TEK SESLİ DEMOKRASİ, TEK PARTİLİ DEMOKRASİ DEMEKTİR*

 

Sayın Demirel, klâsik “şark tipi” siyasetçiliğin mükemmel bir örneğidir. Bunun gereği ola­rak da, “açık seçik” sözler söylemektense, hep yusyuvarlak ifadeler kul­lanmayı yeğleye gelmiştir. Buna kar­şın, ülkenin şu getirilmiş bulunduğu noktada, Atatürk dolayımlı kazan kaldırmalar ve kaynatmalar karşısın­da, kendi kendisine ters düşmek ba­hasına ve kendisinden beklenilemeyecek ölçüde açık konuştuğunu görü­yoruz: “Atatürk’e yöneltilmiş saldırılar bir provokasyondur!..”

Sayın Demirel’in bu sözleri, bilmek gerekir ki, sağduyunun sesidir. Bu vesileyle Sa­yın Demirel’in otuz yılı aşan politik yaşamında siyasal alanda ayakta kalmasını sağlayıcı perendeler at­manın ve rakiplerini künde­ye getirici kurnazlıklar yapmanın dışında kendini geliştirmiş bulunduğunu ve dolayısıyla söz cambazlığındaki büyük ustalığına karşın işin ciddiye binmesi durumunda bu cambazlıkları bir yana bırakıp “sağduyunun sesi” olabildiği­ne tanık oluyoruz. Ve, büyük bir içtenlikle, şu son aşamada, Sayın Demirel’in gerçekten büyük bir dev­let adamı gibi davrandığını görüyor; anti-Demirelci oluşumuz dolayısıyla hep gö­zümüzden kaçırmış olduğumuz “Cumhurbaşkanlığı koltuğunu -bu tespiti ile de olsa- gerçek­ten de doldurmuş olduğu” gerçeğini, işte, teslim ediyoruz.

Murat Karayalçın’ın “Laisizm Kahramanlığı”na soyunmak adına kul­landığı ifadeler, nasıl ki, Sayın Ecevit’in muhteva, basiret ve yetkinliğini görmemizi sağlamışsa, belirtmemiz gerekir ki, Tansu Çiller’in Atatürkçü­lük adına ortalığı toz-dumana katması da Sayın Demirel’in devlet adamlığı kişiliğini gözlemleyip, hakkını teslim etmemize yol açmıştır. Bu, bir...

İkincisine gelince, Hasan Mezarcı ve benzerlerinin “İzmir Suikastçısı” İttihatçıları aklamağa kalkışmaları ne ölçüde abes ise, Tansu Çiller’in yapa­cağı miting için çıkardığı davetiyede kimi partileri peşin peşin mahkûm etmiş olarak davetliler dışında tutma­sı da o ölçüde mantıksızlıktır. Ve, bı­rakın sorumluluğunu bilen ileri görüş­lü bir başbakanı, seçim kazanmak için ülkeyi kana boğmaktan bile diriğ etmeyecek bir aşırı uç parti liderine dahi yakıştırılmayacak bir davranıştır. Sayın Karayalçın ve onun elindeki bayrağı kapmak için uygun fırsat düştüğünü düşünerek ortaya fırlayan ortağı Sayın Çiller, eğer bu taktiklerle seçim alacaklarını umuyorlarsa, yanılıyorlardır. Ve de, diyelim ki bu yolla seçimi almış olsalar bile, bilmelidirler ki, ülkenin birlik ve beraberliğini kur­ban etmek bahasına bir kazanç elde etmiş olacaklardır. Çünkü apaçık bir biçimde fitne tohumları saçmakta, fe­sat ağacının dal budak salmasını sağ­layın bir gübreleme yapmaktadırlar.

Ve açıkça söyleyelim, “seçim kazanmak” için halkın din duygularını istismar etmeye kalkışanların yaptıkları ne ölçüde çirkinse, seçimi kazanacağını sandıkları rakiplerini vurmak ve dolayısıyla seçimi almak için Atatürk’ü istismar etmeye kalkışmak da en az o kadar çirkindir. Bu da etti, üç...

Karayalçın ve özellikle Çiller, bu tutumlarıyla “kahraman” olacaklarını kuradursunlar, şu birkaç günlük köpürtülmüş heyecan geçtikten sonra sağduyulu halk, bu ikisinin de devlet adamı olamayacağına ilişkin kesin hükmü verecektir. Gençlik örgütleri­nin heyecan mitinglerinde nutukçu olmak başka, durmuş oturmuş ve so­rumluluğunun farkında bir devlet adamlığı ise daha başka şeydir ve halkımız bu ikisini ayırabilecek sağdu­yuya da, siyasal birikime de sahiptir. Yazık oldu, Çillere... Refah Parti­sinin başını yemek için gündeme ge­tirilen provokasyon, tecrübesizliğin­den ötürü, en önce Sayın Çiller’i tü­ketti, sildi, süpürdü, iflasa götürdü... Karayalçın ise, zaten ölü doğmuş bir “cenin”dir; kendiliğinden bitiktir.

BASİRETİ BAĞLAYAN KİN

Hasan Mezarcı, televizyondaki yayın sırasında kendi sözlerinden öğrendik, köken bakımından Batum’lu.. Dedeleri oralardan ne zaman gelmişler, bilmiyorum. Yani, Atatürk’e olan dinmez hıncı için bir gerekçe ararken bunları düşündüm. Acaba, ailesiyle Atatürk arasında bir kan gütme davası mı var?..

Evet. Atatürk gerçekleştirdiği her eylem dolayısıyla birçok düşmanlar edinmiştir. Tekke ve zaviyeleri kapatmış, şeyh ve derviş takımının düşmanlığını çekmiştir. Ağa, bey, paşa gibi lakapları yasaklamış, zadegân ta­kımının düşmanlığını çekmiştir. An­kara’yı başkent yapmış, İstanbul aris­tokrasisinin düşmanlığını çekmiştir. Mason Localarını kapatmış, koda­manların düşmanlığını çekmiştir. Şunu yapmış, şunların ve bunu yapmış, bunların düşmanlığını çekmiştir. Yani, çok yapan “bir kimse” olarak, belki yaptıklarının bir bölümü ve hatta hepsi tartışılabilir ama, yaptıklarıyla çıkarlarını yitiren pek çok kimse­nin düşmanlığını çekmekten kurtulamamıştır. Ve bu düşmanların tümü de, o dönemde, kendilerini haklı çı­karıcı gerekçeler üretmiş ve bu ge­rekçelerin kuşaktan kuşağa intikal et­mesiyle de Atatürk karşıtı kimi da­marlar günümüze dek gelebilmiştir. Üstelik kimilerinde basireti bağlayıcı bir kin şiddetiyle...

Yalnız, garip olan şudur ki, Ata­türkçüyüm diyenler gibi Atatürk düş­manı olanlar da, şunca yıldan sonra ve şartlar tamamen değişmişken, Atatürk’e yönelik tutumlarını güdüleyen gerekçeler üzerinde hiçbir za­man sağlıklı bir biçimde teemmülde bulunmamış, hep, “ebemin dediği” noktasında kalmışlardır. Şii takımının hala Kerbela’nın kan davasını gütmesi ör­neğinde olduğu gibi...

Ve, bu durum kimi tutarsızlıklara da yol açmıştır. Bunlardan sonuncu­sunu “İzmir Suikastı” önergesi dola­yısıyla Engin Ardıç güzel özetledi. Ardıç’ın “İttihat ve Terakki’nin C takı­mı, B takımını tasfiye etmiş; şimdi ki­mileri kalkıp İslâm adına bu tasfiyede taraf oluyor, bunun mantığı yoktur.” sözleri, işte bu tutarsız tutumun nefis bir fotoğrafıdır. Ve başkaca bir söze gerek göstermeyici ölçüde de apaçık bir görüntü sergilemektedir.

PROVAKASYON BÖYLE OLUR...

Ve, sözüm ona bir belge dağıtılı­yor, Meclis’te, gizliden gizliye. Mahkeme kararı görüntüsünde bir belge... Biz çeyrek yüzyıl önce o “belge”den ha­berdardık. Üstelik belgeden söz edenler, “Yunan hükümetince bu belge hasıraltı edilsin diye, Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ödünü verilmiştir.” gerekçesini öne sürüyorlardı. Ata­türk’ün sayısız düşmanlarını sıraladıktı. Bu kadar çok düşmanı olan biri hakkında “belge” üretmek de zor olma­sa gerek. Hatta o günün şartlarında Yunan Hükümeti’nin böyle bir oyun tezgâhlamadığı ne malum? Yani ki, çok su götürür bir belge.. Bin şahitle bile belge niteliği kazanamayacak türden bir “belge”...

Bununla birlikte, bir an tutalım ki, bu belge doğru olsun. N'olmuş yani?... Bu sorunun bilinçli Müslüman­lar açısından yanıtı kocaman bir “hiiççç!” sözcüğü olacaktır, olmalıdır. Kur’an-ı Kerim, put yapan insanın oğlunun peygamber olduğunu, pey­gamber oğlunun da kâfirliğini haber vermiyor mu?.. Ashap, zina yaptığı için Allah Resulü tarafından recmedilmesine karar verilen ve sonra da cezası doğumuna kadar ertelenen kadının çocuğunu gayrı meşru oluşu dolayısıyla kınamış mı­dır? Daha açık bir deyişle anasından babasından ötürü bir insanı suçlamanın İslâm’da yeri var mıdır? Böyle bir İslâmî ölçü söz konusu edilebilir mi; bu doğrultuda verilen bir hüküm İlâm’la bağdaşır mı?...

Evet; buyurun, Atatürk'ü tartışalım. Ama, icraatları bağlamında. Müslüman’a yakışır bir biçimde. Değil de, körü körüne bir inatla “ebemin dedi­ği” bir tavır takınacaksak, bunun İslâmî bir yanı olmayacaktır. Olsa olsa, bu durumda, eski kuyruk acıları dola­yısıyla bir takım kimselerin öne sür­dükleri savlar tekrar edilecek, bu hay huy içinde kesinlikle kimi haksızlıklar yapılacak ve belki de veballer alınacak; sonunda da kimi provokatörlerin ekmeğine yağ sürülmüş olacaktır.

Düşününüz, bir parti seçime gidiyor ve bu partinin men­suplarından biri tam da bu aşamada, “kör kör parmağım gözünde” dercesine çok hassas bir konuda ağzına geleni sayıp döküyor. Bu, olsa olsa, Sayın Demirel‘in belirttiği gibi provokasyon olabilir.

Bu provokasyon yalnızca bir partinin seçimlerde tökezletilmesi sonucunu verse, ola ki, üstünde bile durmayacaktık. Ama, öyle mi ya?... Ülkeyi göbeğinden çatlatacak, Müslü­manların okka altına gitmesine zemin hazırlayacak bir pro­vokasyon. Hasan Mezarcı’lar, Murat Karayalçın’lar, Tansu Çiller’ler “kahraman” olsun diye ülkedeki birliği, beraberli­ği, huzuru bozacak bir provokasyon.

“RP’YE EVET” ZORUNLULUĞU

Gecen yazımda da belirtmiştim. Refah Partisi’nin İslâm’ı yaşamak azmindeki Müslümanlara yürek açıklığıyla hesap vermek borcu vardır. Dürüst ve açık olmak borcu... Her parti gibi Refah Partisi de, elbette, Müslümanların oylarına talip olabilir. Ama İslâm’ı temsil ettiği savından ve sevdasın­dan vazgeçmelidir. Kendisini destekleyen kitlelerin sırtına kambur olmak tutum ve edasını bir yana bırakmalıdır. Biz bu hesabın 27 Mart seçimlerinden sonra görülmesini önermiştik Ama, geç olacak. Bu konuya bir an önce açıklık ge­tirilmedir. Ve Refah Partisi’nin yöneticileri, partilerine oy veren kimselerin kendilerini “dinin temsilcisi” görmelerin­den ötürü değil de, halkın iradesini önemseyici tavırlarından dolayı desteklendiklerini anlamalıdır. Buna göre davran­malıdır.

Müslümanların dinlerini vesayet altına sokmak gibi bir gidişe izin vermeyecekleri gibi, hele hele okka altına atılmalarına da razı olmayacakları gerçeği bu Parti yöneticileri tarafın­dan anlaşılmalı ve ona göre hareket edilmelidir. Şunca Müslüman’ın şunca yıllık bir uğraşla edindikleri konumu bir Hasan Mezarcı’nın çıkıp da bozuk para gibi harcamaya ve onların oylarını alan bir partinin de bu harcamaya göz yummaya hakkı var mıdır?... RP bunun hesabını yap­malıdır.       

Evet; bütün bu yazdıklarımıza karşın, oynanan oyunun farkındayız. Farklı bir “ses” olan Refah Partisinin sesinin kesilmek istendiğin elbette biliyoruz. Bunu anlamamak için kör olmak gerek. Bununla birlikte sözünü ettiğimiz nok­tanın aydınlığa kavuşturulması da bir zorunluluktur.

Bir başka zorunluluk da bu provokasyon karşısında ül­kenin sağduyulu kesimlerinin oyuna gelmeksizin olaylar karşısında tavır koyması noktasındadır. “Tek sesli bir demokrasi” ucubesi oluşturulmak isteniyor. Bu, “tek partili demokrasi” garibesinden daha beterdir. İlgisi olan kimselerce bu dibe vuruşa izin verilmemelidir; bu oyun karşısında sessiz kalınmamalıdır.

Ve, “tek sesli demokrasi” yutturmacasına “Hayır!” diyenler, ama oy vererek, ama görüş belirterek bu tür provokasyonların artık bu ülkede yandaş bulamayacağını, halkın gerçek bir demokrasiyi yaşatacak olgunluğa gelmiş bulunduğunu ortaya koymalıdır.

Körü körüne Atatürk karşıtlığına, “Hayır!” Refah Partisi’nin İslâm partisi olduğu iddiasına, “Hayır!”, ama çok seslilik adına, demokrasi adına, Refah Partisi’ne yönelik saldırılara da “Hayır!”.. Ve, belki, bu tutum sahiplerini hizaya getirmek üzere haksızlığa uğrayana destek çıkmak adına, tezgahlanan oyunu boşa çıkarmak adına, “Refah Partisine evet!”... Demokrasiyi özümlediğimizi gös­termeliyiz...

*Zübeyir YETİK,

Vakit Gazetesi,

01.03.1994