TÜRBANİSTLERİN HAKLI KORKUSU*

 

Sanırım biliyorsunuzdur, ben İstanbul’da oturuyorum. Ama akraba ziyaretleri, örgüt çalışmaları, konferans ve benzeri gibi kimi vesilelerle de yıllardan beri Anadolu’nun her yöresinde dolaşan biriyim. Öyle ki, ömrümün yarısı İstanbul dışında geçmiştir desem, abartma olmayacak.

Bugüne dek ne İstanbul’da, ne de İstanbul dışında, tuhafınıza gidecek ama, türbanlı tek bir kadına rastlamadım. Avrupalı ressamların Avrupa ortaçağına ait ya da Doğu’yu hayal ederek resmettikleri tablolarından bildiğim ve tanıdığım bir tür kadın şapkası olan bu nesneyi, bir de, tesadüfen bir programı izlerken kısa bir süreliğine TV’de Nazlı Ilıcak’ın başında gördüm.

O da zaten “türban”ın ne olduğunu göstermek için o nesneyi özellikle programa getirmiş ve tanıtmak için de kısa bir süre başında taşımıştı.

Benim görmemiş olmama karşın, sanırım, Osmanlı’nın son dönemlerinde Avrupai görünmek isteyen seçkinlik savındaki kimi ortamlarda türban, Avrupai bir aksesuar olarak kadınlar tarafından kullanılmıştır. Böylece hem güya örtülü görünerek zevahiri kurtarmağa çalışmışlar, hem de Avrupai olduklarını göstermek istemişlerdir.

Daha önceki zamanlarda Sarayda türban var mıydı, diye sorulacak olursa; haremde benzeri kimi aksesuarların kullanılmış olması olasıdır. Ama türban diye mi anılıyordu, yoksa “başlık” ya da başka bir adla mı, doğrusu merak edip de araştırmadım.

Bir de ola ki, sosyetenin geçkin hatunlarından bu geleneği bugüne dek kendi yaşamlarında sürdürenler olmuş olabilir. Yaşlarına uygun bir ciddiyet ve saygınlık “üniforması” olarak.. Türban kelimesinin yaşamımıza girdiğini düşünürsek, bunu büyük bir olasılık diye varsayabiliriz.

Şöyle ki, yüksek öğrenimde örtülü bir genç kız görüp de, onun başındaki örtüyü hemen “türban” diye algılayan ve adlandıran kimselerin varlığı, o kimselerin çevresinde andığımız türden bir türbanın varlığının da belirtisidir. Karşılaştıkları örtüyü kendi çevrelerindeki kadın başlığının adıyla adlandırmışlardır, doğal olarak. Ve, bu adlandırma da “kayıt”lara geçirilmiştir.

Demek ki ülkemizde -az önce işaret ettiğim kesimin geçkin hatunlarından bir bölümünü göz ardı edersek- evlerde ve de kamuya açık alanlarda, yani herhangi bir yerde, türban takan kadınlar yok; ama kadınlarımızın başörtülerine “türban” diyen kimi kimseler vardır.

Bu kimseler, belki de farkında olmadan başlangıçta örtüyü kendi yaşamlarından bildikleri “türban” ile karıştırmış, bu karışıklık sebebiyle “türban” diye adlandırmışken, sonraları güya örtüye hiç de karşı olmadıklarını göstermek için örtülü hanımları türbanlılar ve örtülüler diye kendilerince iki gruba ayırmışlar; kendi uydurdukları bir heyula olan “türban”la didişmeği, savaşmağı, ortadan kaldırmağı da asal amaç olarak belirlemişlerdir.

Hedeflerine “türban” diye bir heyulayı yerleştirip de yaşamlarını adeta ona endeksleyen bu kimselere, sanırım ayırt edici bir isim olarak artık “türbanist” demenin vakti gelmiştir.

Gerçek birer cengâver olan ya da gerçek cengâverleri bile gölgede bırakacak bir savaşımı sürdüren işbu türbanistler, şu sıralarda büyük bir korkuyu yaşamaktalar:

“Üniversitelerdeki başörtüsü yasağı kaldırılırsa, oluşacak ‘mahalle baskısı’ ile birkaç yıl içinde başı açık kız ve kadın kalmayacak.”

Evet; korkuları bu ve bana kalırsa bu korkularında da haklılar. Çünkü saçların açık olması için sürdürülen “mahalle baskısı” ve de “devletlûlar baskısı” ortadan kalkarsa, gerçekten de örtünenlerin sayısında büyük bir artış olacak; örtü hızla yayılacak.

“Devletlûlar baskısı” destekli “mahalle baskısı” ortadan kalkınca herkes özgürleşeceği için şu anda bu baskının yılgınlığı ile örtünemeyenlerin örtünmesini beklemek hiç de yabana atılabilecek bir kestirim değildir, çünkü.

Yani örtünmedeki artış yeni bir “mahalle baskısı”nın başlaması dolayısıyla değil, halen sürmekte/sürdürülmekte olan “devletlûlar destekli mahalle baskısı”nın ortadan kalkması üzerine gerçekleşecektir.

Niye veya nasıl olur, diye merak edecek olanlara çok değerli ve birikimli bir araştırmacı olan İbrahim Bozkurt’un GAP Gündeminde yayınlanmakta olan yazı dizisini okumalarını öneririm. Orada, evet, örtünmenin bizim halkımız için genlere işlemiş bir davranış biçimi olduğu tarihsel verilere dayanılarak ve üstelik Batı ile de karşılaştırılma bir biçimde “gerçekten bilimsel” bir yaklaşımla çok güzel bir biçimde açıklanıyor.

Zaten türbanistlerin asıl korktukları şey de öne sürdükleri gibi “mahalle baskısı” filan değil; Doğu halklarının genlerindeki haya duygusudur. Sürdürdükleri “devletlûlar destekli mahalle baskısı” ortadan kalktığı anda halkımızın hemen özüne dönerek örtünmeğe başlayacaklarından duydukları bu korkularında da gerçekten haklılar; her gün artan ve büyüyen korkularında..

Ve “korku” zayıf insanlarda sindirici bir işlev verirken “güçlü” kimseleri de daha büyük bir zulme sürükleyebilir.

Bizim kaygımız da, doğrusu, budur. Ama şu var ki, zulme uğrayanların kaygıları, daima, zulmü sürdürenlerin korkularından daha etkisizdir. Kaygı sahipleri, eninde sonunda, zulmü sürdürenlerin korktuklarının başlarına geldiğini göreceklerdir.

Tarih bunun örnekleri ile doludur.

Ve türbanistlere (gereksiz) bir sorumuz var:

Bre adamlar, biz sizin kadınlarınızın açık bacakları, memeleri ve göbekleri ile hiç ilgilenmezken, kendi kadınlarınızı sizin namus ve ar anlayışınıza bırakmışken, siz bizim kadınlarımızın saçıyla başıyla niye uğraşırsınız?

Sizin bizim kadınlarımızla uğraşmanız, acaba, bize de sizin kadınlarınızla uğraşma hakkını vermiyor mu/vermez mi?

Bu sorunun yanıtını sizinle tartışmayacağız bile; laf olsun diye soruyoruz.

Çünkü biz, “sizin yolunuz size, benim yolum bana” buyruğunu düstur edinen kimseler olarak, ne kadınlarınızla ne de sizinle hiçbir zaman uğraşmayacağız. Bunu da bilesiniz…

*Zübeyir YETİK,

GAP Gündemi Gazetesi,

12.12.2007