MÜSLÜMANDA AHLÂKÎ RÜŞT EKSİKLİĞİ*

 

1957’lerde, “dava” yolunda yeni yeni emeklemeğe başladığımız yıllarda yayınlanmakta olan bizim kesimdeki bir iki süreli yayından birinde ol­dukça ilginç ve eskilerin deyişiyle “ibretamiz” bir hikâyecik okumuştum. Şöyle deniliyordu:

Müslümanlardan bir kimse bir sebil yaptırır ve aynasına da “Bunun suyu Yahudi’ye ve Hıristiyan’a helal, Müslüman’a haram..” diye yazdırır. Tabii yer yerinden oynar ve olay ta sultanın kulağına dek gider. Sultan da adamı huzura çağırtıp, pürhiddet azarla­dıktan sonra, bu “nabekârlık”ın sebebini ve hesabını sorar.

Adam, “İzin ve yetki verirseniz haklı ve yerinde bir iş yaptığımı ispat ederim.” di­yerek aldığı yetki üzerine kimi buyruklar verir. Bu buyruklar gereği, ilkin, Yahudilerden biri karakola alınır. Bunu duyan her Yahudi karakolun önüne birikir, din­daşlarının niye karakola alındığını so­ruşturur, ona destek olmağa çalışır. Bunun üzerine Yahudi salıverilir, cemaat de dağılır. Sonraki gün bir Hıristiyan karakola alınır. Bu kez Hıristiyan cemaat içinde bir çalkanma olur; koşuşturmalar, soruştur­malar, şu ve bu yolla destekler çıkılır. Ve sonunda bu adamın da salıverilmesi buyrulur ve cemaat de dağılır. Derken, sıra Müslüman’a gelir. Ama, bu işleri yap­tırtan adam haklılığının ne ölçüde tartış­masız olduğunu vurgulamak için sıradan bir Müslüman’ı değil de, o günün en popüler İslâm âlimini, hem de Cuma günü cami kürsüsünde vaaz ederken, yakalattırıp karakola getirtir, nezarete attırır. Bütün bunlar olurken cami cemaatinde, Müslümanlarda “tıss” bile yoktur Kimileri “Bize de bir şeyler bulaşır.” korkusuyla köşe bucak siner­ken, kimileri daha ileri gider ve “Elbette bir sebebi var canım, zaten gözüm onu pek de tutmuyordu.” diyerek Müslüman bilgi­ni yalnız bırakır; dahası, aleyhinde ko­nuşmalar işitilmeğe başlanır.

Bu üç tutumu, böylece, sultana izleten çeşme yaptırıcı Müslüman, “Ne dersiniz, sultanım?” diye sorduğunda da, sultan adama hak verir...

ÇARPIK DAYANİŞMA

Bizim dergi, bu olayı, Müslümanlar arasındaki dayanışma noksanlığının an­laşılması ve dayanışmanın gereğini ak­tarmak için yayınlamıştı, elbette. Müslü­manların cemaat bilincinden uzaklığını belirtip, bu doğrultuda bir uyarıda bu­lunmak niyetiyle...

Aradan zaman geçti. Zamanın geçişiyle birlikte, adım adım, Müslümanlar arası dayanışmanın da alametleri görülmeğe başlandı. Gidiş sevindiriciydi.

Ama, o ne? Bizler gelişmeleri se­vinç içinde gözler ve gerçek anlam­da cemaatleşme­nin gerçekleşme­sini beklerken, birden, Müslü­manlar arasında çatışmalara tanık olmağa başladık. Evet, gruplar olu­şuyor, grup içindeki kimseler arasında bir dayanışma başlıyor, ama, hemen bu aşamada bir de gruplar arası çatışmalar baş gösteriyordu. Cemaatleşme yolunda bir bilinç beklenirken, hizipleşmelere tanık olunuyordu. Bu; gerçeğine bakılırsa “dayanışma” olmasına bir dayanışmaydı, ama “çarpık kentleşme” örneği “çarpık bir dayanışma”ydı.

Müslümanlar Allah rızası için Allah’ın ipine sarılıp yekvücut olacaklarına, kimi küçük hesaplarla bölünüyor, parçalanıyor ve oluşan grupçuklar birbirlerini ye­meğe başlıyorlardı. Açıktır ki, gözlenen, bilinçli bir cemaatleşme değil, küçük çı­kar hesaplarına dayalı bir öbekleşmeydi.

Bununla da kalınmadı. Şu ya da bu se­beple, “çarpık” da olsa dayanışmanın sağladığı imkânlar ve benzeri kimi fırsat­larla tırnakları yer tutup, etkinlikleri ve etkileri arttıkça grup dayanışmasının ye­rini kişisel dayanışma, işbirliği ve kolla­maların aldığı görüldü. Artık bu tip Müs­lümanlar da, tıpkı diğer kimseler gibi, el­lerine geçirmiş bulundukları gücü kulla­nacaklarken, “Bu bana ne getirir, benden ne götürür?” he­sapları yapmağa başladılar. Allah rızası kaygısının yerini kendi ko­numunu sağlama bağlama, gücünü geliştirme, etkinliğini arttırma he­sapları almağa başladı. Böylece, küçük hesaplar çerçevesinde kimi dostluklar, işbir­likleri ve benzeri kümelenmeler baş gösterdi.

YARAR VE ZARAR

Gerçi bu tutumların kimi yararları da oldu. Müslümanlar önemli yerlere gelebildiler, güçlendiler, “toplumsal dayanış­ma”nın imkânlarını kendi doğrultuların­da iyi bir biçimde verimlendirmiş oldu­lar. Böylece, büyük bir güç edindiler, “güçlü” bir kesim olarak varlıklarını or­taya koymağa başladılar. İtilen; kakılan, horlanan, önemsenmeyen kimselerken, güçleri önünde boyun eğilir, değilse bile ses çıkarılamaz bir noktaya eriştiler. En azından kabul edilen, dışlanamayan bir topluluk olduklarını gösterdiler.

Bu, elbette, Müslümanların ve dolayı­sıyla da İslâm’ın yararına olan bir şeydir. Görünüşte de olsa İslâm’ın güçlenmesi söz konusudur, çünkü...

Evet, “görünüşte de olsa” türünden bir güçlenme dedik, çünkü, Müslümanlardan bir bölümü bilmeden ve farkında ol­madan ve üstelik doğru hareket ettikleri zannı içinde İslam’ın kimi “ufak tefek” özelliklerinden ve buyruklarından uzaklaşmağa başladılar. Şu “çağ­daş” yöntemleri benimser oldular, “iyi niyetlerle”... .

“Ufak tefek özellikler ve buyruklar” di­yoruz, çünkü Müslümanlar “siyaset” gi­bi, “ekonomi” gibi, “bilim” gibi ve daha bilmem ne gibi “büyük” şeylere yönelip, bunlar üzerinde yoğunlaştıkça, günübir­lik yaşamdaki kimi “ufak tefek” ölçüler üzerinde duracak zaman bulamadılar. Hatta bu “ufak tefek”ler, zaman zaman bi­linçle ve istekle ve de bir taktik ve stra­teji gereği, o “büyük” şeylere varma doğ­rultusunda göz ardı edildiler.

AHDE VEFA GİBİ

Söz gelimi, konuştuğu zaman mutlaka doğruyu söylemek, yalandan kaçınmak, ahde vefa, iltimastan uzak durmak gibi “ufacık tefecik” ölçüler/buyruklar pek de akla geti­rilemez oldu. Hatta bunlar, göz göre göre ve bile bile çiğnenmeğe başlandı. “Büyük işler”le uğraşmak bu “küçük şeyler”i önemsizleştirdi. Büyük hedeflere doğru yol alı­nırken, çünkü, bazı ayak bağlarından kurtulmak gerekirdi. Taktik gereği, izle­nen strateji doğrultusunda vesaire...

Müslümanlar bunu yaparken büyük mesafeler almakla birlikte, bu büyük kazançlarına karşılık, ne yazık ki, “küçük” ihmallerinin getirmekte olduğu daha bü­yük yitiklerini göremez oldular. “Dünya”dan büyük pay alırken, “kendi”lerinden neler verdiklerini; toplumda etkili olurken “kendi” üzerlerindeki denetimle­rini ne ölçüde yitirdiklerini anlayacak ve görecek vakitleri de olmadı.

İşte bu durum, “Müslüman”ı “İslâmî Rüşt”e ermekten alıkoyar noktaya gel­miş bulunuyor. Bunun sonucu korkunç­tur. Sözgelimi ahdine vefa göstermeme­nin, verdiği sözle insanları ikna edip de sonra bu sözünü unutmanın “münafık­lık” gibi korkunç bir sona götürdüğünü unutturacak türden gelişmelere yol açan bu uçurumu Müslümanlar artık görmeli­dir. Ve, kendine gelip, “ahlâkî rüşt”e er­melidirler.

Bu başarılamazsa, toplumsal hayatta etkili yerlere “Müslüman”lar belki gelir, ama, “İslâm” gelemez, gelmemiş olur. Böyle bir çarpıklığa katkıda bulunmuş olma vebalinden kurtulmaları için Müslüman kardeşlerimizi ahlâkî rüşt eksikliğini gidermeleri yolunda uyarıyoruz. Bizleri bir arada tutan bu “perçin”e özen göster­meliyiz...

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

06.12.1994