ÖĞRETMENLER GÜNÜ DOLAYISIYLA*
Bir 24 Kasım’ı daha geride bıraktık; bir “Öğretmenler Günü”nü daha…
Neler konuşuldu, neler istendi, neler tartışıldı bu gün dolayısıyla, sayıp dökmenin anlamı yok.
Çünkü, her seneki “gurur okşayıcı” nutuklar tekrarlandı, her yıl olduğu gibi bu yıl da öğretmenlerin sefil durumu dile getirildi, yazıya döküldü. Şu ve bu…
Ama, dikkat ettim, iki konu üzerinde neredeyse hiç durulmadı. Durulmadı, çünkü, hep olduğu gibi bu öğretmenler gününde de “öğretmen” diye adlandırılan “meslek” erbabının öğretmenlik değil, yurttaşlık değil, insanlık da değil yalnızca “bireysel” yanı ve sorunları gündemi doldurdu. Olayı, kimileri geçim sağlayıcı herhangi bir işde çalışan bir kimsenin ekonomik sıkıntıları bağlamında dile getirdi, kimileri de “fırsat bu fırsat” deyip, yine ideolojik saplantılarının ürünü sayıklamalarını sıraladı. Ve, bu yüzden sözünü ettiğim/edeceğim 2 konu arada kaynayıp gitti. Kaynayıp gitti ifadesi de sanırım pek yerinde değil, çünkü hiç söz konusu edilmedi.
Bu iki konudan biri “öğretmen”di, diğeri de “öğrenci”… Bir sacayağı oluşsun da kendiliğinden ayakta kalabilsin diye bunlara üçüncü bir ayak olarak, belki de zorunluluk gereği, “eğitim ve öğretim” olgusunu eklemek mümkün.
“Öğretmen”den başlayalım:
Bana kalırsa bu ülkede “öğretmen”in adı var, kendisi yoktur. Evet, elbette ve ola ki bu unvanı taşıyanlardan hakkını veren kimi öğretmenler bulunmakla birlikte, çoğunluğa göre bir değerlendirme yapacak olursak, ülkemizde “öğretmen” etiketli “belletmen”ler vardır. “Belletmen”lik diye ayrı bir meslek/görev olduğunu biliyorum; benim kastettiğim onlar değil. Öğretmen denilmesine karşın bu görevi yapanların gerçekte öğretmen değil de birer belletmen olduğu görüşündeyim.
İkisi arasındaki fark şudur: Öğretmen, öğretir. Yaşamı öğretir, yaşamın gereklerinden olan ilişkileri öğretir, eşyayla/doğayla, insanla/toplumla ilişkileri ve bu ilişkilerin gerçekleşmesini sağlayıcı bilgileri öğretir ve ayrıca bunun için gerekli alışkanlıkları kazandırır, yani eğitir.
Belletmen ise doğayı, eşyayı, insanı, toplumu, olayı, oluşumu, gelişimi hiç gündemine almaksızın yalnız ve yalnızca kendisine “şunları bellet!” ve de “ikna et/inandır” diye buyrulmuş olan her hangi bir söylemi, düşünceyi, inancı, kanıyı, ideolojiyi “ezberletir”; hem de kişinin beynindeki bütün zarlara işletecek ve yerleştirecek biçimde…
Bu yüzden ülkemizde adının var olmasına karşın “öğrenci” de yok; yalnızca “ezberci/ezberleyici” vardır. Onların görevi/sorumluluğu ise belletmenleri tarafından sabahtan akşama ya da gün 24 saat ezberletilen şeyleri “bellemek” ve bir papağan gibi, ama “iman ediyor görünerek” tekrarlamaktan ibarettir.
Bu yüzden ülkemizde “iyi yetişmiş” bir ilköğretim öğrencisi çocuk ile üniversitede öğrenim gören bir genç arasında pek de fazla fark yoktur. Üniversite bitirenler farklı mı ki?...
İki sebepten fark yoktur:
Birincisi, ilk basamaklarda neler söylenmişse, sonrakilerde de aynı şeyler biraz daha genişletilerek tekrarlanmaktadır. Ve üstelik bir de “yaygın belletim” kurumları olan medya ve benzeri kurumlar da bu beyinlere çakılan şeylerin iyice yer etmesi, gözlerdeki “at gözlüğü”nün insanın doğal bir organı haline gelmesi için gereken her türlü çabayı göstermektedir. Bu da insanların bilme ve öğrenmeye giden yollarının tıkanmasına yol açmaktadır,
İkincisi, “öğretim” değil de “belletim” temelli uygulama sebebiyle insanımızda “öğrenme” gibi bir istek doğmadığından, daha doğrusu bu istek köreltildiği için kitap okuma alışkanlığı ya da araştırma yapma eğilimi oluşmadığından yıllar içinde herhangi bir gelişme de gerçekleşememektedir.
“Öğretmen”in ve “öğrenci”nin bulunmadığı yerde de, artık, “eğitim ve öğretim” olmayacağı da tabii olduğuna göre, haliyle sacayağının üçüncü ayağı da olmayacak; onun yerine “belletmen”, “ezberci” ve “belletilen”den oluşan yeni bir sacayağı oluşacaktır.
“Bu niyedir?” diye sorulacak olursa; cevap, “Totaliter ülkelerde bu hep böyledir.” şeklinde olacaktır.
-Aaaa.. ülkemiz totaliter bir ülke mi?
-Evet; “eğitim” bakımından ise tam tamına totaliter bir ülke…
İspatı mı?
Herhangi bir “öğretmen” haddine düşmüşse, denemek için, belletsin diye önüne konulanlardan bir başka söz söylesin de görelim bakalım başına neler gelecek. İspatın yolu bu…
“Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” nesillerin yetişmesine kapı açıcı bir eğitim müfredatı, bunları uygulayacak öğretmenler ve de bu öğretmenler elinde böylece yetişecek öğrenciler görmek ve haliyle de öğretmenin öğretmenlik, öğrencenin öğrencilik, eğitimin de eğitim sorunlarının konuşulacağı 24 Kasımlara ermek umudu ve duası ile yazımızı bitirelim.
●
*Zübeyir YETİK,
GAP Gündemi Gazetesi,
29.11.2007