneminden söz ediyorum, yine... Bir çay bahçesinde beni genç bir adamla tanıştır­dılar. Genç adam ihlâsı yüzünden parıldayan Abdülkadir Öncel’di. Hukuk öğrencisiydi. (Eğer o yıl bitirmiş idiyse, tanışma bir yıl önce de olabilir). Ne yapması gerektiğini, da­vaya nasıl hizmet edebileceğini sordu, iç­tenlikle ve coşkuyla. Gerek kendimizin dava davulunu çalma aşkına uğradığımız yitiklerle bir başka Müslüman’ın karşılaş­maması ve gerekse bizim de “diplomalı” ve diplomasıyla bir yerlere gelebilecek kimselere ihtiyacımız bulunduğu düşün­cesiyle, tüm “öğrenci” kardeşlerimiz için öngördüğümüz üzere konusundan dağıl­masını istemediğimizden, ona, en iyi hiz­metin okulunu bitirmek ve iyi bir hukuk­çu olmak olduğunu söyledim. Ama o bu­nunla yetinmek istemiyor, içinde yanan hizmet aşkı doğrultusunda çırpınacak yol­lar arıyordu. “Öyleyse, hukukun hangi da­lı ilgini çe­kiyorsa, onun üzerinde çalış” de­dim. Nasılını sorunca da, “Sözgelimi hu­susi hukuk... Önüne Medeni Kanunu ve Medeni Hukukla ilgili kitapları al. Meh­met Zihni Hoca’nın ‘Nimet’ül İslâm’ adlı kitabını da aç. Oradaki evlenme, boşan­ma, veraset ve benzeri hususi hukuk hü­kümlerini bugünkü Medeni Hukuk örneği maddeleştir.” dedik. Bitirmemiş olsak bile Hukuk Fakültesi çarkından geçmiştik ya, “kanunlaştırma” ya da “kodifikasyon”un önemine kaildik ve Öncel’i bu doğrultuda bir çalışmayla İslâm Hukuku’nun kodifikasyonuna (göle yoğurt çalma türü de ol­sa) bir katkıda bulunmaya çağırıyorduk. O yıllarda Hizbüttahrir’in “İslâm Anaya­sası” ve benzeri çalışmalarının da gün­demde olduğu anımsanırsa, demek ki, kodifikasyonun çağı gelmek üzereydi.

Yine sanırım yaklaşık on yıl sonra anlayacak­tım, “kanunlaştırma”nın bir üstünlük değil tutsaklık olduğunu; birtakım kimselerin birtakım kimselere boyun eğdirmek için kullandıkları bir tuzaktan başka anlama gelmediğini... İslâm, getirdiği “genel hü­kümler”le insanlara kolaylıklar sağlarken bu hükümlerden çıkarılmış yorumları maddeleştirerek “yasa” kılmanın, bu yolla seçenekleri ortadan kaldırarak insanları bağımlılaştırmanın egemen güçlerin tutu­munun İslâm’a sokulması anlamına geldi­ğini, evet, ancak 5–10 yıl sonra sezinleye­bildim.

İmam Malikin İslâm Hukukunu uygulamaya koymak için kendisinden bir kitap isteyen (bir başka aktarıma göre, Muvatta’yı yasa gibi uygulama eğilimi gösteren) o günün Sultanına karşı çıkma­sı olayındaki inceliği kavradığımda da, evet, başlangıçtaki görüşümün yanılgı, sonra geldiğim kanının ise doğru olduğu­nu iyice anladım. Evet, İslâm, İslâm'dı. İmam Malik de, İmam Malik... İslâm İmam Malik’i bağlıyordu ama, imam Ma­lik İslâm’ı bağlayamazdı. Söyledikleri el­bette İslâm’dandı, ama salt “İslâm” ola­mazdı, öyle olsa, başkalarının sözleri İslâm’dan olmamış olurdu. Said  Nursî’nin “Bizim yolumuz haktır, ama, tek hak yol bizimkisi değil..” yollu sözlerle vurguladığı büyük gerçek..

Bir miktar kaynar suya ihtiyacımız olacak olsa, yapılacak en kestirme iş, gidip bunu bir sıcak su kaynağından alıvermektir. Ama bu yöntem uygulanabilir olmadığı zaman ve uygulanabilir olmadı­ğından suyu kendimiz kaynatmak cihetine gideriz. Enerji olarak çalı-çırpıdan doğalgaza dek pek çok kaynaktan yararlanabilir; işi yaparken de üçtaştan ocağa, şofbene varıncaya dek pek çok araç kulla­nabiliriz. Kaynatılacak suyu da çömlekten tutunuz çelik tencereye varıncaya dek pek çok çeşitli kabın içine koyabileceğimiz gibi, böyle bir kap kullanmaksızın (şof­ben örneği) doğrudan boruya da başvura­biliriz. Bu kullanımlardan herhangi birini seçmek kişisel bir tercihtir. Tercihin de ötesinde bir imkân meselesidir. Ola ki, başka tercihler bulunabilir, can başka tür­lüsünü çekebilir de imkânlar elvermez. Öyle de olsa böyle de, amaç ve sonuç, su­yu kaynatmak; kaynamış su elde etmektir. İşte, suyu kaynatmak için başvurulan yol­lar, kullanılan araç ve gereçler, enerji kay­nakları, hep, günümüzdeki Müslümanla­rın tafra atarak “İslâm’a göre” dedikleri “araç”lar yerinedir. Gerçek İslâm’sa, bü­tün bunların ötesinde, üstünde ve ilerisin­de olarak, olayımızdaki amaç olan kaynar suyu elde etmek, suyu kaynatmaktır. Bu durumda tezek ve çömlek kullananın doğalgazdan yararlananı kınamaya hakkı ol­madığı gibi, berikilerin de ötekilere dudak bükmek haklan yoktur. Herkesin yüküm­lülüğü, yalnızca, örneğimizde “su”ya ben­zettiğimiz “fıtrat”ını, yine örneğimizde “kaynatma” diye andığımız “İslâm” yo­luyla, “kaynamış su” örneği “Müslüman”a dönüştürmekten ibarettir. Amaç Müslü­man, yol İslâm, araç gereç ve yöntem ise, bu yolda amaca varmayı sağlayıcı “seçim­lik” öğeler. O kadar...

Hiç kimsenin İs­lâm’ı kendi tarzına, kendi düzlemine, ken­di düzeyine, kendi çerçevesine, kendi an­layışına, kendi yorumuna, kendi öbeğine, kendi örgütüne, kendi eylemine “has isim” gibi sunarak etiket yapmak ve öbekleştirmek hakkı yok. Bu bilinir ve insanlar “İslâm’a göre böyle..” yerine “Benim İslâm anlayışıma göre..” ya da “Filancanın İslâm anlayışına göre..” böyle; daha doğrusu “Be­nim İslâm’dan anladığım” ya da “Filanın İslâm’dan anladığı” böyle derlerse, işte o zaman, İslâm'ın anlaşılmasından daha bir ümitli olabiliriz.

Çünkü böylece, etkin ve ege­men olmak amacıyla İslâm’ın kullanıl­makta olduğu sanısı, yerini, “İslâm etkin ve egemen kılınmak isteniyor” kanısına bırakır ve her şeye karşın Müslüman kim­liğini dile getiren halk da bu kanı doğrul­tusunda, kendi iradesiyle, suyu daha iyi nasıl kaynatabileceğinin yollarını arama­ya başlar, şevk içinde suyunu daha bir kaynar hale getirmeye çabalar. İnsanları kendimize ya da kendi İslâm anlayışımıza veya kendi İslâm uygulamamıza değil, Yüce Allah’a, Allah’ın Kitabına, Resul’ün getir­diği İslâm’a çağıralım. Yeter, Artık...

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

21.09.1993