“SİZİN YOLUNUZ SİZE, BİZİMKİ BİZE…”*
Kimi gazeteler ve kalemler bayram ediyor adeta, “oh ya, AK Parti ile Liberaller aydınların arası açıldı ya!” diye. Göz atması yöntemiyle okuduklarımdan anladığım kadarıyla galiba bu “ara açılmasından” AK Partiye yakın kalemlerden kimileri de tedirginlik duymuş ve haliyle AK Partinin safında yer alarak olaya müdahil olmuşlar. Hatta içlerinden kimileri Liberallere “herkesler sizi dışlamışken, biz size kucak açmadık mı?” gibisinden sorgulamalı suçlamalarda bile bulunuyorlarmış.
Olay, şu “Türban” (bu kelimeyi artık büyük harflerle yazmak gerekiyor) konusundaki tutumlardan kaynaklanıyormuş. Liberal öğretim üyelerinden kimileri “lehte” bildiriye imza koymamış ve koymayış sebeplerini gazetede yazdıkları köşe yazılarına da taşımışlar.
Dahası, Liberal kesimin tek gazetesi de bu doğrultuda bir “demokrasi ve özgürlük” bayrağı açmış; iş büyüdükçe büyümüş.
Olaya tanık olunca, gerçekten de üzüldüm.
Üzüntüm Liberallerin imza atmayıp, köşelerinde gerekçe sıralamalarından veya Liberal çizgideki gazetenin bayrak açmasından ya da AK Parti ile Liberallerin arasının açılmasından, hatta bu olay vesilesiyle zil takıp tef çalarak göbek atan “bir kısım medya”nın “oh.. oh..” çekmesinden kaynaklanıyor değil.
Üzüntüm Ak Partiye destek veren ya da onun safında yer alan ve özellikle “dindar” çizgileri ile bilinen kalemlerin olaya yaklaşımından kaynaklanıyor. İçlerinden bir bölümü üzerinde doğrudan, bir kısmında da dolaylı emeğim bulunan ve gerçekten de dinsel duyarlılıkları parti destekleme de dahil her türlü tutumlarının önüne geçen bu kalemlerin, pek çok açılımlara vesile olduklarını görüp bildikten sonra “zurnanın zırt dediği” yerde tıkanıp kalmalarından ileri geliyor. Bu gibi durumlarda açığa düşüyor, patinaj yapıyor, o güne kadar söylediklerinden kimi sözleri ile çelişkili bir tutum takınıyor ve haliyle de “hani, şöyle şöyle idi; n’oldu?” gibisinden muahezelere muhatap oluyorlar.
Daha korkuncu, bu durumları, İslâm’a ve dindar kesime kara çalmak, çelme takmak, sapan sallamak, kırbaç şaklatmak, ip hazırlamak için can atan kimselerin eline de “takıyye” iddia/iftirasında bulunmaları ve “niyet okuyuculuğu”nda haklı görünmeleri doğrultusunda bir bahane/imkân veriyor/oluyor.
Düşününce, bu açmazla karşılaşmamızın başlıca üç sebebi olduğunu fark ettim.
Birincisi, hani şu “ülkenin yüzde doksan dokuzu…” tekerlemesi var ya, işte o….
Kendimizi buna öylesine inandırmış, öylesine kandırmışız ki, o “yüzde doksan dokuz”a yakıştıramadığımız, sığdıramadığımız her olay ve durum karşısında şok olmuş, şaşkınlığa düşmüş, üzüntüye kapılmışız.
Bununla kalsak iyi… Bir de “niye böyle?”nin yanıtını aynı açılımda arayınca, halkın bilmediği, cahil bırakıldığı, aydınlatılınca her şeyin düzeleceği ve “yüzde doksan dokuzluk” bloğun gerçekleşeceğini sanmış ve de bu gerçekleşmenin önünde engel gördüklerimize yan bakar, kafa takar olmuşuzdur.
Münafıkların, müfsitlerin, şunların ve bunların ta Asrı Saadetten bu yana hep var olduğuna ve dolayısıyla da bunun doğal karşılanması gerektiğine bir türlü akıl erdirememişizdir.
Ve ille de “herkese ulaşmak”, herkesin hidayetine yardımcı olmak için çırpınmışızdır. Bu da, kimilerimizde “şirinlik muskası” takmak gibi bir bidati yerleşik yapıya dönüştürmüş. Hatta “şirinlik” adına kendinden de değil “din”den taviz verenlerimiz bile görülmüş.
İkinci sebep, “kişinin karşısındakini kendisi gibi bilmesi” betimlemesinde zirveye ulaşan “her gördüğü sakallıyı dedesi sanmak” tutumu.. Kimde ki kendimizi andırır bir duruş, bir tutum, bir davranış ve bir söz görmüşsek, gayet safiyane bir edayla kucak açmış, “hah tamam, bu da benden” diyerek dört elle sarılmak ihtiyacı içinde olmuş, hatta sarılmışızdır. Haliyle de Şair Göte’lerden, Kaptan Kusto’lardan, Astronot Armstrong’lardan bile medet ummuş, onları bağrımıza basmağa hazır halde beklemişizdir. Hatta “bayrak” edinmeğe kalkışanlarımız bile çıkmış.
Bağrımıza basınca da, uyuşma olmayınca uyumsuzluk sebebiyle ya yıkılmış ya da bu “tutamaklar”ı bütün bütün yıkıp yok etmek ihtiyacını duymuş, bu cihete gitmişizdir.
Üçüncü ve belki de ilk ikisini de kapsayan sebep ise, şunca yıldır Kur’an-ı Kerim okumamıza, onu anlamağa çalışmamıza, anlatmağa kalkışmamıza, yaşamımıza geçirme çabalarımıza karşın, Kur’anî düşünme imkânını bir türlü ele geçirememiş, Kur’an-ı Kerim’e uygun bir kafa yapısına sahip olmak imkânını bulamamışızdır.
Bunu gerçekleştirmiş olsaydık, evet, en azından şu son olayları yaşamayacak, şu son olaylar dolayısıyla ortaya çıkan kimi muahezelere muhatap olmayacaktık. Hiç değilse doğru bir yerde durup, kendi safımızı ve lafımızı doğru tutabilecektik.
Örnek mi?
Buyurun size, hemen hemen her gün namazda okuduğumuz Kâfirun Suresinin son ayeti: “Sizin yolunuz/dininiz size, bizimki bize…”
Niye hala bunu olsun söyleyemiyor, yaşayamıyor ve bunun getireceği açılım ve ferahlık yerine, kimi sıkıntı ve tedirginlikleri yaşamak zorunda kalıyoruz?
Evet; “sizin yolunuz size, bizimkisi bize..” ve bunun gereği bir birilikte yaşamaya rıza, hatta talep…
Siz buna ister demokrasi deyin, ister özgürlük, ister liberalizm, ister de laiklik..
Bu, İslâm; İslâm budur kardeşim bu.. Başkalarını kendine benzetme çabası, dönüştürme kaygı ve kavgası değil…
Sen yaşarsın, gören görür ve gelecek olan varsa gelir. Senin bulunduğun yere de değil, Kur’an-ı Kerim’in şemsiyesi altına gelir üstelik.
Çünkü sen de o şemsiyenin altında olmana, olduğun iddiana karşın şemsiyenin ne sahibi ne kendisi değilsin…
Vesselam…
●
*Zübeyir YETİK,
GAP Gündemi Gazetesi,
23.02.2008