YAŞASIN CUMHURİYET!...*
AK Partinin yandaşlarının, karşıtlarının ve de tarafsızların, bir kaç gün öncesine dek, üzerinde görüş birliği ettiği bir olgu vardı: Seçimlerden bu partinin oy oranını daha da arttırmış olarak çıkacağı. Son bir kaç gündür de, karşıt olan kalemşorlar ve politikacılardan bir bölümü tam tersine bir görüş öne sürmeğe başladılar.
Bu “aykırı” diyebileceğimiz görüşlerle karşılaşanlar, sanırım, şu aradaki zamanda gerçekleştirilecek “toplum mühendisliği” yöntemlerine dayanılarak böyle bir görüşün öne sürüldüğünü düşüneceklerdir. Ülke şartları içinde ve ülkemize “göre” doğal olanı da budur.
Böyle düşünmekte olanların birkaç noktayı göz ardı etmekte olduklarını sanıyorum. Biraz karamsarca bir yaklaşım gibi görülse de, ben oy oranında artış olacağı yolundaki görüşlere de, oy oranında eksilme olasılığı doğrultusundaki gelişmeyi “toplum mühendisliği”ne bağlamakta olanlara da katılamıyorum. Bu katılamayışımın, belirttiğim üzere karamsarca da olsa, bana göre birkaç gerekçesi vardır. Bunları sizinle paylaşmak isterim:
Bir kere, AK Partinin oy oranı artsa da eksilse de, seçimler sonunda seçilen meclis uzun boyluca bir zaman görev yapmak imkânını bulamayacaktır. Çünkü bu meclisin önündeki ilk konu cumhurbaşkanı seçimi olacaktır ve bu da aşılamayacağı için yeniden seçime gidilecektir. Bir daha, bir daha, bir daha… Bir takım çevrelerin “rejim” etiketini yapıştırarak kendi oligarşik çıkar ortaklıklarını korumak için hazırlamış bulundukları tezgâh dolayısıyla, bilelim ki, Ahmet Necdet Sezer ilânihaye cumhurbaşkanlığı makamında oturmağı sürdürecektir.
Bu “ilânihaye”nin bir sınırı yok mudur, derseniz; elbette vardır. Artık kaçıncı kez seçilen meclis pes deyip de, bu “çevre”nin göstereceği aday üzerinde “uzlaşır”, böylece yeni bir Ahmet Necdet Sezerin cumhurbaşkanlığına “eyvallah” derse, bu döngülü süreç nihayete erecek ve ülkemiz yeniden “parlamenter” etiketi taşıyan bir “rejim”e kavuşabilecektir.
İkincisi, belki buna da ihtiyaç kalmayacaktır. Çünkü ilk seçim sonrasında “2’nci Ahmet Necdet Sezer Hazretleri” üzerinde “uzlaşacak” bir meclisle karşılaşmamızın da büyük ölçüde ihtimal dâhilinde olması, döngülü seçimleri gereksiz kılabilecektir. Rahmetli Ali Fuat Başgil’in cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesini “sağlayan” yöntemin, AK Partinin milletvekilliği için bile “aday” bulamayacağı bir ortamı hazırlaması hiç de zor değildir. Ali Fuat Başgil olayında yapıldığı gibi, diyelim ki Urfa’da otuz-kırk kişinin ziyaret edilmesi, sizce, böyle bir ortamı hazırlamağa yetmeyecek midir?...
Üçüncüsü, AK Partinin ve herkeslerin gözünün içine bakılarak bu partiye “sandık”ta değil de, “sayım”da kaybettirilmiş bir önceki Sarıyer Belediye Başkanlığı seçimi gibi bir örneğimiz vardır.
Hatta belki bu olaydaki gibi sandıkların açılmasını beklemek bile gerekmeyebilecektir. Biliyorsunuz, sandık kurulu başkanları “memur” kimselerdir. Bunları “bilgilendirmek” için yapılması mutat olan toplantılar sırasında gerçekleştirilecek 28 Şubat Öncesi örneği bir “bilgilendirme”, açılan sandıkların sayımını biçimlendirmeğe yetecektir. “Ama, parti müşahitleri de bulunacak” diyorsunuz, öyleyse siz, 1946 seçimleri ile ilgili pek de bir şeyler duymamışsınızdır.
Diyelim ki, sandıklar düzgün sayıldı. Sayım torbalarının değiştirilip değiştirilemeyeceği; önceden hazırlanmış torbaların kaşla göz arasında gerçek torbaların yerine konulup konulmayacağı ihtimalini de düşünmek lâzımdır.
Seçim tutanaklarındaki “imzalar” mı?... Ah efendim, resmi yazışmaların tahrif edilerek altına atılan sahte imzalarla gazetelere “belge” diye intikal ettirilmesi olayına daha birkaç gün önce tanık olduğumuza göre, gazetelere intikal bir yana imza sahibinin ikinci bir kez göremeyeceği tutanaklara birer “imza” atılıvermesinin sorun oluşturmasına imkân var mı?
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçileceğine dair Anayasa değişikliğinin bütün bu anlattığım ihtimalleri ortadan kaldıracağını düşünüyorsanız, işte asıl o zaman yanılıyorsunuz. Bizde Anayasa değişikliği, daha doğrusu “yasama” konusunda TBMM’nin değil de Anayasa Mahkemesinin tek yetkili olduğunu bilmemenizden ileri gelen bir yanılgıdır, bu.
Çünkü bir iki gün içinde göreceksiniz, Meclis’te son birkaç gün içinde alınmış bulunan bütün kararların, çıkarılmış olan bütün yasaların, yapılmış olan bütün yasa değişiklerinin Anayasa’ya aykırılığına karar verilecektir. Bu konulardaki kararlar “şeyh-ül rejim”, pardon “onursal başsavcı” Sabih Kanadoğlu nam kişi tarafından hazırlanmış olmakla, hemen devreye sokulacaktır.
Nasrettin Hoca Merhum’un “ya tutarsa” zannı üzere “Ya bunlar olmaz da Cumhurbaşkanını seçmek için sandık halkın önüne konulursa?..” diye düşünüyorsanız eğer, bu hiç de hayra yorulabilecek bir rüya değildir; “Aman ağzımdan yel alsın” deyip, bu düşünceyi aklınızdan kovunuz.
Çünkü bu durumda ya 80 Sonrası Kenan Evren’in cumhurbaşkanı seçilmesi olayında olduğu gibi “zoraki seçmen” olmak şeklinde bir sonuçla karşılaşılacak ya da yine Yeni Kenan Evren’in seçilmesine yol açan sürece girilecektir.
Bu yüzden, siz siz olun “Eh artık bu ülkeyi de halk kendi oyları ile yönetmek imkânını bulacak” gibi bir ümide düşüp de, sonradan düş kırıklıklarının sıkıntılarını yaşamayın. Bırakın bu güne dek olduğu gibi bundan sonra da “bizden iyiler/bizden akıllılar/bizden güçlüler” bizi gütmeğe devam etsin… Göreceksiniz bu bize fazlaca da koymayacaktır. Çünkü “saltanat”la yönetilmeğe alışkın bir halkız ne de olsa… Taht ha babadan oğula, ha yandaştan yandaşa geçmiş; ne fark eder ki?...
Son yüzyılımızın, tam tamına yüzyılı bulan bir dönemin “hikâyesi” bende böyle bir öngörüye yol açmışsa, bu yazdıklarıma “karamsarlık” demek bilmem caiz olur mu?
Pazar günü yapılacak oylamada cumhurbaşkanı seçilecek olursa, elbette, bu öngörülerimin tümü anlamsızlaşacaktır. Bu adımın atılması, çünkü, ülkenin gerçek bir demokrasiye geçişi demek olacaktır ve bu durumda da kimselerin gıkının çıkmasının mümkün olamayacağı kanısındayım.
Olur mu, olur; niçin olmasın?
●
*Zübeyir YETİK,
GAP Gündemi Gazetesi,
13.06.2007