“İSLÂM VE LAİSİZM” ÜZERİNE*
ÖNCE BİRKAÇ SÖZ
Yaşadığımız tarihsel süreç dolayısıyla olsa gerek, Türkiye’de bulunan her Müslüman gibi ben de “Laiklik” kavramını hep sosyal ve özellikle de hukuksal boyutlarıyla ele almış, olayın başka yan ve yönleri üzerinde pek durmamışımdır.
Halkımızın “Laiklik” uygulamalarıyla tıknefes edildiğini, hatta zaman zaman sürüm sürüm süründürüldüklerini, dinden her söz edişlerinde “adalet”i elinde “Laiklik” etiketi taşıyan bir kılıcı tutmuş durumda karşılarında göre geldiklerini düşünecek olursak.. Müslümanların “Laiklik”in yalnız bu boyutlarıyla ilgilenmiş olmalarını anlayışla karşılamanın ötesinde, kavrama yönelik tam anlamıyla kuşatıcı bir yaklaşımda bulunmayışlarında “mazeret” sahibi olduklarını da teslim etmek zorunda kalırız. Kendilerini savurmak isteyen fırtınayı yelkenlerini şişirme yolunda bir güce çevirmek.. Kendilerini boğmak isteyen “hava”yı hayatiyetleri için gerekli nefese dönüştürmek.. Ya da kendilerine karşı kullanılan “saldırı silah”ını öz-nefislerini savunma yolunda kullanmak ihtiyacı içinde bulunuşlarından ötürü, tüm olumsuzluklarla sosyal ve hukuksal bağlamda karşılaşmış oldukları göz önünde tutulacak olursa, kavramı karşıtları gibi “siyasal/sosyal” ve “hukuksal” bağlamda almak, olayı olumluya çevirmek üzere onu bu yönleriyle işlevlendirmek zorundaydılar. Ve bu zorunluluk da söz konusu kavramı tütünlük içinde görüp irdelemenin yollarını tıkıyordu. Konu hangi genişlik içinde araştırılmış olursa olsun, koşullar, bu insanları Laikliğin bu yönünü, bu yönlerini görmek, bu yönlerini cımbızla alıp öne çıkarmak zorunda bıraktığından, diğer yanlar -kendiliğinden- göz ardına itilmiş oluyordu.
Çünkü “Laiklik” bir vakıa olarak bu boyutlarıyla ortalarda görünüyor, işlevleşiyor, işlevlendiriliyordu.
“LAİKLİK”İN FELSEFÎ BOYUTU
Malezyalı düşünür ve bilim adamı M. Nakib El-Attas’ın, Selahattin Ayaz tarafından “İslâm ve Laisizm” adıyla Türkçeleştirilip, Pınar Yayınlarınca bu yılın şubat ayında piyasaya verilen “İslâm and Secularism” adlı eserinde konu öylesine yoğun bir biçimde felsefi açıdan ele alınmış ki, onu okumaya başladığınızda, koşullar ve zorunluluklar sizi bir başka yaklaşım ve anlayışa ne ölçüde zorlamış olursa olsun, ister istemez olayın bu yanını da görmek durumunda kalıyor; “Laiklik”in felsefi boyutuyla da -kesinlikle- ilgilenmek gereğini duyuyorsunuz.
156 sayfalık kitabın satırları üzerinde yürürken, artık “Laiklik” baskıları altındaki bir sürecin etkileriyle güdümlenmiş olma çizgisini aşıyor, kavramı kendi süreci içinde bir oluşum olarak görmek ve olayı öylece izlemek zorunda kalıyorsunuz. Bu da, haliyle, hep yapıla gelen “hukuksal ve siyasal/sosyal bağlamda Laiklik” yaklaşımının ötesinde bir ufuk genişliğine kavuşmanızı sağlıyor: yoğun bir biçimde felsefi boyut üzerinde durulmuş olması, bu boyutun, öncelerde olduğu gibi, göz ardı edilmesinin önüne geçiyor.
Attas’ın kitabı, bununla birlikte, daha pek çok özellikler de taşıyor; önünüze pek çok konunun irdelenmesine elverici, “Laiklik” çerçevesinde pek çok konuya daha el atmanızı zorunlu kılıcı yeni kapılar da açıyor. Söz gelimi, genel anlamıyla din, özelde Hıristiyanlık, Hıristiyanlığın farklı yorumlarına dayalı anlayışlar. Ve yine farklı yorumların ürünü “İslâmlar”.. Tüm bunların yanı başında ya da çevresinde veya bunlar dolayısıyla “Laiklik”.. Belki de “Laiklik” dolayısıyla tüm bunlar. Bunlara ilişkin olarak “düşünmek” ve düşünme sonucunda da “görüş belirtmek” gereksinmesi. Bu özellik de, kitabın tanıtımından çok “irdelenmesi” gibi bir zorunluluğa götürüyor.
Kitabın iç kapağındaki yazara ilişkin tanıtım cümlelerinde sıralanan kitaplardan hiçbiri bana tanıdık gelmediği halde Attas’tan kimi şeyler okumuş olduğumu, onun “yabancım olmadığını” sanmama karşın, belleğim de bana bu konuda uzun süre yardımcı olmadıydı. Tanıtım yazısında verilen listeden bir şeyler okumadığıma göre, yazardan “nerede” ve “neler” okuduğumu bir türlü anımsayamadım. Nihayet epeyce bir çaba ve araştırmadan sonra “yabancım” olmayışının sırrını çözebildim. Bu kitabın tanıtım listesinde yer almamış olmakla birlikte Attas’ın “Modern Çağ ve İslâmî Düşünüşün Problemleri” adıyla Mahmut Erol Kılıç tarafından Türkçeleştirilip 1989 yılında İnsan Yayınları arasında çıkan “İslâm, Secularism and philosophy of Future” başlıklı kitabını hatırladım. Ve haliyle, öncelikle o kitabına bir göz attım.
Konuşmalardan derlenen bu kitabında da yazar, ağırlıklı olarak şu anda elimizde bulunan “İslâm ve Laisizm” başlıklı kitabındaki konuları işlemişti. Zaten kitapların yayın yılı da aynıydı. Konuşmalardan derlenen kitap 1984 yılında Londra’da, diğeri de yine 1984 yılında Hindistan’da basılmıştı. “İslâm ve Laiklik” başlıklı kitabın bu tarihte basılan nüshadan Türkçeleştirilmiş olmasına karşın, iki kitabı karşılaştırdığımda, daha önceki tarihlerde bir başka basımının yapılmış olması ihtimali belirdi. Her iki kitapta da yazarın kitapları olarak verilen listelerde bir diğer kitabın adının bulunmaması da, elimdeki kitaptaki yazarın kitapları listesinden hiç birinin bana neden tanıdık gelmediğinin yanıtı olduktan başka, dikkatimi çeken bir başka nokta oldu.
Tanıtım yazısında verilen listedeki “Hamza Fansuri’nin Mistisizmi” adlı eser başta olmak üzere, kitap isimlerine bakıldığında, (özellikle de “Modern Çağ…” başlıklı kitapta yer alan konulara ve kitap listesine bakıldığında) yazarın Tasavvufla çok yakın bir ilişki içinde bulunduğu, en azından çok yakın bir biçimde ilgilendiği sonucuna varıyoruz. Attas’ın “Malay Dili, Edebiyatı, Kültürü Enstitüsü Müdürü” oluşu da onun bu yanını öne çıkardıktan başka, gerçekte ve daha önemlisi İslâm’ı bir kültür bağlamında alacağını ve söz konusu etmekte olduğumuz bu kitabında da bu yanının -haliyle- ağırlık taşıyacağını gösteriyor. Pınar Yayınlarının “sunuş” yazısındaki “Ele aldığı konuları büyük bir titizlik ve vukufiyetle ortaya koyan yazarımızın, kendi deyimiyle, ‘reformist, modernist’ olarak adlandırdığı bazı Müslüman fikir adamlarına, isim ve kaynak belirtmeden yönelttiği sert ve hatta hakaretimiz ifadeleri doğrusu yadırgamış bulunuyoruz. Ayrıca, ‘vahdet-i vücud’ ve ‘vehbî ilim’ konusundaki görüşlerini de kabul edemiyoruz.”cümleleri de, nitekim, bu ağır basan yanın yayıncıların da gözüne çarptığını gösteriyor. Demek ki, kitabın adındaki “İslâm” kelimesine karşın, yaklaşımlarda salt bağlamda İslâm’dan çok, İslâm’ın belirli bir yorumu doğrultusunda hareket edilmiştir.
Bu durum, yazarın yalnızca İslâm’a ilişkin belirlemelerinde de kalmamış, onun hem Hıristiyanlık, hem de Laiklik’e yönelik bakış açısın da etkilemiş olduğu için, gerçekten üzerinde durulması gereken bir noktadır ve bizim de kitabın tanıtımını aşarak irdelenmesine yönelik bir yazı yazmamızın temel sebebi, yazarın bu yaklaşımı olmaktadır. Bu, birinci nokta...
“SECULAR” MI, “LAİC” Mİ?
İkinci nokta, kitabın Türkçeleştirilmesi aşamasında seçilen kelimeler üzerindeki, kavramlar çerçevesindeki tereddüdümüzde odaklanmaktadır. “Laisizm” ve “Sekülarizm”, zaman zaman bir diğerinin anlamdaşı gibi ve biri diğerinin yerine kullanılıyor da olsa, gerçekte ayrı anlamlar taşımaktadır. “Nüans” nitelemesinin çok ötesinde ve üstünde anlam farklılıkları taşırlar. Hele de konu “bilimsel” bir bağlamda irdelenmekteyse, bu fark daha da büyüyecektir. Çünkü her iki kavramın çıkışı da, içeriği de, gelişme süreci de, sonuçtaki “andırır” türü benzerliğe karşın, birbirinden çok farklıdır. Günlük çerçevede ve yüzeysel tanımlamalarda birbirinin yerine kullanılabilen bu iki kavramın, zaman zaman, karşı kutuplarda yer aldığı bile görülebilecektir.
Bu böyleyken ve kitabın orijinalinde “İslâm ve Sekülarizm” denilmişken, Türkçesine “İslâm ve Laiklik” adının verilmiş olması, ister istemez, metnin içindeki “laiklik, laikleşme, laiklik ve laisizm” kavramlarının kitabın orijinalinde de öyle mi olduğu, yoksa bunlardan bir bölümünün “Sekülar” kökenli kelimelerin Türkçeleştirilmesi sırasında mı böyleleştirildiği konusunda bir soruyu gündeme getirmektedir. Türkçemizde, “Sekülarizm” kelimesinin pek kullanılmıyor olmasından yola çıkarak, çevirmen, eğer bu bağlantıdaki kelimeleri de “Laik” türevli kelimelerle karşılamışsa ve öte yandan da yazar yer yer, duruma ve gereğine göre, “Sekülar” ve “Laik” kavramlarını ve türevlerini ayrı ayrı kullanmışsa, bu durum, açıktır ki, büyük anlam karmaşasına yol açacaktır. Günlük dilde bu iki kavramın aynı anlamda kullanılmasına karşın, Fransızca gibi İngilizcede de “secular” dışında bir de “laic” ve “to laicize” kavramlarının bulunuşuysa, bu tereddüdü haklı göstermektedir. Bu da ikinci nokta...
Bu iki noktaya karşın, özellikle de İngilizcedeki “secular”ın Fransızcadaki “laic” yerine yaygın kullanımını göz önünde tutarak, kitaba ilişkin irdelememizi sürdüreceğiz.
BATI, HIRİSTİYANLIK VE TEOLOJİ
Ara başlıktaki bu ibare, aynı zamanda, M. Nakib el-Attas'ın “İslâm ve Laisizm” adıyla Türkçeleştirilen “Islam and Secularism” adlı kitabının birinci bölümünün de başlığı. Bu yazımızda anılan kitabın işbu “birinci bölüm”ü üzerinde duracağımız için bölüm başlığını da olduğu gibi almakta sakınca görmedik
Yazar “İslâm ve Laiklik” konusunu bütün çevresiyle ele alabilmek adına “laiklik”e ilişkin tam bir tanıtma ve tanımlama yapabilmek için bu kavramdan; kavramın doğuşu, gelişmesi, nidüğü üzerinde durmadan önce kavrama kapı açan, ortam oluşturan “iklim”i yakalamak ve belirlemek üzere birinci bölümde, işte, “Batı, Hıristiyanlık ve Teoloji” üçlüsü üzerine eğilmiş.
Bölüme, yazar şu cümlelerle giriyor: “Bundan on yıl kadar önce (1966) Hıristiyanların da en önemli düşünürlerden biri kabul ettikleri şöhretli bir batılı düşünür, Jacques Maritain (Jak Mariten) Hıristiyan ve Batılı dünyanın şehir medeniyetini yarattığı o neo-modernist düşüncenin pençesine nasıl düştüğünü, hayatın bizzat Hıristiyanların içinden çıkan şehirli mütefekkirler (filozof, teolog, şair, yazar, edebiyatçı ve sanatçılar) tarafından yapılan tasvirlerinin pençesinde nasıl inim inim inlediğini anlatmaktaydı. 17’nci yüzyıldan 19’uncu yüzyıla uzanan sürede gerçekleşen Aydınlanma Çağı’ndan beri ve aynı süre içinde yükselen akılcılık ve ampirisizm (deneycilik) akımlarının, pozitif bilimin ve teknolojik gelişmelerin sarıp sarmaladığı Batı’da eser veren İngiliz, Felemenk (Hollandalı), Fransız ve Alman filozoflarının eserlerinde tam olarak Maritain’in anladığı anlamda ve boyutta olmasa da o krizin çalkantılarını hissetmiyor değiliz. Zira Maritain mazide ancak ayak seslerinden bahsedilen fenomeni (olguyu) şuurla (içinden) ve basiretle tanımlamaktadır.”
SÜREÇ
“Laisizm Krizi”ne değin uyarıları bu cümlelerle ifade eden yazar, ardından, Auguste Comte ile başlayıp, günümüzün egzistansiyalistlerine dek uzanan bir süreci Comte’un “Metafizikte teolojiden bilime geçişi müjdelemektedir” yaklaşımı bağlamında ele alıp özetliyor. "”Tanrı öldü”, “Hıristiyanlık tükendi” vaveylalarının yükseldiği bu süreçte Protestanların "geleneksel Hıristiyanlık enkazını kendi haline bırakıp ondan artakalan prensiplerle yeni bir din yaratmaya koyulmuş olmaları” olayı, yazarımızın bakış açısında, başlıca dönemeçlerden biri olarak değerlendiriliyor.
Protestanların yaklaşımını “neo-modernist saflarda görülme” olarak niteleyen Attas, bunların tutumunu “Batıdaki gidişata paralel kalmaya kararlılık”la açıkladıktan sonra, onlardan “Laisizmin İncil ile çelişen bir yanı yoktur; hatta kaynağı bizatihi İncil’dir.” türü değerlendirmeleri aktardıktan sonra şu belirlemeyi yapıyor: “Avrupalı ve Amerikalı teologlar ile Avrupa’dan, Amerika’dan ve İngiltere’den kimi Katolik kimi Protestan daha nice düşünür, mantıkî ve doğal bir yoldan çağdaş Batılının laik dünyası ile kenetlenmeyi sağlayacak bir tefsir anlayışı, gerek İncil’in tefsirinde gerekse Kilise’nin fonksiyonunun anlaşılmasında radikal tefsirler peşinde koşmaya başladılar.”
Bu akımın geleneksel Hıristiyanlığın geleceği bakımından doğuracağı tehlikeye de değinen yazar, olayın Maritain tarafından “şuursuz irtidat olarak anıldığını belirtip, şu sorunun sorulması gerektiğine inanıyor: “Acaba Hıristiyanlık tarihinde yeni bir Reform Çağına mı giriliyor?..”
LAİKLEŞME
Tüm bu gelişmeler ve gelinen nokta ile, Attas, Hıristiyanlığın yeni bir versiyonunun hazırlanmakta olduğu görüşündedir. “Laikleşme tecrübesini insanlık tarihinin geri dönülmez ve evrimcil cüzü addetme” tezi üzerine kurgulanmakta olan bu yeni yorumlayış biçimi, yeniden yorumlama yönelişi, yazara göre, “Marksın görüşleri paralelinde meydana gelecek bir değerler inkılâbı ile birlikte toplumun bir tür "çocukluktan yetişkinliğe geçiş”i olarak gündemlere girmektedir ve bununla birlikte bu “sürekli devrim'”, Kierkegaard’ın deyimiyle, “Tabii ki sürekli Hıristiyan olmaktayız.” biçiminde algılanmaktadır.
Attas, “laisizm ile bağlaşma çabasının sonucu olarak Hıristiyanlığın dayanağı olan İncil'in yeni bir biçimde anlaşılmasına rampa hazırlama” olarak tanımladığı bu olgu ya da oluşumun varacağı noktayı şu cümlelerle vurgular: “Tanrı kavramının tanımı değişmiş olacağı gibi Hıristiyan doğması da dehellenize olmuş olacaktır. Böylece kültürel mahiyeti ve gelişimsel tecrübeleri itibariyle hep değişen tefsir teknik ve anlayışlarına (Hermeneutics) dayalı olmuş Hıristiyanlık artık onların gelecekle ilgili tasavvurlarına yatkın hale gelmiş olacaktır.” Bunun sonucu ise, yazarın E.L. Mascall’dan aktardığı cümlede ifade edildiği üzere, “Bu adamlar dünyayı Hıristiyanlaştırmıyorlar, Hıristiyanlığı dünyevileştiriyorlar.” doğrultusundaki bir gidiş olacaktır.
Yazar bu noktadan çıkarak Katoliklerin, Protestanların ve eğilimdeki düşünürlerin görüşlerine değindikten sonra, işin ucunun Yunanilik’e çıktığını belirtip, “Böylece Hellenik (Yunanî) düşüncenin ‘açık uçlu’luğu ile zaman zaman ‘insan anlayışımızdaki tekâmül’ diye nitelenebilirlik gösteren Hıristiyan teizmi (tanrı kavrayışı) temziç (imtizaç) olunmuş olmaktadır. …Tanrılar çoğalmış olur: Kilise’nin Tanrı’sı (İncil’deki), Hellenik Tanrı, Ortaçağ Tanrısı, yahut Egzistansiyalist (Modern) Tanrı!...”
Evet, yazar, böylece “Tanrı” kavramının çeşitlendiği ya da neredeyse sorunsallaştığı bir ortamı çizdikten sonra, bu ortam içindeki laikleşme olayının açıklamalarının yapıldığı ikinci bölüme geçer...
gözden kaçan nokta
Bir sonraki “Laiklik, Laikleşme, Laisizm” başlığını taşıyan bölümünün tanıtımına geçmeden önce, Attas'ın gözden kaçırdığı bir nokta üzerinde durmak istiyoruz. Gözden kaçmış olması veya olmaması bakımlarından “Laiklik” kavramının anlaşılmasını temelden etkileyecek bir nokta...
Attas, Hıristiyanlığı bugünkü, bilemediniz “Aydınlanma Çağı”nın başlangıç dönemlerini kapsayıcı bir süre içinde, bu görünümüyle ele almaktadır. Bu Hıristiyanlık, yazarın kendisinin de belirttiği üzere, “Hellenize” edilmiş bir Hıristiyanlıktır. Nitekim ona yönelik yeni yorumlayışlar içinde yazar “Dehellenize”, yani “gayrı Yunanîlik” deyimini kullanmaktadır. Demek ki, yeni yorumlayışlar İncil’in Yunanî yorumlarından uzaklaşma çabası taşımaktadır. Bunun böyle olduğunu belirten yazarın “süreç”i yine götürüp “Yunanileşme”ye bağlaması çelişkiye yol açmaktadır.
Yazarın yeni yorumlayışlar için “Hermeneutics” ifadesini kullanmasını da, kavram olarak doğru olsa da, tarihsel bir olgu olarak, çelişkili bulmak gerekir. Çünkü, İsa âleyhisselamın getirmiş bulunduğu gerçek Hıristiyanlık da başlangıçta “hermenötik” yorumlarla “Hellenize” edilip, Kilise Hıristiyanlığına dönüştürülmüştür. Bu durumda, yazarın üzerinde durduğu yorumların “dehellenize” oluşundan yola çıkarak yeni yorumların ve buna dayalı sürecin kınanması doğrultusundaki bakış açısı Kilise Hıristiyanlığı bakımından doğru, ama İsevilik açısından tutarsız görünmektedir. Hermenötik yorumlarla Hellenize edilmiş olan Hıristiyanlığa getirilen yeni yorumları Hıristiyanlar “tehlikeli” bulsa da bu tesirlerin gerçek din için değil, “Kilise Hıristiyanlığı” için söz konusu olduğunu belirtmemiz gerekir.
SEKÜLARİZME BİR BAŞKA YAKLAŞIM
Yazımızın başında M. Nakib el-Attas’ın görüşleri ile ilgili genel değerlendirmeler yaptıktan sonra, kitabın birinci bölümüne ilişkin değinilerde bulunmuştuk.
Kitabın ikinci bölümünde yazar özellikle “Laiklik” üzerinde durmakta, “Laisizm”in oluştuğu ortam olan “Batı, Hıristiyanlık ve Teoloji” kavramlarını tanımladıktan sonra, bu ortam içinde gelişen “Laiklik”e ilişkin görüşlerini zikretmektedir.
Biz, aynı kitap üzerinde durmanın okuyucu üzerinde bıkkınlık doğuracağı düşüncesiyle birlikte konuyla ilgili başka bir görüşün gündeme getirilmesinin konu sonundaki irdelemeye yapacağı büyük katkıyı da göz önünde bulundurarak, yazarın bu konulardaki görüşlerine geçmeden önce araya -aynı konuya değinen- bir başka kitabı sokuşturmayı daha uygun gördük. Biraz da okuyucuda karşılaştırmalı okuma alışkanlığının doğmasına yardımcı olacağını göz önünde tutarak böyle bir yol izledik.
Ancak önce bir noktayı daha belirtmemiz gerekmektedir. O da şu: Hatırlanırsa, Attas’ın kitabıyla ilgili olarak baş tarafta değindiğim kimi noktalar vardı. Bunlardan biri, kitabın orijinal adında “Secularism” denilmesine karşın, bu kelimenin “Laiklik" olarak tercümesinden kaynaklanan bulanıklıktı. Yazar, kitabı boyunca bu iki kavramdan hangisini kullanmıştı ya da nerelerde Laisizm, nerelerde Sekülarizm kavramlarını vurgulamıştı sorusunun bulanıklığı.
Bu bulanıklığı gidereceğine yardımda bulunacağı ümidiyle Nakib el-Attas’ın Mahmut Erol Kılıç tarafından “Modern Çağ ve İslâmi Düşünüşün Problemleri” adıyla Türkçeleştirilen “Islam, Secularism and Philosophy of Future başlıklı kitabına göz attım. 1989 yılında İnsan Yayınlan tarafından yayınlanan bu kitap, altını çize çize ve not düşe düşe okumuş Yazar’ın “İslâm ve Laisizm” adıyla çevrilen bu kitabında özellikle “Secularism” üzerinde durmakta bulunduğunun ipuçlarını verdi. Selahattin Ayaz tarafından “Laikleşme insanın aklı ve nutku üzerindeki dini ve metafizik denetimlerden kurtulmasıdır.” diye tercüme edilmiş olan cümlenin, Mahmut Erol Kılıç tarafından “Sekülerleşme, insanın aklı ve dili üzerindeki önce dini, sonra metafizik denetimden kurtulmasıdır.” biçiminde tercüme etmiş bulunması gibisinden ipuçları.
Evet, ayrı kitaplardan ayrı cümleler, ama her ikisi de Attas tarafından C.V. Peursen’den alıntılanan bir tanım... Demek ki, üzerinde durduğumuz kitaptaki “Laiklik” ya da”"Laisizm” diye Türkçeleştirilen kavramların “Sekülarizm” olduğunu, artık, rahatça düşünebiliriz.
Ve güzel bir rastlantı, araya sokuşturmak istediğimiz kitap da, doğrudan -aktaracağımız bölümüyle-Sekülarizm” üzerinde duruyor.
DİNİN SOSYAL GERÇEKLİĞİ
Ali Coşkun tarafından “Dinin Sosyal Gerçekliği” adıyla Türkçeleştirilip 1993 yılında İnsan Yayınları tarafından yayımlanan “The Sacred Canopy: Elements of A Sociological Theory of Religion” başlıklı, 1967 basımlı kitabının 5. bölümünde Peter L.Berger “Dünyevileşme Süreci”, sekularizasyonla ilgili olarak hayli ilginç tespitler yapıyor. Biz, pek de araya girmemeye çalışarak bu tespitlerden kimi cümleleri aktarmak suretiyle, Attas’ın bu konudaki görüşlerine de ışık tutmağa çalışacağız.
İşte kitaptan cümleler ya da tespitler:
“Sekularizasyon kavramı biraz serüvenli bir tarihe sahip olmuştur. O ilk defa din savaşlarından hemen sonra arazi ve emlâkin kilise otoritelerinin gözetiminden çıkarılmasını belirtmek için kullanıldı. Aynı kavram, Roma dini hukukunda nizamnamelerdeki bir mükellefin ‘dünyasını’ göstermeye başladı. Söz konusu her iki kullanımda da kavram, tamamen tasvirci ve değerden uzak bir anlamda kullanılıyordu... Geleneksel kiliseyle bağlı olan çevrelerde ona ‘Hıristiyanlaşmaktan uzaklaşma’, ‘dinsizleşme’ vb saldırılırken, kilise karşıtı ve ‘ilerlemeci’ çevrelerde ise, dini vesayetlerden modern insanın kurtuluşu anlamı verilmeye başlandı.”
Bir başka belirleme:
“Güdülen hedef doğrultusunda sekularizasyonun yalınkat bir tanımını yapmak fazla zor değildir. Sekularizasyonla bir toplum ve kültür alanlarının dini kurumlar ve sembollerin egemenliğinden çıkarıldığı süreci kastediyoruz... Sekularizasyon, modern toplumların küresel bir olgusu olarak görülse bile, hepsinde tek ve aynı tarzda yaygınlaşmamıştır. Farklı insan toplulukları onun tarafından farklı biçimde etkilenmiştir...”
Ve bu etkileyişten, ya da etkilenişte örnekler: “Bir Katoliği bu dünyada azizlerle ve bilfiil ölmüş ruhlarla birleştiren muazzam tevessül ağı da (sekularizasyon dolayısıyla) Protestanlıkta görülmez. Protestanlığın kutsalın en eski ve en güçlü bileşeni olan ‘sır, mucize ve büyü’den kendini alabildiğine tecrit ettiği söylene bilir... Başka bir deyişle, Tanrı’nın köklü aşkınlığına, dünyanın köklü içkinliği, yani kutsala kapalılık tekabül eder.”
Yukarıda değinilenler, Attas’ın da üzerinde durduğu bir süreç. Ancak, Berger’in olaya daha kuşatıcı bir yaklaşım için, Eski Ahit’ten yola çıkarak, Yahudi dininin, Mısır dini karşısında takındığı tavrı belirleyici cümleleri oldukça dikkat çekicidir. “İsrail, kendini, her şeyin, gıda ve erzakın, tanrıların bağışlarının ve güzel olan her şeyin kendisinden meydana geldiği için Memfıs İlahiyatının Tanrı Phat’la özdeşleştirdiği o ‘kutsal birlik’ten bir kopuş olarak tanımladı.” cümleleriyle başlayan bu belirleme, Yahudi dininin üç yaygın motife bağlı tahlili ile biter: “Aşkınlaştırma, tarihselleştirme, ahlâkın rasyonelleştirilmesi.”
HIRİSTİYANLIK BİR GERİYE _GİDİŞTİR
İsrail’in “tanrı” inancı bağlamında Mısır'daki içkin inançtan aşkın inanca, Mısır dininin mitolojik yapısından tarihselleşmeye, kozmik düzene dayalı sosyal yapılanmadan ahlakın rasyonelleşmesine sıçrayışı, aslında dikkatle bakılırsa, yalnızca İsraillilere, Yahudilere özgü bir durum olmayıp, peygamberli dinlerin hepsi için söz konusudur. Hatta denilebilir ki, sosyal bağlamda, peygamberlerin yaptıkları devrimlerin temel dinamikleri ve vardıkları amaçtır. Nasıl ki, peygamberli dinler bunların zıtlarının yeniden yaygınlaşmasıyla bozunuma uğramışsa...
Berger’de üzerinde durulması gereken -bizim açımızdan- en önemli nokta da, işte, bu bozunumu açık bir biçimde görüp belirlemiş olmasıdır. Nitekim ilk Hıristiyanlığın kiliseleşme aşaması, ruhbanların ortaya çıkışı ile içkin tanrı inancına dönüş, mitolojik söylemlerin yeni bir kılıkla ortaya çıkışı ve kozmik düzenin büyüselliğine kapılma aşamaları kol-kola gelişmiştir.
Berger bunun bir geriye gidiş olduğunu, haklı olarak, şu cümlelerle belirtir: “İsa’nın ve onun ilk takipçilerinin dini nitelikleri ne olursa olsun, sonunda Avrupa’da yaygın hale gelen Hıristiyanlık biçiminin Eski Ahid Dini’nin dünyevileştirici motifleri açısından bakıldığında, geriye doğru bir adım teşkil ettiğine dair küçük bir soru kendini göstermektedir.” Ve yazar, bugünkü Hıristiyanlığın, özellikle de Katolikliğin işte böylesine bir geriye gidişle Musa ve İsa’nın hakikatini terk eden bir kozmik düzeni kabullendiğini öne sürüyor. Bu da, Kierkegaard’ın, sekularizasyonu kastederek söylediği, “Sürekli Hıristiyan olmaktayız” sözüyle örtüşür.
Attas’tan “laikleşme süreci”ne ilişkin yapacağımız alıntıların okunması sırasında “sekularizasyon” hakkındaki bu farklı yaklaşımın göz önünde tutulmasının konuyu tam kavrama bakımından yararlı olacağı görüşündeyiz.
LAKLİK, LAİKLEŞME, LAİSİZM
M. Nakib el-Attas, kitabının ikinci bölümünde, “Laiklik, laikleşme ve Laisizm” kavramlarını büyük bir vukufiyetle açıklar, yerli yerine oturtur. Buna göre, ilk kavram bir sıfat, ikincisi bir süreç, üçüncüsü ise bir ideolojidir. Buysa, Laisizm’i, yazarın özgün metinde kullandığı deyimle “Sekularizm’i, “laik-eşme/sekularite”nin ötesinde “nihai ve mutlak” bir anlama kavuşturur.
Yazar, bu ince farkı şu cümlelerle ortaya koyuyor: “Sekularizasyon (laiklik) süreci gibi Laisizm (Sekularizm) denen ideoloji de doğada sihir arayışına son verir, siyasi gücün dine dayanmasına da son verir, ama yine de değer kavramlarının sonsuz dalgalanmasına cevaz vermeyip, kendi değerler sistemini bina eder. Ve o sistemin, dolayısıyla o sistemi oluşturan değerlerin nihai ve mutlak olduğunu iddia eder. Oysa sürekli laikleşmeci (sekularizasyoncu) görüş, bütün değerleri relativize eder (göreceli, izafî, bazı şartların tahakkukuna bağlı, bağımlı, değişken addeder) ve bunun sonucunda hür kalan insan eyleminin aksiyon) tarihi önü açık bir biçimde oluşturacağını umar.”
Yazar, bu ince farktan şu sonucu çıkarır: İşte bu nedenle sekularizasyoncuya göre Sekularizm (dolayısıyla sekularistler) laikleşmeye; gerçek laik zihniyete engeldirler; ideolojilik kesbetme istidadı taşıyan laikliğin denetim altında bulundurulmasından, dikkatle izlenerek devletin ideolojisi (devlet dini, resmî ideoloji) olmasının engellenmesinden yanadırlar. Bu gibi kimselere göre laikleşme, insan doğasındaki istidadın kendisini zamana yayarak sergilediği tarihle sıkı fıkı bir kavramdır, bir süreçtir. Örneğin, şehir medeniyetini yaratan, onun şartlarını hazırlayan süreçtir o!..”
LAİK VE LAİKÇİ ÇATIŞMASI
Yazarın üzerinde durduğu bu nokta, belki de, hem bizim bu kitabı tanıtmadaki yaklaşımımız, hem de ülkenin, ülkemizin içinde bulunduğu durum bakımından en can alıcı noktalardan biridir.
Gerçekten de “Laik” ve “Laikçi” kavramları arasındaki bu pek de göze çarpmayan fark, hem Müslümanların “Laiklik” kavramına yeniden ve yeni bir bakışla bakmaları bakımından, hem de ülkemizde yaşanan ve “Müslüman-Laik” kavgası ya da “Laiklik” mücadelesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu önemi birkaç cümleyle biraz daha belirginleştirmeye çalışalım:
Anlaşıldığı üzere, “Laiklik” çerçevesindeki kavga yalnız Türkiye’de ya da yalnızca İslâm ülkelerinde, hatta diğer dinlere bağlı kimselerin egemen oldukları yerlerde değil, doğrudan doğruya “Laik” olan yerlerde ve de üstelik laikler arasında da sürüp gitmektedir. “Laiklik”in sıfat ve ideoloji olarak farklı biçimde algılanmasından doğan bir kavgadır bu... Bir yanda “Laik” olan kimseler, diğer yanda ise “Laisist”ler, yani Laikçiler vardır. Her ikisi de “siyasi gücün dine dayanması”na karşı bir tutum içinde oldukları halde, “Laikler”, “hür kalan insan”ın peşindeyken, “Laisistler/Laikçiler” diye adlandırılabilecek olan Laisizm ideolojisi yandaşları, ülkemizdeki “Laikçiler” ile aynı paralelde olanlar, değer kavramlarının “Laik” bir süreçte dalgalanmasına bile tahammül etmeyici bir “sistemleştirme” ardınca gitmekte ve bu bağlamda “Laisizm”i “devlet dini, resmi ideoloji” olarak uygulamanın, ayakta tutmanın mücadelesi içinde bulunmaktadırlar.
Bu düşüncelerden ilkinin sahipleri, belirtmek gerekir ki, “demokratik”; ikinciler ise “totaliter” zihniyet yandaşlarıdırlar. Bu açıdan bakıldığında “Laiklik demokrasinin teminatıdır.” düşüncesini ileri sürenlerden bir bölümünün samimi, diğer bölümünün ise sahtekâr ve riyakâr oldukları sonucuna varılabilir. Eğer, bu cümleyi kullanan kişi gerçek bir demokratsa, “Laik” olmakla birlikte “Laisist” olmaması gerekir. Çünkü “Laisist”in dayatmacı totaliter tutumu dolayısıyla “Laisizm” dışında hiçbir şeye ve bu arada demokrasiye de tahammülü yoktur. Gerektiğinde “Laisizm” için demokrasiyi de feda edebilir. Ki, ülkemizdeki durum da budur. Bu duruma göre de bizdeki “Laik” olma savındaki kimseler, pek azı dışında, kendilerini öyle anmakla birlikte, gerçekte “Laisist’tirler ve bu yanlarıyla da onlar birer “demokrasi düşmanı” olarak görülmelidir.
LAİK VE LAİKÇİ AYIRIMI
Türkiye’ye “Laiklik" kavramı girdiğinden bu yana halka dayatılan şey apaçık bir “Laisizm” olduğu için, halkımız ve özellikle dininin gereklerini rahat bir şekilde üst düzeyde yaşamak isteyen kimseler “Laik”lik ve bunun türevi olan kavramların tümüne kaşı çıkmışlardır. Çıkacaklardı ve çıkacaklardır, çünkü kendilerine dayatılan bir başka sistem vardır. Ve bu durumda da elbette, inanç özgürlüklerini kullanma imkânını elde tutmanın hak ve haklı olan bir savaşımını sürdürmüş olmaktadırlar. Bu savaşın dindarlar ile laikler arasında kıyasıya sürdüğü bir ortamda, konuya hep bu yaklaşımla el atılmış, kavram hep bu savaş şartları içinde değerlendirilmiştir.
Ama aradan şunca yıl geçmiştir. Yılların geçmesinin de ötesinde bu ülkede sayıları üç-beş kişi de olsa gerçek “Laik” kimseler yetişmeye başlamış, “demokrat” kimliklerinin de gereği olarak “laikçi”lerle aynı söylemi paylaşmadıklarını açık bir biçimde ifade eder olmuşlardır.
Öte yandan, sözünü ettiğimiz savaşın şiddetinin birazcık hafiflemesi üzerine, Müslümanlardan da çevresine bakmaya ve konuşmaya imkân bulan kimseler, İslâm’ın hak ve özgürlükler bağlamındaki temel ölçülerini dile getirir olmuş ve bunlar arasında bulunan din ve düşünce özgürlüğü bahsinde söylenenler, İslâm’ın “Laiklik” ile pek de al-verinin, meselesinin olmadığını ortaya koymuş; hatta kimileri laikliğin varmak istediği hak ve özgürlükler ortamının da gerçeğinin İslâm’da olduğu, daha da ileri giderek İslâm’ın “Laik” bir açılıma elverişli bulunduğu noktasına kadar gitmişlerdir. Böylece de gerçek Laikler ile Müslümanlar arasında, zaman zaman örtüşmeye varabilen bir uyum, bir yakınlaşma, bir uzlaşma zemini doğmuştur.
Bu sürece karşın ülkede “laikçi” zihniyetin birçok kesimde egemen oluşu ve Müslümanlara yönelik dayatmalarının sürmesi ise, zaman zaman yumuşar gibi olan havanın yeniden ve yeniden sertleşmesine yol açtıktan başka, İslâm ve Laiklik arasındaki çatışmanın sürgitine katkıda bulunmaya devam etmiştir.
Bu durum, elbette ki “Laik” ve “Laisizm” arasındaki ince farkın -genelde- görülmemesinden, görülememesinden, daha doğrusu kimi çevrelerce kasıtlı olarak gözlerden gizlenmesinden ileri gelmiştir.
Sürüp giden çatışmanın suçluları olarak ise, laikçilerin sesi daha yüksek çıktığından, hep Müslümanlar gösterilmiş, onların laikliğe karşıtlıkları dile dolana gelmiştir. Yani, “laisizm” inancının sahipleri olan “laikçiler” kendilerini birer “laik” gibi göstererek ve bu kavramı kendi çarpık yorumlarına bağlayarak Müslümanları baskı altında tutmaya kalkışmışlardır, bunu sürdürmüşlerdir.
İmdi, toplumda artık "laik" kelimesi ile birlikte "laikçi" kelimesi de kullanılmaya başlandığına, bu iki kelimenin yalnız Müslümanlar tarafından değil, gerçek laikler tarafından da kullanıldığı bir aşamaya gelindiğine göre, sanıyorum, artık biz Müslümanların da hedefimizi iyi belirlememizin vakti gelmiştir. Kendileri ile hiçbir sorunumuz olmayan gerçek “laik demokratlar” ile bize nefes bile aldırtmak istemeyen “totaliter laikçiler” arasındaki farkı göz önünde tutarak, mücadelemizi ona göre yürütmemizin vakti... Bu ince ayıracı kullanmak, hem insanlar hakkında sağlıklı değerlendirme yapmamıza, hem ülke barışına katkıda bulunmamıza, hem de kimi maskeleri indirmemize yardım edecektir.
İKİ AYRI HIRİSTİYANLIK VE LAİKLEŞME
Evet; çok önemsediğimiz bir husus olduğu için ikinci bölüm üzerinde biraz daha durarak, Yazar’ın bu bölümdeki düşüncelerini irdelemeğe devam edeceğz.
Laik, laikleşme ve Laisizm kavramlarına güzel bir açıklama getiren yazar, konuyu belli ve belirli bir zemine, daha doğrusu sürecin öz ve özel zemini olan Batı dünyasındaki yerine oturtmak için, sekularizasyon yanlılarınca öne sürülen “Bu düşüncenin kökü Hıristiyan itikadında (İncil’de) yatmaktadır.” cümlesinden yola çıkar ve bu savı peşin peşin yadsıyarak, "Laikleşme felsefesinin kökleri İncil’de değil, olsa olsa İncil’in Batılı insanca yapılan tefsirinde yatabilir.” saptamasını yapar.
Bu karşı çıkışını da “İki Ayrı Hıristiyanlık” vurgusuna oturtur; karşı çıktığı olayın “Asıl Hıristiyanlık” ve “Batı versiyonu Hıristiyanlık” diye iki ayrı Hıristiyanlıktan kaynaklandığını öne sürer.
Attas’a göre, "Batı Ögeleri”nin dine sızmalıyla birlikte din İncil çizgisinden çıkmış, gerçek İncil’e aykırı “sulandırıcı” unsurlarla dolmuştur. Ki, bunların başlıcaları da “teslis”, “tecelli” ve “kıyam”dır.
Ve yazar, bu birlemesinin ardından sözlerini şöyle sürdürür: Tarihe baktığımız zaman Hıristiyanlığın laikleşmeye kesin biçimde direndiğini görüyoruz. Tabiata hor bakılmaya başlanmasına, onun ulvi ya da manevi bir yanının olmadığı iddiasına tepki olarak ortaya çıkan bu direniş, tarih boyunca onun (ne gariptir burnunun dibinde bitmiş) laikleştirici güçlerle giriştiği baştan-kayıp savaşının adıdır.” Nitekim diyerek bir sonraki paragrafı da aktaralım: “Din ile devletin, ilahi fetva ile fani fermanın birbirinden ayrılması, Hıristiyanlığın hayatı laikleştirme çabalarının değil, Batı felsefesinin eklektik, tanımsız bir itikada dayalı ve hayattan kopuk addettiği Kilise’ye karşı takındığı tavrın ürünüdür.”
KİLİSENİN DAYATMASI
Yazardan üç tespit içeren birkaç cümle daha aldıktan sonra, kısa bir irdeleme yapacağız.
İşte o cümleler: “Laik felsefesinin tersine, Hıristiyanlık her zaman ‘kapalı’ bir metafizik dünya görüşü vaat etmiş ve hiçbir değeri (evet, putperestlik demek bile olsa) dekonsakre etmemiştir (mubahlık tahtından oynatmamıştır), kendi bünyesi içinde eritme yolunu seçmiştir (asimilasyon). Bu arada Kilise, sürekli olarak siyasi güç ve otoritenin payandası (ve meşruiyet kaynağı) olarak laikleşme sürecine ket vurmuştur. Laikleşme sürecinin başlangıcı Hıristiyanlığın Batı kültürüne çekilmesi, Batılılaşması (Batı şartlarına natüralize olması)’dır. Sekularizasyon, Batı teknolojisi ve metafiziğine Yunan felsefelerinin yanlış biçimde tatbik olunmasının bir sonucudur. Ki 17. yüzyıl da mantıki gelişim çizgisi üzerinde şüpheciliğin babası Descartes’in dilinde şekillenen bilim devrimi cereyan etmiştir.” Yazar, bu “devrim”i izleyen yıllarda ve sonrasında, ateizm, agnostisizm, utiliteryonizm, diyalektik materyalizm, evolusyonizm ve historisizmin ortaya çıktığını da belirttikten sonra, bu gelinen noktayı, çok kısa bir biçimde “İlk Hıristiyanlık”la karşılaştırıp, Laik ve benzeri kavramların İslâm’ın bünyesinde bulunmadığını, bunların “Batı Hıristiyanlığı”nın ürünü olduğunu ifade eder.
Bu tespitlerden sonra, artık irdelemeye başlayabiliriz
GÖZ KAYMASI
Attas, Hıristiyanlığa karıştırılan “Teslis”, “Tecelli” ve “Kıyam” kavramlarının dini bozduğu tespitini yaparken isabet etmektedir. Ancak, sonrasında bir göz kaymasıyla karşı karşıya kaldığına tanık oluyoruz. Bu göz kaymasının doğurduğu yanlış değerlendirmeler ortaya çıkmaktadır ve bunları da, yine yazarın yazdıklarına dayanarak, şöylece sıralayabiliriz:
1. Adına ister sekularizasyon, isterse laikleşme diyelim, olay ya da süreç “Hıristiyanlık”a yönelik bir tutum değil, yazarın da ifade ettiği gibi “Batı Hıristiyanlığı”na karşı bir tavırdır.
2. Batı Hıristiyanlığı ya da yazarın deyişiyle Hıristiyanlığın Batılı versiyonu ise, bilindiği gibi, bu dine (temelleri ta Babil’e uzanan, oradan bir kolla Mısır, diğer kolla İskitler dolayısıyla Karadeniz’in kuzeyinden akarak ulaşan) Yunan felsefesinin, düşüncesinin, inançlarının, metafiziğinin karışmış olmasının ürünüdür.
3. Bu karışma sonucunda yeni bir Hıristiyanlık ve Kilise doğmuştur Laiklik (kökeni yazarın dediği gibi Yunan’a dayanıyor da olsa) gerçek Hıristiyanlık döneminde ve gerçek Hıristiyanlığa karşı değil, ama Yunanî temellere oturtulmuş bulunan bir Hıristiyanlığı kabullenmiş bulunan Kilise’ye karşı gelişmiş, geliştirilmiş bulunmaktadır. Bu durumu, yazar da, -önceki yazılarımızda aktardıklarımız hatırlanacak olursa- “dehellenizasyon” olarak tanımlamış, öylece adlandırmıştır. Yani, Yunanîlikten uzaklaşma.
4. Demek ki, kilise “Yunanî”dir ve ona karşı çıkanlar ise Yunanîlikten uzaklaşma, Hıristiyanlığı bundan uzaklaştırma çabasındadır. Bu durumda, Yunanî olan bir kiliseye karşı çıkan laikliğin Yunanîlik ile suçlanması, aslında, yazarın bir çelişkisidir.
5. Yazarın yukarıya da alıntıladığımız “sekularizasyon Batı teknolojisi ve metafiziğine Yunan felsefelerinin yanlış biçimde tatbik olunmasının bir sonucudur.” cümlesi de, gerçekte “Yunanîlik”e karşı olduğu için bu kökenden geldiğini öne sürdüğü sekularizasyona karşı çıkmadığını, ancak “Laiklik”e karşı çıkmak adına onun Yunanîliğini öne sürdüğünü ve üstelik bu tutumun “yanlış tatbik” olarak anılmasının da yazarın Yunanîlik ile değil, Laiklik ile çatışma içinde bulunduğunu gösteriyor.
METAFİZİK TUTUM
Gerçekten de, gerek şu tanıtımını yaptığımız kitabın sonraki bölümlerine ve gerekse aynı yazarın “Modern Çağ ve İslâmî Düşünüşün Problemleri” başlıklı kitabına bir göz attığımızda, Attas'ın ileri derecede bir “Mistisizm" yanlısı olduğunu görmekteyiz. Nitekim, yukarıya alıntıladığımız Hıristiyanlığın metafizik dünya görüşüne ilişkin cümleleri de bunu ortaya koymaktadır. Yazardaki göz kaymasının sebebi de budur. Bu yüzdendir ki, bir yandan iki ayrı Hıristiyanlıktan söz ederken, öte yandan Yunanî düşünceyle bozulmuş olan ve kendisi tarafından da siyasi gücün payandası olduğu açıkça vurgulanan Kilise'nin (bu metafizik dünya görüşünün) laiklik süreciyle hırpalanmasına karşı durmaktadır. Böylece, bir bakıma, “teslis”, “tecelli” ve “kıyam” gibi eleştirdiği inançlardan uzaklaşma taleplerini yadsıyor duruma düşmüş olmaktadır.
Bugünkü Hıristiyanlığın da, haliyle Kilise metafiziğinin de (Babil'den kaynaklanan) Yunan kökenli bu kavramlara dayandığını düşünürsek, yazarın ilk Hıristiyanlıktan yana olması durumunda bu inançlara karşı çıkıyor diye laiklik ya da sekularizasyonu kınaması, evet, doğrudan doğruya benimsemiş bulunduğu "metafizik" eğilimlerden doğan bir kaygı olsa gerek... Hele de, Dünyanın her yanındaki ve her dine mensup Mistisizm yanlılarının, açıkça “teslis” olmasa bile, “tecelli” ve “kıyam”ı -farklı bağlamlarda da olsa- inançlarına temel edindiklerini düşünürsek...
Bu gelinen nokta, “Din” ve “Laiklik” başta olmak üzere, pek çok kavrama açıklık getirme yolunda adeta bir “atlama taşı” özelliği göstermektedir.
BATI’NIN VARDIĞI SON NOKTA
Nitekim Attas, “Batılı insan kendi kültür ve medeniyetini insanoğlunun vardığı son nokta kabul eder." cümlesiyle yeni bir bahis açar. Çünkü “Batıya göre kendi deneyim ve bilinci de bu türün (insan türünün, home sapiens) en ileri bireylerinin deneyim ve tecrübesidir.” diyerek de bu yargısına açıklama getirir. Yazarın belirlemesine göre, (Batılı tarafından) “Diğer insanlar, örneğin biz Müslümanlar, daha o güne gelmemişizdir, günün birinde aynı deneyimi yaşayacağımız ve aynı bilinci tadacağımız düşünülmektedir.”
Yazarın Batı’daki Sekularizm’in temel dinamiği olarak görmekten ötürü eleştirisine esas almak üzere ve de olumsuzlayarak yaptığı bu belirleme, gelin görün ki, bir başka açıdan da gerçeğin ta kendisidir. İlk belirleme olayların, hatta bütünüyle insanlık tarihini kapsayan sürecin örtüştüğü göreceli, göreli bir gerçeklik; ikincisi ise, yine tarihin tanıklığıyla, fakat bu kez salt bir gerçeklik olarak gözlemlenmektedir.
Allah’ın Resulü'nden aktarılan bir hadis vardır:"Benim ümmetim daha önceki ümmetlerin geçtiği yerden geçecektir, hatta bir keler deliği bile olsa.” Nitekim “ümmet” şu sıralar, diğer ümmetlerin ardınca “keler deliği”nden üçüncü kez geçmektedir. Belki bu sayı daha çoktur ama konumuz bakımından ve “dönüşüm” çapında olan bu geçişlerin sayısı, hiç değilse şu anda ve bize, üç olarak görünmektedir. Bu üç dönüşümü şöylece özetleyebiliriz:
ÜÇ BÜYÜK GEÇİŞ
İslâm, “ümmî” bir kavme gönderilmiş “fıtrî” bir dindir. Bu, bana kalırsa, İslâm'ın peygamberli dinler arasındaki ve karşısındaki en önemli özelliği ve hükümlerini ta kıyamete dek yitirmeden sürdürme doğrultusunda da sahip olageldiği en büyük imkânıdır. Bu durumu çok kısa bir şekilde şöyle açıklayabiliriz:
Diğer dinlerin hemen hepsi “metafizik” temeller üzerine oturtulmuş “devlet dinleri”nin bulunduğu, egemen olduğu yörelere gelmişlerdir. Seçkinlerin katmanında alabildiğine zengin ve geliştirilmiş felsefî bir söyleme ve halk kesiminde de “mitolojik” anlatılar doğrultusunda “yerleşik bir inanç”a sahip bulunan ve de eğitimle koşullandırılmış beyinlerin oluşturulmasıyla sürgiti sağlanan bu “devlet dinleri”nin varlığı, evet, gelen her peygamber için aşılması güç engellere, yeni dinin müminleri için de büyük eziyetlere ve işkencelere zemin hazırlamıştır. Gelmiş olan dinin, peygamberlerin getirdiklerinin de, eğer yeni din bir müminler kitlesi oluşturabilecek fırsatı bulmuşsa, kısa sürede bozunuma uğratılmasında işlevlendirilen bir birikim, bir malzeme olmuştur, bu, aynı zamanda.
Bu dinler içinde en iyi direnenlerden biri olan Hıristiyanlık, bakıldığında kolayca görüleceği üzere, ancak yüz yıl kadar bir süre ayakta kalmış, kalabilmiştir. Özellikle de iki yüz ellinci yılına ayak bastığı dönemlerde, artık, “Kilise Babaları”nın eliyle, diliyle, yönlendirmesiyle kılık değiştirmiş bulunan “devlet dini”ne -dönüşüm yoluyla- teslim olmuş ve sonuçta İsa âleyhisselamın getirdiğinden bambaşka ve bütünüyle “metafizik” bağlamlı bir “kilise dini” ya da “babalar dini” haline dönüşmüştür. Bunda, elbette, bu dinin "Roma"da yayılmasının büyük payı olmuştur. Nitekim Attas da, kitabının bir yerinde, bir başka bağlamda, buna değinmektedir.
İslâm içinse, bu dinin “ümmî” bir kavme gelmiş olması dolayısıyla dine bağlananların fıtrata aykırı bir “metafizik” söyleme kapılmamaları gibi bir sonuç doğmuş, en azından bu kapılma daha uzun bir dönemde gerçekleşmiştir. Üstelik bu durum daha dar bir çerçeve için söz konusu olmuş; bu söylemin en yaygın bulunduğu dönemlerde bile, hep, İslâm’ı geldiği gibi korumuş oları çevreler var ola-gelmiştir.
İşte, üç büyük geçiş dönemi bu açılımda söz konusu olmaktadır. İlk “metafizik” söylemlerin İslâm’a sokuşturulmasına koşut olarak devletin dini kullanmağa yönelik uygulamaları başlatması ya da bunun tersi, bu “geçiş” ya da dönüşümlerin birincisi olmuştur.
Başlangıçlarda fakihlerin direnişi, ardından da Mutezile’nin karşı koyuşu çok güçlü bir yapılanmaya katkıda bulunmuş olsa da, yaygın halk kitlelerinden yönetici kesimlere varıncaya dek pek çok çevrede Harran, Hint, İran ve benzeri kökenli bu söylemlerin yaygınlaşması önlenememiş, dolayısıyla “resmen ve alenen” olmasa bile “fiilen” İslâm Âleminde de bir tür “kilise”, bir tür “ruhbanlık” ve bunlara bağlı -farklı adlarla anılan- manastır ve benzeri kuruluşlar ortaya çıkıp, devletle tam bir işbirliği içinde Müslümanlar üzerinde egemenlik kurmağa başlamışlardır.
Geçit ya da geçişin ikincisi de, yine devlet destekli olarak, aynı söylemin bu kez de Batılı versiyonunun Batılılaşma hareketleri olarak İslâm Âlemine sokuşturulmasıyla gerçekleştirilmiştir. Açıktır ki, böylece, İseviliği “Kilise Dini” haline getiren dönüşümün İslâm Âleminde -kısmen-gerçekleşmesinin ardından, bu kez de Batı’daki gelişmelere koşut biçimde Pozitivizm’den başlayıp Sekularizm’le noktalanan bir döneme ve sürece girilmiştir.
İşte, üçüncü adım da şu sıralar atılmaktadır. Sekularizm’e, Materyalizm’e, Rasyonalizm’e, Pozitivizm’e ve daha birçok şeylere yönelik tepkilerin yine “metafizik” bir kanala aktarılması, “fıtrî” İslâm’ın yerli yerine oturmasının böylece önüne geçilmesi için bir yandan yerli metafizik söylemlerin diriltilmesi için fırsatlar verilirken, öte yandan aynı inanışın hem Doğulu hem de Batılı versiyonlarının işlevlendirilmesi yolunda büyük bir çalışma başlatılmıştır.
EN İLERİ OLMAK
Çok kaba hatlarla üzerinde durduğumuz bu süreç, işte, yukarıda Attas’tan alıntıladığımız (Batılıya göre) “Kendi deneyim ve bilinci insan türünün en ileri bireylerinin deneyim ve tecrübesi olup, diğer insanlar da günün birinde bu bilince varacaklardır.” yollu belirlemedeki gerçekliğin bir kanıtıdır.
Şu farkla ki, Attas, bu belirlemesini yalnızca Sekularizm bahsinde ve Batılıya göre, onun bir düşüncesini aktarmak için yaparken, biz, bugün Batı’nın sahip bulunduğu düşünce sistemlerinin kökenin “metafizik”e dayandığı ya da bugününün temelinde de bir "metafizik" anlayışın yattığı gerçeğinden yola çıkmakta ve bunun binlerce yıldan bu yana böylece sürüp geldiğini vurgulamaktayız.
Eski Babil’de de, eski Mısır’da da, eski Yunan’da da ve sonrasında da ve de günümüzde de hangi kılığa girmiş olursa olsun “metafizik” düşünce ya da onun uzantısı olan (Materyalizm de dahil) felsefi ekollerin tümü, adı Mistisizm de olsa, Spritüalizm de olsa, İdealizm de olsa, Hilozoizm de olsa, Teizm de olsa, Ateizm de olsa, Taoizm de olsa, Hinduizm de olsa, gerçekte, kendilerini öylece tanıttıkları için Müslümanların da onları öyle adlandırdıkları “Sabiî” dininin, “Harranî”liğin uzantısı ve çeşitli çağlardaki versiyonlarıdır ve bunlar da kendilerini hep en ileride ve en üstün olarak görüp öylece takdim etmişlerdir.
İmdi, aynı anlayıştaki “Kilise” ile aynı anlayışın bir başka kolu olan Pozitivizm arasındaki kavga sürecinde ortaya atılmış bulunan Sekularizm’i de bunun dışında tutmak mümkün değildir. Sekularizm’e karşı çıkmak adına “Kilise Dini”nden yanaymış görünümlü ifadeleri ise Attas’ın en büyük yanılgısıdır.
●
*Zübeyir YETİK,
Vakit Gazetesi,
04.10 – 08.11.1994