YANITLAMAK DA, AÇIKLAMAK DA YETMEZ*
Türkçemizde “elin ağzı torba değil ki, büzesin” diye bir söz vardır. Elin oğlu her duyduğunu söyler. Kimileri üstüne birkaç kelime daha ekler de, öylece söyleyerek söylentilerin üzerine tüy diker. Bu söylentiler, hep bildiğimiz gibi öylesine bir yaygınlık kazanır ki, başa çıkılamaz. “Şüyuu vukuundan beterdir” sözü “hükmünü icra eder” de, sonunda olmamışlar olmuş, olmuşlar da olmamış gibi olur. Gerçeklerin tersyüz olması karşısında apışıp kalır insan.
Bu yoğun söylentiler karşısında yanıtlar da verseniz, açıklamalarda da bulunsanız, gerçeği anlatmakta bin bir zorlukla karşılaştığınızı görürsünüz. İlkin, “şayi olan” şey bir “tevatür”e dönüştüğünden, sizin söyledikleriniz “şaz” kalır, aykırı görülür de, inanılmaz. Sonra, siz kimi şeyleri düzeltme noktasına gelmiş olsanız bile yeni bir “söylenti” dalgası gelip vuruşunu yapar ve taş taş örülmekte olan gerçeklik tuz buz olur; emekler boşa gider.
Hele de, heder alınmışsanız, söylentiler sürekli ve planlı bir çalışmanın ürünü olarak “söylenti üretim merkezleri” eliyle üretilip piyasaya sürülmekte ve pek çok kimse de kimi çıkarlar dolayısıyla bu söylentileri birer gerçeklikmiş gibi yineleyip durmaktaysa, o zaman, bu akıntıyla hiç baş edemezsiniz. Biri biterken, biri başlar. Birinin fos olduğu anlaşılmak üzereyken, ikincisi gündeme getirilir.
Ve hele de, “söylenti üretim merkezleri”nin elinde pek çok ve de gür sesli ağız varsa, görüntülü ve yazılı basın bu merkezlerin yönlendirmesi doğrultusunda yayın yapmaktaysa, durum, gerçekten de vahim bir hale gelir. Söylentinin ardından koşsanız da yetişemezsiniz. Hatta, her gün, her saat, mümkün olsa da, her insanı durdurup ona uzun uzun açıklamalar yapmaya, anlatmaya kalkışsanız bile, yine, aciz kalırsınız. Çünkü, o insan, gerçekleri anlatmakta, açıklamakta olan birinden diğerine gidinceye dek geçecek süre içinde, evet, birkaç “şayia”nın daha darbesini yer. “İftira edin, tutmazsa bile iz bırakır” sözü hükmünü yürütür. Kalacak olan minnacık minnacık izler, sonunda, hedef kitleyi öylesine bir kaplar ki, gerçekleri açıklama çabası içinde bulunanlara kuşkuyla bakılmaya başlanır, bu kez. Bu noktadaysa, artık, her türlü çaba boşa gidecek elemektir.
PEKİ, NE YAPILABİLİR?
Kur'an-ı Kerim, bize, Yakup âleyhisselâmın “iç yağı”nı kendine “haram” kıldığını haber verir. Sonradan bütün ümmetin bunu “haram” kabul etmiş olmasının Kitap’taki irdelenmesi bir yana, bizim buradan çıkaracağımız sonuç, bu bağlamda, kamuya “helal” olan kimi şeylerin “önderlik” katındaki kimselere “helal” olmayabileceği gerçeğidir. Nitekim, Peygamberimiz Efendimiz de ümmeti için helal olan soğan ve sarımsak yemeyi kendine haram kılmıştır.
Anlaşılıyor ki, herkesin yapa geldiği kimi günübirlik ve “mubah” işler, belirli misyonları yüklenen kimi kimseler bakımından -eğer zamanın bir yerinde misyona gölge düşürmesi olasıysa- sakıncalıya dönüşebilir.
Özellikle “karşı” tutum içinde bulunulan ya da halkın öyle saydığı ya da sandığı durumlarda bu nokta daha büyük bir önem kazanır. Çünkü, önderler, sözleri doğrultusunda halkta uyanmış olan izlenime, ortaya çıkmış bulunan imajlarına ters düşmemek zorundadırlar. Değilse, güvenilir olma özelliklerini yitirirler.
İşte, “söylentiler”e yol açacak, açabilecek gözelerin tıkanması doğrultusunda alınabilecek ilk tutarlı önlem budur. Tutarlı olmakla birlikte, “iftira” için ille de “temel” aranamayacağından ötürü yeterli olmayan önlem...
Bu, evet yeterli olmayan bir önlemdir. Ama, özellikle “güvenilir” olma yolunda atılacak en önemli adımdır.
İKİNCİ ADIM..
İkinci ve kesin “adım” ise, halka sağlıklı bir biçimde düşünebilme alışkanlığını kazandırma doğrultusunda olmalıdır. “Dinleyen insan” duyduklarına inandığı gibi (ya da inanmayacağı gibi), verilen yanıtlar ya da yapılan açıklamalara da inanır ya da inanmaz. İnansın ya da inanmasın, dinleyicilik özelliği sürüyorsa, yeni ulaşacak olan sözlere de inanacağı ölçüde inanmamaya da hazır demektir. Hangi yan baskın çıkarsa, “dinleyen” kimse, o yana yatacak, o yöne dönecek, o yönlendirmeye eğilim gösterecek demektir.
Düşünen, düşünmeyi bilen ve alışkanlık haline getiren kimselerse, duyduklarını araştıracak, ölçüp biçecek, ondan sonra bir yargıya varacaktır. Ki, durumdaki bir insanın söylentilere pabuç bırakması düşünülemez.
Söylentilerin yoğunluğu karsısında “mutazarrır” olanlar, “mazlum” duruma düşenler, bu uğradıktan zarardan ve zulümden kurtulmak için, öyleyse, ilkin düşünmeyi bilen insana ihtiyaç duymak durumundadırlar. Bu da, işe kendi çevrelerinden başlamayı gerektirir. Kendi çevrelerindeki kimseleri “düşünen insanlar” haline getirmenin bir yolunu aramalıdırlar.
Türkiye genelindeki uygulamaya baktığımızda, her kesimde, bunun tam tersiyle karşılaşırız. Hemen herkes diyebileceğimiz ölçüde bir çoğunluk, ağızdan dolma tüfek gibidir. “İnandığı” kimselerin söylediklerini ölçüp biçmeden benimseme eğilimi içinde bulunulmaktadır. Sonra da bunların “satışı”na uğraşır,
Öyle ki, söyledikleri gibi inandıkları ya da inandığını sandıkları da düşünce süzgecinden geçirilmediği için kendi öz malları değil, taşıma su türünden bir birikimdir. Herhangi bir durumla karşılaşıldığında bu taşıma su birikintisi kullanılır. Ama, şu var ki, bu su kimi zaman yetmediği gibi, kimi durumlarda da özellik yönünden, nitelik bakımından yetersiz kalır. Çünkü, üretim ürünü değildir, düşüncenin verimi değildir. Ve, ne acıdır ki, her kesimdeki kitleler üzerinde “etkili” olan çevre ve odaklar da bu durumdan oldukça “memnun”dur. Çünkü böylece el altında “piyonlar” tutulmakta; çevrede yer alacak “insan”ların yol açması olası sorunlardan kurtulmanın çaresinin bulunduğu sanılmaktadır. Oysa, “piyon” bugün bu elin güdümündeyken, yarın bir başka elin güdümüne geçebilir ve de eğer kendisini güdümleyecek bir el yoksa ve karşılaşılan olaya göre bir programlama, bir yükleme yapılmamışsa, karşı hamleler karşısında aciz kalınır. Bu, bugün olmazsa, yarın olur..
ÇÜRÜTMECİLİK SÜRECEKTİR
Ülkemizde ve her kesimde ve her alanda takdir, değerlendirme, destekleme yerine köstekleyicilik ve çürütmecilik politikasının, yönteminin geçerli olması, temelde “düşünen adam”lara katlanamayışın bir verimidir. Ya da düşünen kimselere katlanamayış, hatta onlardan ürküş dolayısıyla “bertaraf” edilmeleri isteğinin etkili kimseler tarafından “gerekli” görülmesinden ötürü veya gerekli görüldüğünde gereğinin kolayca yapılabilmesi amacıyla “çürütmecilik” yoluna başvurulduğunda sonuç alınabilmesi için, hep düşünen değil de “ebemin dediği” diyenler kollanmış, buysa, çürütmeciliği halk arasında yaygın bir davranış biçimi haline getirmiştir. Çürütücü söylentilerin önüne geçmek, ancak, düşünen insanları bertaraf ederek değil, sayılarını artırarak mümkün olabilir. Üstelik kendimizden başlayarak.. Değilse, herkesin bir “ebe”si vardır ve herkes “ebesinin dediğini demekte olduğu” için de söylentilerle başa çıkmak mümkün olmayacak demektir.
●
*Zübeyir YETİK,
Vakit Gazetesi,
17.05.1994