KAPIMIZI ÇALANIN KAPISINI ÇALACAĞIZ*
Yazılarımda, zaman zaman, ülkemizdeki toplumsal barışa çeşitli yaklaşımlarda bulunmaya çalıştım. Münferit makaleler halindeki bu değinilerin tam tamına yeterli ve olayı bütünüyle kapsayıcı olmadıklarını, pek çok açık ve gediklerle de malul bulunduğunu fark etmiş olmama rağmen, yine de kimi can alıcı noktaların dile getirilmiş olduğunu sanıyorum.
Özellikle bir yazımda, “İslâm Korkusu”nun yersizliğini, sorunu en temel noktasından ele alarak vurgulamaya çabaladım. İstedim ki, “Şeriat geliyor” umacısını kullanarak iç barışı bozmak isteyenlerin elindeki göstermelik malzemeyi bütün bütün etkisiz bırakayım. Ve de, iki yüz yılı aşkın bir süreden beridir ezilen, baskı altında tutulan, horlanan dindar kesimin de “gün ola devran döne” yollu kimi diş gıcırdatmaları, haklı öfkeleri dolayısıyla “fırsat kollayıcılıklar”ın tutarsızlığını da gözler önüne sereyim. Egemen ya da etkili çevrelerin kendilerine ettiklerinin acısını çıkaracak günlerin hayallerini kurmamalarını, bu yolda tasavvurlar içine girmemelerini; gerçekten İslâm diyorlarsa, buna imkân da bulamayacaklarını ve aksi durumun İslâm’la pek bağdaşır yanının bulunmadığını da ifade etmiş olarak, yine, bir iç barışın oluşmasına katkıda bulunayım.
Çünkü, bir egemen gücün yerine bir başka egemen gücün geçmesi, ya da geçeceği üzerine kurulu düşünceler barışı getirici değil, ancak kavgayı geliştirici olabilir.
Halk kesiminden kimileri “Bizim de günümüz doğar.” kanısı içinde çırpınıyor olsa bile, öyle sanıyorum ki, İslâm’ın sorumluluğunu omuzlarında taşıyan büyük çoğunluk, değindiğimiz noktaların bilincindedir ve bunun böyle olduğu da, hemen her gün topluma uzattıkları, uzatmaya çabaladıkları dostluk ellerinde gözlenmektedir.
Bununla birlikte şu var ki, dindar kesimin içtenlikle uzatmakta olduğu bu dostluk eli kimi çevreler tarafından ya itilmekte, ya çarpık algılanıp çarpıtılarak duyurulmakta ya da örtbas edilmek istenmektedir.
Bundan da beteri, kimileri bu dostluk elinin uzanmaması, hatta birer yumruğa dönüşmesi için çaba göstermektedir. Kimdir bunlar? Elbette bir takım medya. Hâlâ örümcek kafalardan, çağ dışılıktan, İran’dan, Suudi Arabistan’dan, Cezayir’den söz eden, İslâm denildiğinde buna benzer şeylere çağrışım olması doğrultusunda kazan kaynatanların cirit atağı medya...
Bu tutum sürdürülürse ne olur?.. İslâmî gelişme mi önlenir, Müslümanlar İslâm’dan mı soğur, İslâm için çaba gösterenler ürküp kenara mı çekilir, ya da etkilerini mi yitirir?.. Dine ve dindarlığa eğilim sürecinin, hem da farklı farklı dinlerin bulunduğu yörelerde, tüm Yeryüzünde belirgin bir biçimde başladığının gözlendiği bu dönemde bunlardan hiçbiri olmaz. Ama ola ki, sürekli horlanan, kınanan, aşağılanan, karalanan kimseler “dostluk” için uzattıkları ellerini yumruklaştırmaktan kendilerini alamazlar. Kendi kapılarını durmadan çalarak rahatsızlık verenlerin kapılarını çalmaktan başka çıkar yol kalmadığını düşünebilirler.
Böyle bir gelişme olduğundaysa, belirtelim ki, yoğun bir biçimde yeni bir söylem başlar ve yayılır gider. Bunun önünü kimse alamaz.
Halkın örtüsünü çağdışı sayanların ne menem hayâsız şeyler oldukları anlatılmağa başlanır. Domuzlardan daha beter bir hale ektirdikleri seks hayatları dile düşer de, sonuçta, etkisiz kılmak istedikleri kimselerin etkisi artar.
Halkın inançlarıyla alay edenler için, artık “kâfir” sözcüğü gündemlere gelmeye başlar da, bu halk “gâvura gâvur denilmez” nezaketinden vazgeçip, kendisine hakarette bulunanların kâfirliklerini açık açık konuşuyor olur.
“İran’a, İran’a” diye bağıranlar karşısında, ister istemez, “Bizim İran’la bağlantımız olmadığı ne kadar sabitse, sizin Batı’nın işbirlikçisi olduğunuz da o kadar sabittir, varın siz Batı’ya gidin..” diye seslenenler çıkar.
Her İslâmi duyarlılığı Suudi Arabistan desteğine bağlamak isteyen kimselerin, Batı ülkeleriyle olan işbirlikçilikleri ortalara dökülür. Kanıtlanmasa bile, sözleri kanıt gibi kullanılarak, bu kimselerin Batı’nın ajanları olduğu kanısı yaygınlaştırılır. Bunun için de gazetelerdeki makaleleri ve yorumları kanıt olarak yeter de artar bile... O makaleler ve yorumlar ki, ülkeyi Batı’ya bağımlı ve onun güdümünde göstermenin izlerini taşıdıktan başka, her gün, Batı adına uyarılarda bulunmakta, Batı adına tehditler savurmakta, ya da Batı’ya jurnalcilik yapmakta birbiriyle yarışmaktadır.
.Yüz yıllarını bu halkın devletinin çökertilmesi için harcamış, bu halkın sömürgeleştirilmesi için gecesini gündüzüne katmış, Batı’ya bağlılık ve bağımlılık konusunda büyük hassasiyet göstermiş olanların bu hassasiyetleri halk tarafından bir tür vatan ve millet hainliği olarak bile görülebilir, böylesine bir kanaat oluşmaya başlayabilir.
Kısaca ifade etmek gerekirse, kimileri Müslümanlara kara çalmak alışkanlıklarını sürdürmekten vazgeçmezlerse, elbette, kendilerine de kara çalınmasına çanak tutmuş olurlar.
Ve Batı’nın işbirlikçileri, sömürge ajanları, vatan hainleri, devletimizi çökertmek isteyenlerin planlı kalemleri, bağımsızlık düşmanları, kâfirler, hayâsızlar, zinakârlar/zâniler, ayyaşlar, kumarbazlar, vurguncular, soyguncular, memleketi satanlar gibi pek çok “kavram” ürer de, bugün kullanılan örümcek kafalı, gerici, çağdışı kavramları ite birlikte toplum içinde çalkalana durur, etiket olarak alınlara yapıştırılır.
Bu kavramlar tutmaz mı diyorsunuz?.. Hepsi kanıtlanabilir bir biçimde bizzat kendi elleriyle yazıya geçirilmiş bulunduğuna göre, niye tutmasın? İnanmayanlara, gerekirse kapı kapı dolaşılarak, her gün okudukları ve gördükleri şeylerin gerçekte birer kanıt oldukları anlatılır, kavratılır. Olur biter...
Biz, tüm bunlar olmasın istiyoruz. Biz, toplumsal barış gerçekleşsin istiyoruz. Biz, bu ülkeye huzur gelsin istiyoruz. Ama kimileri bizi bertaraf etmek adına, eğer karalama ve iftiralarını sürdürürlerse, bertaraf olmamak, ayakta kalmak adına, müdafaa-i nefis bağlamında başka türlüsünü de yapabiliriz. O zaman bilmek gerekir ki, zararlı çıkanlar, yüzyıllardır bu halkı horlayanlar ve halkın uyanışını önlemek amacıyla onu uyandırmaya çabalayanları karalayanlar olacaktır. Çünkü, medyadaki her haber, medyadaki her yorum, bilmek gerekir ki, onların, iç yüzlerini ortaya koymada kullanılabilecek birer malzemedir.
Yeter ki, bu “malzeme”nin bu yolda ve bu türden bir malzeme olarak değerlendirilebileceği halka anlatılsın ve halk bu malzemeyi bu doğrultuda değerlendirebilecek bir açılımda uyandırılsın. Siz o zaman seyreyleyin gümbürtüyü. O zaman görün bu halkı ve bu halkın inançlarını hor görenlerin insan içine bile çıkamayacak hale gelişlerini...
Yineliyoruz: Biz barıştan yanayız. Barışsa, tek yanlı özveriyle gerçekleştirilemez. Şayet karşımızdakilerin kapımızı çalması sürüp giderse, evet, biz de onların kapısını çalmaya başlarız. Bu olmasın istiyor ve bunun için de bu halkı ve halkın inançlarını aşağılayanları bir kez daha “insaf”a ve akıllarını başlarına toplamaya çağırıyoruz. Bu çağrımız bile uzatılmış bir dostluk elidir. Bilsinler.
●
*Zübeyir YETİK,
Vakit Gazetesi,
26.07.1994