MİLLET VE GENÇLİK*

 

Klişeleşmiş sözlerdir artık, o, "Bugünün küçüğü, yarı­nın büyüğü", "Gençlik millet geleceğinin teminatıdır" ve benzeri sözler.. Evet, gençlik gerçekten yarının büyüğüdür. Gençlik geleceğin teminatıdır.. Gençler bu milletin gelecek­teki idareciler ve yaşatıcılarıdır. Bunu şüphesiz kabul ede­riz. Lâkin, sen tut, "O her şeyin geleceğidir." veya "Geleceğin her şeyidir." de; sonra da gençliği halden koparıp "gelecek" geldiği zaman kullanmak üzere rafa kaldır; İşte bunu ka­bul edemeyiz; kabul de ne kelime, buna tahammül edeme­yiz. Ve bunun İçindir ki bütün o döviz dolduran, nutuk uza­tan, alkış oltalarının yemi olan kocaman kocaman lafları klişeleşmiş sözler diye, rafa kaldırmak istiyoruz. Bizim de rafa kaldırdığımız bu iri lâflar olsun…

Evet, biz de bu lafları rafa kaldırıyor ve her sahadaki dövizlik, mitinglik lâfların rafa kaldırılması temennisi ile diyoruz ki: Gençlik, milletin yalnız geleceği değil, haildir de.. Eseri olmak İtibarı ile mazisi dahi...

Zira, gençliği gelecek için, yazdan kışlık turşu kurmak misali, saklayarak, hâli kendilerine ayıranların, kendilerine peş-keş çekenlerin ve kendilerine mâl ettikleri bu hâl İçinde birbirine düşenlerin bu millete ettiğini, ilettiğini görmeyenimiz kalmadı artık. Evet, iki veya daha çok parçaya ayrı­lıyor, bu, hâli kendilerine ayıranlar ve sonra parçaları ken­di aralarında toplanıyor, gençlik için beylik lafları söyle­dikten sonra kendinden olmayana atacağı el ensenin, mak­bul tabiri ile atacağı kazığın hesabını yapmağa başlıyor ve miting meydanındaki lâf veya dövizlerle beraber gençliği de orta yere, kendi hâline, başıboş bırakıp gidiyor. Çünkü, o, geleceğe aittir, şimdiden ilgilenilmesine lüzum yoktur...

Oysa, bu "gelecek" denen çıkmaz ayın son çarşambasına veya ölümlerinden sonraki zamana havale ediliveren gençlik, içinde bulunulan zamanın dahi en önemli meselesi olmamalı mıdır? Bu geleceği havale ettikleri gençlik, hâlde uğraştıkları "Sen-Ben"cilikten, politik oyunlardan, şahsi veya zümrevi çıkarlardan, kabaran iştihalarını daha bir kö­rükleyen hırslarından daha mühim, ilgilenilmesi daha zaruri ve mutlaka üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir problem değil midir, yani?.

Bu tüyleri diken-diken edici korkunç gerçeği göremeye­cek kadar gözleri ihtirasla kararmış "Hâlin sahipleri" ne zaman fark edecekler ki, gençlik milletin yarını olduğu ka­dar bu günüdür, bugünün de en önemli, her şeyi denebilecek kadar önemli problemidir de. İstikbâli avucunun içine alacakların problemi problemleşmesi, bu problemleşen gençliğin hâlin de en önemli içtimai unsuru olduğuna işaret etmez mi?

Bir şeyi yemeğe daha evvelden hazırlanmamış midenin, o şeyi asla hazmedemeyeceği hakikati yanında, geleceği gençliğe veya gençliği geleceğe nasıl bırakabileceksiniz ileride, böylesine hazırlıksız bir hâlde? Yoksa, hazırlama­ğa ne lüzum var, biz onlara örneğiz, gelecekteki işlerinde bizi taklit etsinler diye mi düşünüyoruz?

Eyvahlar olsun, o zaman... Siz ki, daha taklitten kurtulamamışsınız, bir taklidi tamamen benimseyemeden, diğerine atlayıvermekle meşgulsünüz, gençlik sizin nenizi taklit etsin, nenizi benim­sesin?.. Bir saat evvelki başaramadığınız taklidi hareketi­nizi mi iki saat evvelki bir başkasından taklit ettiğiniz işi­nizi mi, yoksa dünkü bir üçüncü özenti eseri davranışınızı mı?.

Kırk yolun açıldığı meydan.. Bu meydanda hâlin sa­hipleri o hâlin sahipleri ki gelecekleri ile beraber geleceğin sahibi gençliklerini de, geçmişleri ile beraber geçmişlerinin sahibi atalarını da tepeleri üstündeki rafa kaldırmışlar.. Bu kırk yolun açıldığı meydanın ortasında hâlin sahipleri duru­yor. Kırk yoldan birinden bir başın uzandığını veya bir göl­genin meydana düştüğünü görüyorlar. Tamam çıkar yolu buldular.. "Hurra"… O yola hücum… Kapıdan adımlarını atı­yorlar yola. Atıyorlar, ama, attıkları ilk adımda da afallıyı veriyorlar: Ne gelen var ne giden. Gitmek İçin kendilerinde de bir hazırlık yok. Bu bocalama içinde karşı yollardan birinde bir görüntü... Tamam, yanlışlıkla bu yola girmişler.. Kurtuluş yolu işte orası.. Bu defa oraya akın, o kapıdaki görüntünün peşinden içeri giriş ve tekrar bocalama.

Böylece kırk yol ağzında fark ettikleri görüntüleri taklitle kırk yola ayrı ayrı kırk değil, kırk bin, kırk milyon kereler giriş, boca­layış, tekrar meydan ortasında kazık gibi dikiliş. Çaresiz ve halsiz bir yerinde donup kalma...

Yaptıkları bütün yapabil­dikleri bu iken, ve kazık gibi dikilip durmanın, yerinde do­nup kalmanın sonu örümcekleşme, çürüme, yok olma iken, bu hâlin sahipleri adamlar, millet geleceği diye bir şeyi na­sıl tasavvur edebilirler, kendi kendilerini aldatmıyorlarsa, ve bu mefhumları geleceği, gençliğe, hangi yolu göstererek emanet edecekler, hangi yoldan gittiler ki, geleceğe ayırıverdikleri gençlik, kendisine bırakılan bu geleceği sırtına alıp o yoldan götürüversin ?..

Kırk yola açılan meydanda donup kalmağa mahkûm olanlar, işte bu sorumuz karşısında da donup kaldılar... Ve bu ilk cümlemizle dilini yutup, donup kalan meydan orta­sındaki samandan adama, kendini kaybetmişlere şuur ka­zandırmak için atılan tokatlar misali, yaylım-ateşine eş bir fikir hücumu yapalım:

Kaybedilmiş hâlin, geleceği var mı­dır? Yolunu yitirmişlerin peşinden gidenlerin sonu çıkmaz sokakta burun kırılması değil midir? Ve siz kendinizi mü­kemmel yönetici, mükemmel vatandaş mı sanırsınız veya bu vatanı mükemmel yönettiğiniz, bu vatanda mükemmel yaşadığınız kanısında mısınız? Yürüdüğünüz bir yolun mevcudiyetini kabul etsek dahi o yolun ufkunda ağaran bir tan yerine gözünüz ilişti mi?

Ve İleri süreceğimiz binlerce sonu "mi?"li cümle... Ve samandan adamın yapabileceği, ancak, başı önünde pişman-pişman, milyonlarca menfi cevap mı­rıldanmak...

*Ve,  yine bir "hatıra" yazısı…

1964 veya 1965..

Adalet Gazetesi'nde yayınlanan

bu yazımı bana iletmek alicenaplığını gösteren

Öğretmen Ahmet Kandemir kardeşime

teşekkürlerimle…

Zübeyir YETİK